Mezhebimiz sahibi, imam-l-âzam Ebu-Hanife; bir gün ders verirken, ayağını akrep sokmuş. Akrebin sokmasından epeyi bir zaman sonra derse nihayet vermiş ve talebelerine ayagını bir şeyin soktugunu söylemiş. Talebeleri « Ya imam!
Ne için soktugu zaman soylemedin!» dediklerinde: «Ben, S1- ze sabırdan, sabır edenden bahs ediyordum. Kendim sabırsızlık etsem hiç dersin tesiri olur mu idi? Onun için ben de sabrettim ve sizleri haberdar etmedim.» buyurdular ve ilâve ettiler: «Ulemânın eti zehirlidir. Isıran hayvan muhakkak helâk olur. Eğer ben de Allahın ve Resülün indinde makbul bir ilim var ise, beni sokan akrebin zehirlenmesi lâzımdır» dediğinde gördüler ki Hazreti imamı sokan akreb minderin yanında cansız yatıyor.
Bir çok okumuş kimseler vardır ki, sözleri gayet güzel olup ağızlarından çıkan o ibret verici âyetlerden, hadislerden kendilerinin nasibi yoktur. Sabırdan bahs ederler, kendilerinin sabırları yoktur. Zekâttan bahs edip, vermeyenin duçar olacağı azabı yana yakıla anlatırlar; fakat kendileri zekât vermeye muktedir oldukları halde elleri paracıklarına uzanamaz Tevâzudan bahs ederler, kibirlerinden yanlarına varılmaz. Riya, gösteriş sum'adan yâni ibadetine mağrur olmaktan çok korınmak lâzım olduğunu söylerler. Kendilerinin gösteriglerinden haberleri yoktur.
Ibadete güvenmemeyi öğreten bu zat, sahibi şeriatmış gibi kendini cennetlik, halkı ehli nâr zannetmektedir.
Işte, böyle mürşidlere ihtiyacımız vardır. Bak yukarıda bahs ettigim kıssanın sonunu da oku ögren. Hoca bir sene çile çekti ama, neticesini de gördü. Dünyada başını belâdan, âhirette de azabtan kurtaran o veliyullaha minnettar kaldı. Allah, sevdiği kullarını böyle bir mürşidi hak ile müşerref kılar.
Otuz sene ilim aşkı ile yapılan tahsili yok olup gidebilirdi.
Eğer, bu çileyi çekmese, «sabrı kal'i, sabrı hâl'e» tebdil etmese idi. Otuz sene ilim aşkı ile yapılan tahsil yok olup gidebilirdi...
Deli Hüseyin hoca, oradan ayrılıp, bir akşam ortalık karardıktan sonra koyüne vasıl oldu. Koy degışmıştı. Yeni evler yapılmış, birçok değişiklikler olmuştu. Güç hal ile evini tanıyabildi. Acaba bu evde şimdi kim oturuyordu? Bunları hiç düşünmemişti. Aradan bu kadar sene geçmiş, köyü ile hiç haberleşmemişti. O zamanlar herkes Istanbul'a gidemezdi ki, köyünden haber sorsun.
Düşündü «Evvelâ pencereden içeriye bir bakayım, evde Fatımayı göremez isem, yatsıya camiye gider, orada olanları öğrenirim» dedi. Pencereye yaklaştı, içeriye baktı. Ailesi Fatıma ocağın başında oturuyor idi. Onu tanimıştı, tanımıştı ama yanında bir adam vardı. O kimdi? Dikkatle bir daha bak- t1. Evet, ailesi Fatımayı iyice tanımıştı. Lâkin, o dizinde bir delikanlıyı yatırmış, onun saçlarını okşuyor, gülüşüp birşeyler anlatıyor, tekrar gülüşüyorlardı. Kan tepesine sicradı. Demek ki, o ilim tahsiline gidince Fatıma'sı başka bir erkekle alâka kurmuştu. Yahud, onun üstüne bu erkeğe varmıştı. Şimdi kendisinin mallarına, tarlasına, bağına bahçesine sahip olup zevku safâ ediyorlardı.
«Bu olamaz, bu namus temizlenmeden mesele hal olmaz, bunun intikamını mutlaka almam lâzım» diyerek, İstanbul'dan domuz ve canavar vurmak için aldığı silâhını çıkardı, namluyu pencereden içeriye nişan alıp çevirdi. Maksadı ikisini de vurup, namusunu temizlemekti. Otuz senedir okudugu ilimleri sanki unutmuş millete anlattığı vaazların kendisine faidesi olmamıştı. Tam ateş edeceği sırada, sabır için bir sene çektiği çile aklına geldi. Kendi kendine: «Dur Hüseyin, ne yapıyorsun? Sabır için, bir sene boyu çekmediğin kalmadı. Bir az sabır eyle.» dedi. Silâhı beline sokup oranın camii karşısında olan, köy odasına vardı. Akşam yemeğini yemiş olan köylüler,
birer ikişer yatsıyı kılmak için caminin önündeki peykelere oturmuşlar yarenlik ediyorlardı. Yanlarına varıp selâm verdi.
Yanlarına bir hoca efendinin geldigini kıyafetinden anlayan köylüler ayağa kalkıp selâmını aldılar ve tanımadıkları bu hocanın nereden gelip, nereye gittigini sordular. O da cevabında tanrı misafiri olduğunu söyledi ve köyün eskilerinden, ihtiyarlarından bazılarının isimlerini sorup hayatta olup olmadıklarını anlamak istiyordu: Köylülere hitaben: «Burada hoca Niyazi efendi vardı, sağ mı?» dedi «O öleli yirmi sene oldu».
Ya efe Omer, Gazi Osman agalar deyince, bir genci gösterip;
Bu yigit Gazinin oglu Ali, buda Omer aganın Dilâveridir dediler. Ömer ağa çok ihtiyar. Artık yürüyemiyor, Gazi Osman ise sizlere ömür dediler. Birkaç isim daha sorduğunda kiminin sağ, kiminin öldüğünü haber verdiler. Sonra lâfı kendisine getirip «Burada bir Deli Hüseyin var idi. Îstanbul'a ilim tahsiline gitmişti» dediğinde onlar «Evet; biz de böyle bir şey işittik, ama otuz senedir ondan hiçbir haber çıkmamış» dedikleri zaman hemen, o zatın ailesi var mı idi? dedi. Tabiî var idi. Hem de hayatta. Zavallının çekmediği kalmadı. Ailesini aldığı ve gerdege girdiklerinin ertesi günü ilim tahsili diye yola çıkan bu adamın o gece hamile bıraktığı kadıncağız. ne zahmetlerle o biricik yavrusunu büyüttü. «Baban tahsile gitti, gelmedi, belki de öldü. Ruhu şâd olsun diye oğlu Mehmedini okuttu. Hafîzı Kur'an etti. Yakın köyde bir âlim vardı. Mehmedi oraya gönderdi. Tahsil ettirdi. Evlendirdi. Mehmet efendi şimdi köyümüzün imamıdır. Nerede ise namaza gelir» dediklerinde hoca Hüseyin efendi neler düşünmüş ve ne ile karşılaşmıştı.
Bu sözleri dinlediginde gözlerinden yaşlar birden bire boşanmış. Kalbi yerinden çıkıverecek gibi heyecan ve hasretle vuruyordu. Köylüler adamın ağlamasına hayret etmiş, bakareken imam efendin in, yani deli Hüseyinin belmam baktı ki, az evvel sevgili Fatma'sının dizinde yatan nur yüzlü delikanlı bu idi. Meğer ne kadar da güzel, ne iri yapılı idi. Kıyafeti imamete ne kadar yakışmıştı.
Hemen yerinden kalkıp, imam oglunun selâmını, diger köylüler ile birlikte iade etti ve kendini tutamayıp, kendisini irşâd eden, ona sabrın ne olduğunu bizzat tattıran mürşidin köyüne doğru dönüp: «Yaşa be köylü. Yaşa be sultan. Yaşa be mübarek insan» diye yüksek sesle bağırmağa başladı. Köylüler iyice şaşırdılar, misafir gelen hocanın deli olduğuna hükmetmişlerdi.
Hüseyin hoca, döndü oğlunun boynuna sarıldı. Onu bağrına bastı ve köylülere dönerek, kendisinin buradan otuzbir sene evvel giden deli Hüseyin oldugunu söyledi. Köylüler onun gerçekten deli Hüseyin olup olmadığını anlamak için bir sürü soru sordular. Hüseyin hoca bütün sorulanları dogru cevaplandırıp kendisinin deli Hüseyin olduğunu isbat edince; köylülerden biri, kusura bakma ya hoca! Deminki o bağırıp (yaşa be köylü, yaşa be sultan) deyişinin hikmeti ne ola- Hele şunu da bize bir yol anlatta merakımız ortadan kalksın. Dogrusunu istersen, öyle hareket etmen hepimizi meraklandırdı, dedileI.