Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Bu kıssayı ibret ile oku. Bir ananın bir oğlu vardı. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 1 · s. 344

Bu kıssayı ibret ile oku. Bir ananın bir oğlu vardı. Çocuk günlerden bir gün elinde bir yumurta ile eve geldi, anasına yumurtayı verdi. Annesi memnun oldu. Nasıl memnun olmasın?

Evlâdı küçük yaştan ona bakınağa başlamıştı. Ona yumurtayı nereden aldığını sormadı. Bil'akis, (Aferin evlâdım) dedi. Çocuk bir zaman sonra, bir tavuk, bir müddet sonra kaz, hindi, keçi, koyun, sığır, öküz derken büyük bir şaki oldu. Bu çaldıklarını annesine getirdikçe kadın memnun o muş, her seferinde onu aferinlerle taltif etmişti. Artık taltife hacet kalmıyordu. Bu şakî

astığı astık, vurduğu vurduk, çaldığı çaldık oldu. Eskiden insanlar görmeden çalıyordu. Şimdi ise, zorla alıyor, vermiyeni öldürüyordu. Hükümetin başına gâile, insanların üstüne bir belâ olarak musallat olmuştu. Nihayet her şakî gibi hükûmet kuvvetleri onu yakalayıp, adalet huzuruna çıkardılar. Adalet tecelli edip idamına karar verdi. Böylelerin insanlara ve cemiye.

te muz'ir olduğu için katli lâzım geliyordu. Hemen cellâda teslim edildi. Evlâdının bu derekeye düşmesine sebep olan ana, şimdi evlâdının ölümünü göz yaşları arasında seyre gelmişti.

Çünkü evlâdının asılmasına sebeb olmuştu. Ne ise çocuğa son arzusu sorulduğunda «Son arzum anamın dilini öpmek isterim »

dedi. Ve çocuğun bu isteği yerine getirilmek üzere anası yanına getirildi. «Ana senden ayrılıyorum, çıkar dilini öpeyim» dedi.

Kadın dilini çıkardığında öper gibi yapıp anasının dilini ısırıp kökünden kopardı. Kadın kan revan içinde homurdanmaya başladığında (Ne yaptın bire katil herif? Ölürken bile suç işledin.)

Dediklerinde: «Bu yaptığım suç değil, belki hayatımda yaptığım en iyi âmeldir dedi. Zira o dil beni şu sehpaya çıkarıp, dünyada sefil rezil âhirette de hüsranda kalmama sebep olmuştur.

Bövle olan dillerin kopması olmasından evlâdır.» dedi. «Ben küçükken bir yumurta çalıp anama götürdüğümde; bana sevgi göstereceğine, nereden aldın? diye sorup hak yolunu gösterseydi, şimdi ben burada, darağacında olmayacaktım. Kaba şilteler üzerinde oturan namuslu bir adam olup, âhirette cehennemde olacağıma, cennette olacaktım.» der ve kendisini asarlar.

Evlâdlarına dünyasını öğretmeyip onların felâketine sebep olan, ana ve babanın dilini dünyada evlâd ısırıp koparamazsa bile, âhirette ısıracağı muhakkaktır.

Yukarıda beyan etmiştik. Çocuklarımızı güzel isim ile isimlendirmek, ana ve baba üzerine düşen evlâd hakkı idi. Isim mühimdir. «El-esmâ yenzilu mine es-semâi» buyrulmuştur. Evâtlarımıza koyacağımız isimler, enbiya ve evliya ve salih insanların isimleri olmalıdır. Tarihe şan vermiş olan islâm Türk kumandanlarının isimleri ile isimlendirmek, bahusus Muhammed, Ahmed, Mustafa gibi aziz isimler evlâtlarımıza karşı bu hakkı tamamen eda etmeliyiz.

Yavrularımızı böyle mübarek isimlerle isimlendirirsek, hem bu isimleri taşıyan zevat-ı âli kadre minnet ve muhabbetimizi izhar etmiş ve hem de ümit ve temenni olunur ki, Allah'ın inayet ve keremiyleonları isimlerini aldıkları zatların ahlâkına, siyret ve sûretlerine vâris kılmış oluruz. Kalpleri çeviren Allah'tır. Evlâtlarımızın, aynı siyrette yetişmeleri mümkün ve muhtemeldir.

Denilecektir ki, isimleri Ahmet, Mahmut, Muhammed veya Mustafa oldugu halde, maalesef iyi bir nam bırakmamış kimseler yok mudur? Neden, Resûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek isimlerile isimlendikleri halde, onun siyretine, onun ahlâkına uygun durumda değillerdir?

Biz fakir ise, bu itirazda bulunacak olanlara, âcizane deriz ki; bu isimleri taşıdıkları halde kötü ahlâkları ile tanınan kimselerin babaları, yavrularına bu isimleri Nebi-i-zişâna olan hürmet ve muhabbetlerinden dolayı değil; dedelerinin, amcalarının veya aile içinde hatırı sayılır herhangi bir zatın ismine izafetle bu isimlerden birisini vermişlerdir. Binaenaleyh, onların taşıdıkları isimler, peygamberi zişâna nisbetle degil, lâalettayin bir Ahmet, Mehmet veya Mustafa'ya özenilerek verilmiştir. Yoksa; enbiyaya, evliyaya, sulehaya muhabbetinden dolayı evlâdını bu mübarek isimlerle isimlendirenleri, Hakkın şânından degildir ki mahzun ve mahrum etsin...

Bununla beraber, kim olurlarsa olsunlar ve ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, bu mübarek isimleri taşıyan kimselere küfretmek, kötü söz söylemek, o isimlerin asıl sahiplerine hürmeten büyük günahtır. Bil'akis Ahmet, Mahmut, Muhammed, Mustafa isimlerini taşıyanlara, taşıdıkları isimlerden dolayı hürmet ve riayet etmek, bir meclise geldiklerinde baş koşeye oturtmak lazımdır.

Resûl Aleyhisselâm buyurdular ki: (Yarın kıyamette, Ahmet, ve Muhammed isimlerini taşıyacak zevatı, Hak celle ve âlâ bu isimlere muhabbetinden dolayı affı ilâhisile taltif edecektir. )

Allaha hamd-ü senâ ederim ki, milletimin erkekleri, dünya âlemince MEHMETÇIK olarak tanınmakla, bilinmektedir.

Yine evlâdının ana ve baba üzerindeki hakkı, namaz kılmayı, caiz olacak kadar Kur'an-ı evlâdına öğretmektir. Bu, evlâda karşı büyük borçtur. Çocuk dört yaş, dört aylık, on dört günlük oldu mu, yahut dört yaşında, dört aylık on günlük oldugunda, mektebe vermelidir. Balig oldugunda namaz kılması çocuğa farz olur. Kur'an okumayı bilmez ise namazı olmaz.

Zira, namazda kıraat farzdır. Dilsiz yahut sagır olursa, kıraat ona farz olmaz. Fakat namaz yine de farzdır. Böyle olanlar yani dilsizler ve sağırlar Kur'an okumayı bilmedikleri halde farz olan kıraati terkederek namazı kılarlar ve ana baba tarafından zorla kıldırılırlar. Tabii saglam olan çocuklarımız da böyledir. Yedi yaşına geldikleri zaman, namaz kılması öğretilir. Dokuz yaşında kız çocuklarına, Oniki yaşında erkek evlâda zorla namaz kıldırmak ana babaya düşen vazifedir.

Böyle yapmayan, bu vazifeleri yerine getirmeyen ana baba Allah huzurunda mahcup olur, kendilerinden hesap sorulur, nâra sevk olacakları ise muhakkaktır. Haberde böyle gelmiştir. Evlâdına Kur'an öğreten ana babanın Allah indinde ne gibi mükâfata nail olacağını size burada beyan etmeyi faydalı buluyorum. Kur'an-ı okumak ibadetlerin edalidir.

Zira, Resülüllah buyurdular: (Kıyamette Kur'an-ı kerimden büyük şefi' yoktur. Bu büyük şefaat Kur'andır. Ne melek ne Nebi ne de gayri bu şefaate muktedir değildir.)

Kur'an-ı kerimin şikâyeti de böyledir. Şefaatiyle okuyanı necata erdirdiği gibi, şikâyetile insanı nâra sevkettirir. Serveri âlem buyurdular: (Bir kimse Kur'an-ı okumasını öğrense de başka birine verilen mansabı ve malı kendisine verilen Kur'andan yüce görse, böyle olan kimse Allahın tâ'zim ettiği kelâmı bu düşüncesiyle tahkir etmiş sayılır. Zira, Allah indinde en efdal, en âzam en büyük nimet Allah kelâmı olan Kur'anı kerimdir). Serveri kâinat şöyle buyurdular. Allah celle «TA HA» ve «YASIN» surelerini yeri ve göğü ve bütün mahlükatı yaratmazdan bir sene evvel okudu, Melekler Kur'- anı kerimi işittiklerinde (Ne bahtlı şu gönüller ki bu hakkın okuduğu Kur'anı ezberler. Ne mübarek diller ki bu Kur'anı okur) dediler. Resûl: (Buna binaen ümmetimin en şereflisi Kur'ana hâmil olanıdır)

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.