Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Haram helâl demeden topladıgı paralarla sayısız mal ve mülk edinerek Karun kadar zengin… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 43

Haram helâl demeden topladıgı paralarla sayısız mal ve mülk edinerek Karun kadar zengin olan bir zat, âhir ömründe büyük bir konak yaptırmış ve bu konağı en nâdide eşyalarla donatmış, içini ve dışını akla durgunluk verecek tezyinat ile süsletmiş..

Malına ve parasina o derece mağrur ve bunlarla o derece müftehir imiş ki; fakirlere, âlimlere, Hak âşıklarına hor bakar:

— Onlar da benim kadar akıllı olsalardı, mal-mülk sahibi olurlardı, ham düşüncesiyle herkesi hakir görürmüş. Kendisi kadar akıllı bir kimsenin bu kadar para ve mal-mülk sahibi olabilecegini, ancak böylesine muhteşem saraylarda ve konakiarda yaşayabileceğini düşünür ve böbürlenirmiş.. Olur olmaz her yerde:

-- Bütün bu ihtişamı nefsim için hazırladım, bu konağı da nefsim için yaptırdım, diyerek öğünürmüş.. Artık hiç bir kaygusu olmadığını, ömrünü zevk ve safa içinde geçirmekten gayri bir düşüncesi kalmadığını sanır ve herkesi bu haline imrendirmeğe uğraşırmış. Bu kadarı ile de kalmaz, kendi kendisine:

— Benim gibi servet-ü sâmânı olan var mı? der ve herkesle konuşmağa da tenezzül etmezmiş.. Öyle ya, bu derece zengin bir insanın herkesle görüşüp konuşması, onların seviyvesine inmek değil mi imiş!.. Böylece, herkesi hor-hakir görür.

kapısına gelen fakirlerin yüzlerine bile bakmaz. onları bekçilerine, bahçıvanlarına ve özel muhafızlarına kovdururmuş..

Günlerden bir gün; bu ne oldum delisi, kendisi gibi Allah'ı tanımaz, âhirete inanmaz, halkı tahkir eder kimselere büyük bir ziyafet tertip etmiş.. Konagının muhteşem salonlarinda, binbir türlü dünya ni'metleri ile süslenmiş sofralar başında toplanmışlar.. Nereden gelip nereye gittiklerini, başlarına neler geleceğini bir türlü akıllarına getiremeyen bu bir sürü mal ve para şımarığı, konağın iç ve dış tezyinatını, seçkin eşyasını, âvizelerini, tablolarını, halılarını birbirlerine medhü senâ ederlerken, ev sahibi olan cahil mağrur da bir taht gibi kurulduğu geniş, yumuşak ve rahat koltuğuna yan gelmiş, izahat veriyor, eşyalarının tarihî kıymetlerini, nerelerden ve nasıl satın alındıklarını, daha önce hangi paşaların veya beylerin ellerinde bulunduklarını anlatıyor, arada sırada:

- Şunu elli bine aldım, bunu yüz bine kapattım, gibi sözlerle herkesi zevkine ve meraklılığına hayran bırakıyormuş..

Ziyafet devam ededursun, Azrail Aleyhisselâm da üstü başı parça parça, binbir yama içinde, boynunda bir torba oldugu halde, dilenci kılıgında konagın kapısına dayanmış.. Şiddetle kapıyı çalmış ve ne istedigini soran hizmetkârlara:

— Hane sahibini görmege geldim, aşagıya kadar gelsin de görüşelim, demiş.. Uşaklar:

— Sen aklını mı kaçırdın? cevabını vermişler.. Hiç beyefendi, senin gibi bir dilenci ile konuşmağa tenezzül eder ve hele senin ayağına kadar gelir mi?

Azrail Aleyhisselâm:

— Siz bir kerre haber verin, diye diretmiş. Uşaklar da:

— Olmaz, demişler.. Bizi azarlatmak, ekmeğimizden etmek mi istiyorsun.. Haydi, var git işine.. Yoksa, seni zorla buradan uzaklaştırırız, tehdidini savurmuşlar.

Melek-ül-mevt de diretmiş

- Beyinizi görmeden şuradan şuraya gitmem, demiş VE tekrar çağırmalarını istemiş. Uşaklar, bu fakir dilencinin ısra.

rına şaşıp kalmakla beraber, hiç birisi efendilerine haber vermege de cesaret edememiş. Nihayet, Azrail Aleyhisselâm:

— Anladım, demiş.. Siz, efendinizin celâlinden korkarak onu buraya çağıramıyorsunuz. Bir bakıma haklısınız, zira sizler emir kullarısınız, efendinize itaatiniz ve onun emirlerine göre hareket etmeniz lâzımdır. Şu var ki, ben de emir kuluyum, benim de efendilerin efendisi olan efendime itaatim ve onun emrini yerine getirmem şarttır. Ben, Allahu tâlâ'nın ruhları kabzetmekle görevlendirdigi Azrail'im.. Efendinizin ruhunu kabzetmeğe geldim. Haydi, gidin söyleyin.. Gelsin, beni görsün.

Hizmetkârlar, titreyerek durumu ev sahibine bildirmişler.

Hane sahibi, ölümü hatırına bile getirmediği, daha doğrusu ölümü kendisine lâyık görmediği için, hizmetkârlarına:

- Kendisine yumuşak sözle sorun bakalım, demiş. Maiyyetimde çalışan birisinin mi ruhunu almaya gelmiş.

Daha sözlerini tamamlamaga fırsat bulamadan Hazreti Kabız-ül-ervah yanlarında peyda olmuş ve:

— Hayır! demiş, kimsenin değil senin ruhunu kabzetmege geldim. Bugüne kadar topladıgın, toplamakla ögündügün mallarını, paralarını ve eşyalarını ne yapacaksan yap, ruhunu kabzedeceğim..

Ne diyecegini, ne yapacağını bilemeyen ve olümü bir ân için olsun hatırına getirmeyen dünya mağruru şımarık zenginin, elleri ayakları titremeğe, dili kekelemeğe başlamış, ecel korkusu ile sararıp solan yüzü ve ferleri kaçan gözleri ile zelil ve perişan yalvarmış:

— Bana biraz mühlet verseniz olmaz mı?

— Olmaz.. Ruhunu almağa memurum, vazifemi yapmadan da buradan bir yere gidemem..

Bir ânda, mütekebbir zeli oluvermiş.. Bütün paralarinl.

mücevherlerini getirmelerini emretmiş, o üzerine titrediği kıyı bucak herkesten sakladığı altınlara, gümüşlere, elmaslara, pırlantanlara, inci, zümrüt ve yakutlara nefretle bakarak:

- Allah size lânet etsin, demiş.. Beni şehvete sevkettiniz.

Rabbime ibadetten men'ettiniz. Rabbimle dost olmaktan alıkoydunuz.

Tam bu sırada, umulmadık, beklenmedik bir şey olmuş..

Et parçasına söz söylemek kudretini ihsan buyuran Kadir-i mutlâk, bu âsi zenginin mallarına, eşyalarına, konağına. altınlarına da söz söylemek kudretini ihsan buyurmuş ve hepsi birden kelâma başlamışlar:

— Bize sövmek, saymakla, bize lânet etmekle kendini kurtaracağını mı sanıyorsun? Her şeyden evvel bilmelisin ki. bize lânet etmeğe hiç hakkın yoktur. Bugüne, hatta bu dakikaya kadar hep bize güvendin, hep bizimle ve zenginliğinle övündün..

Bizim sayemizde hükümdarların, vezirlerin, paşaların hevlerin huzuruna rahatça çıkar, bir gün de Allahu tâlâ'nın huzuruna çıkacağını hiç düşünmezdin. Hele ölümü hiç aklına getirmez. bizler senin elinin altında iken âdeta hiç ölmeyeceğini zannederdin..

Yollarda rasladıgın fakirlere, alimlere hor bakar, onları insan yerine koymazdın. Allahu teâlâdan korkan ve onun emirlerini verine getiren müttekiyleri tahkir ederdin.. Allah'tan korkmaz, Resûlünden hayâ etmez, nefsinden gayri kimsevi düşünmez, her türlü fenalığı işlerdin.. Biz, bütün bu kötülüklerine rağmen sana mukabelede bulunmadık. Eğer, bizi helâlden kazanıp, Allah yolunda sarfetseydin, biz de senin hakkında daha hayırlı olurduk, böyle yapsaydın bizden fayda görür, lânet de etmezdin.. Şimdi de âhiretini kazanmış olurdun.. Bu dünya hayatında eline geçenleri Hak yoluna harcasaydın, âhirette en aşağı on mislini bulurdun. Ama sen haramdan kazandığın için bizleri kötülüğüne âlet ettin.. Elbette, âhiret hayatında da bizlerden sorulacaksın.. Elbette mes'ul olacak ve nâra gireceksin.. Bizler. seni kötü gidişinden ve kötü fiillerinden vazgeçirmeğe kaadir değildik.. Sen hâkim, bizler mahkûm durumunda idik.. Bizi, dilediğin gibi kullanabilme hakkını, Allahu teâlâ sana vermişti.. Şimdi ne yüzle bize lânet edebiliyor ve ne yüzle kendini temize çıkarmağa çalışıyorsun..

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Haram helâl demeden topladıgı paralarla sayısız mal ve mülk edinerek Karun kadar zengin… — 1. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org