Hz. Mâşite ile iki evlâdı ve kocasının şehadetinden sonra, firavun gazabını alamamıştı, çünkü ölüme meydan okuyan bu şehitlerin hali, firavunun tebasından bulunup da bu sahneyi görenlerin karşısında onların nefretini çekmişti. Böyle ilâhlık olamazdı.
Maiyetinde bulunan bir hizmetçi bile, kendisini dinlememişti. tâhlığını tasdik etmiyordu. Firavun öfke ile odasına çekilmişti ki, Hz. Asiye yanına gelip: «Ne için o zavallıları katl ettiğini?» kendisine sorduğunda, «İlâhlığımı inkâr ettiler. Onun için onları böyle feci şekilde katl ettirdim.» dedi.
Ve ilâve etti: «Böyle yapmam gerekti tebaâmdan hiçbir kimse bana kafa tutmamalı, böyle yapacaklara, bu ibret olsun.»
diye cevap verir. Hz. Asiye: «Sen nasıl ilâh olursun? Seni, benî yaratan Allah var. Sen de, ben de, bizden evvel gelenlerii oldügü gibi ölecegiz.» dediginde Firavun: «Sen de mi Musa'va iyman ettin? » dedi. «Evet! ben de, yerin göğün sahibi olan Allaha iyman ettim.» (Lâ ilâhe illallah Musa Kelimullah) dedi.
Firavun ona: «Bu sözden dön. Sana ne kadar aşkım olsa da ağır cezalara çarptırır, bu sözü söylediğine pişman ederim»
deyince Hz. Asiye: «Hayır! Bu sözden dönemem. Bu söze, senin saltanatını fedaya hazırım» diye karşılık verdi. Firavun ofkesinden kıpkırmızı kesılmiştı, tekrar «Bu sozü terk eyle.»
dediginde Hz. Asiye de tevhidi tekrarlıyarak Musa aleyhisselâmın nübüvvetini tasdik eylediğinde, firavun «Cellât» diye
seslendi. Cellâtlar içeriye girmişti «Bunu alın, çarmıha gerin»
dedi. Cellâtlar şaşırmışlardı. Nasıl olurdu, çok sevdiği ve saltanatını paylaştığı karısını nasıl cellâda verirdi? Firavun, kudurmuş köpek gibi: «Ne duruyorsunuz, sabuk alın, çarmıha gerin dedim ya!» diye haykırıyordu.
Hz. Asiye'yi alıp iki ellerini gerdiler ve bir tahtaya çivi ile çaktılar. Ayaklarını da üst üste koyarak çivi ile aynı tahtaya çaktıktan sonra, yüksek bir yere dikerek güneşe karşı bıraktılar. Firavun, ilâhlığwa iyman etmeyenin aynı cezaya çarptırılacağını ilân ettirdi ve bundan sonra, günde iki defa gelip «Asiye bu sözden vazgeç seni af edeyim, kurbiyyetime alayım, seni nimete gark edeyim» demesine ragmen cevabl:
«Lâ ilâhe illallah Musa kelimullah» oluyordu.
Çektiği zahmetlere sabır, metanet göstermeye yemin ve azm etmişti. Yaralarma kurtlar üşüştü. Hz. Asiye'yi yemeğe başladılar. Güneşin şiddetli harareti ile ciğeri yanmıştı. (Su, su!) diye inliyordu ki; Hak sübhanehu ve taâlâ hazretleri lûtfu kereminden, Hz. Asiye'nin gözünden perdeyi kaldırip, cennetteki makamını gösterdi ve kendisine melekler müjdeci olarak gönderildi. Allahın selâm ettiğini ona bildirdiler. Allah celle, Asiye'nin metanet ve iymanını, sabrını tebcîl ve tebrik ediyor, onu âhirette sevgili Muhammedine zevce yapacağını va'd ediyordu. Hazreti Asiye bu müjdeyi alınca tebessüm etti.
Firavun, bunu görüp, herhalde aklını kaybetti diyordu. Günlerden beri çivilere çakılan aç ve susuz güneş karşısında birakılan bu kadın mutlaka deli olmuştu ki böyle gülüyordu. Halbuki, melekler ona Hak teâlânın selâmını getirmişler. Hak teâlânın onun hakkında: «Benim için kaç gündür yemeden içmeden, güneşlerde kavruldu. Aç, susuz, nice zahmetler çekti?
Acılara sabır etti. Ona kevser şarabını hediye ettim. Içsin, yeniden hayat bulsun. Bu bulduğu hayatın artık ölümü yok.
Beni arzu etti, bana gelsin. Benim onun için hazırladığım nimetlerimi görstin.» dedigini bildirdiler. Hz. Asiye cennet şarabını meleklerin elinden içti ve canını hakka teslim eyledi.
«Mak'adı sıdk'a» erigti.
Hz. Asiye, iymanına sabır ettiğinden şimdi cennet taâmlarından yiyip, ırmaklarından içmektedir. Hz. Asiye'nin yarın âhirette efendimize zevce olacağını tefsiri keşşaf yazmaktadır. Bu nimete sabrından dolayı ermiştir...
İymandan zevk alan kimse, padişah olsa iyman için tahtını terk eder. Işte, Ibrahim Edhem Kadesallahu sırrahu Hazretlerinin, Allah aşkından tahtı ve tâcını terk eyledigi herkesçe malümdur. Halbuki, firavunun mülkü, firavuna kalmadı.
Hz. Asiye'ye verilen mülk ise geri alınmayacak. Firavun azapta ve nârda; Hz. Asiye cennette ve nûrda. Rahmetullahi anhâ...
Sabır sıfatullahtır. Kâinatta vuku bulan hadiseler bile bizlere sabır dersini talim eylemededir. Bütün kâinatı bir
«OL» emri ile halk etmeye kadir olan mevlâ; bu âlemi altı günde yarattığını kitabı hakîminde beyan ediyor. Nebatlar altı ayda yetişiyor, ağaçlar meyvesini senede bir defa veriyarlar. Bazıları meyvelerini dikildikten iki sene sonra verdigi gibi bazıları beş, on, onbeş, hattâ otuz senede vermektedirler.
Insan oğlunun hilkati ise, tohum ana rahmine düştükten kırk gün sonra kana; sekseninci gün et pıhtısına, yüz yirminci gün cana, ruha kavuşup, dokuz ay on günde dünyaya gelir.
Kırk senede kemâle ulaşır. Bütün mahlükatın hilkati, sabr-1 teenni ile vücud bulmada. Hep sabır etme ile meydana gelmede.
Yaptığımız iyilikler ve kötülüklerden göreceğimiz mükâfata, veyahud çarpılacağımız cezaya da sabır ile mülâki olunmakla, Allahu zülcelâl, bizlere hiçbir geyin acele ile olmayıp, ancak sabır ile olduğunu beyan etmededir.
Bütün musibetlere karşı sabır, Allah cellenin metin bir kal'asıdır. O kal'aya sığınan, o libasa bürünen dünya ve âhirette felâha erer. Necat, sâbirler içindir. Ayâtı beyyinatta:
(Veleneblüvenneküm bi gey'in minel havfi velcûi venaksin minel emvâli vel enfüsi vessemerât ve beşsirissâbiriyo).
Bakara sûresi: 155 Mânâyı âlisi: «Ben sizleri muhakkak ki, korku ile, açlıkla, size verdiğim mallarınızı elinizden almakla, sevdiğiniz ki-
— şilerin ruhlarını alıp onları sizlerden ayırmak ve onların ölümlerinin acılarını size tattırmakla, meyvalarızı, mahsullerinizi elinizden almakla, yahud nefsinizin meyvası olan evlâdlarınızı elinizden almakla imtihanlara tâbi tutacağım. Habibim Ahmed, Resûlüm ya Muhammed! Böyle belalara dûçar olup da benden ümitlerini kesmeyenlere, salır edenlere lûtfu keremi ihsanımı müjdele.»
Böyle bir musibete duçar olup da tahammül gösteren sabrı cemîl ile mücehhezdir. Kendilerine bir musibet erişip: «Bir Allaha âidiz. O mülkünde istedigi gibi hükmeder, biz onun mahlûkuyuz ve ona döneceğiz.» diyenler felâha erenlerdir.
Rabbilerinden râzı olanlar, işte bunlardır. Hidayete erişenler işte bunlardır. Hakkın cennetine girenler, hâk cemalini görenler işte bunlardır...
Allaha iymanı olan, mevlâsından gelen belâya sabır, nimete şükür eder. İster sabır eyle, ister sabır eyleme. Allah hâkim, biz mahkûmuz. Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Sabır eyleyen kişi, Allaha olan iymanının «miktarını»
öğrenir, bu suretle Allah gafilleri «Benim böyle has kullarım vardır» diye irşâd eder.
İşte Allah, kulunu imtihan etti demek bu demektir. Yoksa, hâşâ, kulunu tecrübe edip, onun bilmediği bir hareketini öğrenmesi mânâsına gelmez. Estağfirullah, Allah böyle, imtihandan münezzehtir, berîdir. Zira, o âlimül-gaybı-veşsehâdedir. Hakkın imtihan etmesi demek, Allahın sırrı-ilâhiyi açıklaması demektir.