yolunu tuttu. O bekledi. Yatsıyı kıldı. Evinin yolunu tuttu. Evde yiyecek yoktu, ne söyliyecekti, yavrularını nasıl doyuracaktı, onlara nasıl söz geçirebilirdi? Çocuklar yoktan anlamazlardı. Eve girdi. Çocuklar uyumuştu. Eşi karşıladı. Eli boştu. (- ni ekmek? Çocuklar aç uyudular) dedi. (Karıcığım bugün birisine çalıştım, yevmiyem onda kaldı. İnşallah yarın ikisini birden alırız,) dedi. (Namazını kıldınsa yatalım) deyip uyudular.
Kendisini uyku tutmuyordu. Sabah erkenden camiye koştu.
Namazı kılıp, ırgat pazarına gitti. Yine ona iş yoktu. Öğle, ikin.
di, akşam ve yatsı namazlarını kılmış, namaz aralarında iş aramış, bulamamıştı. Bir aşçı dükkânının önüne bırakılan kırıntı ekmekleri toplayıp evine döndü. Çocuklarını ağlar buldu. Ekmek, ekmek diyorlardı. Karısına dün çalıştığı zata bugün de çalıştığını, fakat yevmiyesini henüz alamadığını beyan etti. O kırıntı ekmekleri yediler. Çocuklarını okşadı ve onları uyuttu.
Sabah oldu, ezandan evvel camiye koştu, cemaatle namazı kıldı. Namazdan sonra iş bulma yerine gitti. Onu kimse görmüyordu. Herkese iş verildiği halde, buna iş yoktu. Kendisini kimse görmüyor, tanıyan da tanımıyordu. Öğlene kadar durdu, karnı açtı, takatı kesilmişti, gözleri açlıktan kararıyordu, öğle okundu, camiye girdi. Hak divanına durdu. Namazdan sonra yine iş aramaya koyuldu. Bulamadı, ikindi okundu, camiye geldi, namazdan sonra derin bir âh çekti, secdeye kapandı, ağlayarak; (Ya Rabbi! Beni sana şirk koşarken aç koymadın, hâşâ ki sana kul olduktan sonra aç öldüresin. Beni aç öldürsen her bir azama yüz bin dert versen senden yüz çevirmem, sana olan imanımdan dönmem. Kalbimi biliyorsun. Bu, beni kullarına ders vermek için imtihanındır. Benim sana olan bağhılığını bana bildirmendir. Ama karımdan korkarım, onun iymanı zaafa uğramasın) diye gözyaşları döktü. Ağladı, ağladı. Allaha şirk koştuğu günlerine nedamet etti. Istiğfar etti. Ey mü'minler bizlere böyle bir imtihan olsa acaba bu imtihana razı olup sabre.
debilir miyiz, iymanda sebat, islâmda daim olabilir miyiz? O Öylece ağlaya inleye niyazda, duada ağlayıp inlesin, bu taraftan bir meleğe emrolunup insan şeklinde eline bir torba altın alarak bu zatın hanesine geldi. Kapıyı çaldı. Kadın kapıyı açtı.
(Hanım kocana söyle efendisi onun işinden pek memnun. Kocan işine devam etsin. Iki gündür yevmiyesini almamıştı. İşte iki günlük yevmiyesi. Bu torbanın içinde) deyip kaybolup gitti.
Kadın torbayı açtı. İçerisinde ömrü boyunca onlara kâfi geldikten maada, yavrularına dahi yetişecek altın dolu idi. Kadın şaşırmıştı, bu nasıl mükrim bir efendi idi. Padişah bile iki gün çalıştırdığı insana böyle bir bazine vermez. Ne lûtuf, kerem sahibi idi bu efendi. Gözleri sevinç yaşlariyle dolarak bir tanesini alıp sarrafa götürdü. Altının ayarına bakan yahudi sarraf böyle bir altın görmemişti. Ayarı çok yüksek idi. Dünya altınına benzemiyordu. Bu altın üzerinde nûrdan tevhid yazılı idi.
Altını evirdi çevirdi. Nereden buldun bu altını? dedi. O da kocasının bir yerde çalıştığını, yevmiye olarak kocasına verildiğini söyledi. Yahudi, kütübü semaviyeyi okumuş bir adamdı. Kocasının mutlaka kendisini görmesini tenbih etti. Yüksek bir fiatla altını bozdu. Kadın memnundu. Eve dönmüş, et ve meyveler almış, çocuklarını doyurmuş, kocasına nefis yemekler hazırlamıştı. Onu sabırsızlıkla bekliyordu. Biz adamcağızın yanına dönelim. Ağladı, sızladı, akşam oldu, namazını kıldı. Yatsıya kadar camide Kur'an dinledi. Yatsıyı kılıp sokağa çıktığında mendilini çıkarıp içine bir miktar kum koydu. Diğer mendiline de taş doldurup hanesinin yolunu tuttu. Çünkü komşuları ateşgede idi. Onlara karşı üç gündür evine eli boş dönemezdi. Ellerinde mendiller eve yaklaştı. Evde kandil yanıyordu. Çocuklar da oynaşıyorlardı. Evden taze yemek kokuları dışarıya geliyordu. Bir mâna veremedi. Durdu, acaba karısı bir kimseden bir şey mi istemişti. Din düşmanı olan akrabalarına el mi açmıştı? Hiddetle içeri girdi, niyeti fena idi. Karısı sevinçle karşılayıp, çocuklar ayaklarına sarılıp, babamız geldi, diyerek cıvıldaşırken, kaşları çatık olduğu halde (Nereden aldın söyle nereden buldun bunları?) diye bağırarak elindeki mendilleri kapının arkasına attı. Karısı (günahtır, ekmekleri, unları neden yere atıyorsun?) diyerek yere düşen ekmekleri yerden kaldırıyor, unları da toplamağa çalışıyordu. Adam şaşırmıştı. Acaba hayâl mi görmüştü. Kumdu onlar, taştı diğerleri.
Hayır taş değil ekmekti bunlar, hem de taze ve sıcaktı. Kum değil undu. Hem de has undu. Adam şaşırmıştı bu işe. Kadın
söze başlayıp (o ne devletti, o ne lûtuf sahibi bir efendi imiş.
O senin çalıştığın zatın bugün bir adamı gelip yevmiyelerini bize verdi, efendine söyle çalıştığın iş sahibi senden çok memnun imiş, işine devam etsin, yevmiyesini arttırdım) deyip tenbih ettiler, dedi.
Adam o vakit, nereden, ne olduğunu, neden taşların ekmek, kumların da un olduğunu anladı. Allaha hamdü sena edip (Ey eşim, sevgili yoldaşım,) diye başından geçenleri anlattı. O iş sahibinin insan olmadığını Allah olduğunu bildirdi.
İmanlarının mükâfatına buradan nail oldular. Kadın yahudi sarrafa gidip görünmesini söyledi. Sarraf adamdan bu işin sırrına muttali olunca o da Allaha iyman edip dareynde selâmet buldu.
Allah diledimi unu kum, kumu un eyler. Havayı su, suyu hava yapan Allah, herşeye kadirdir, böyle küçük şeyleri Allaha çok görmemelidir. Olur mu olmaz mı diye şekke düşmeme.
li. Bir katre sudan yaratıldığını unutarak Allaha apaşikâr hasım olup ilânı harb ederek ölmüş, çürümüş, kemikleri dağıl mış, çürümüş vücutları kurtlar, kuşlar tarafından yenilip yok olmuş bedenler nasıl dirilir, kum nasıl un olur deme, evvelinde bizi yarattığında modelimiz bile yoktu. Bizi nasıl yoktan varetti ise öylece vareder.
Bir buğday tanesine yetmiş tane, bir mısır tanesine ikiyüz tane verdigi gibi.. Bir bugdaydan milyonlarca kilo yarattığı gibi.. Nasıl Ki aslında kum yoktu. Yok olan kumu var ettigi gibi, kumdan da onu var eder. O her şeye kadirdir, dilediğini ol emri ile var eder. Dilediğini yok eder. Bazen varlığı dar, bazan da darlığı var eder. Azizi zelil, zelili aziz eder. Düşmanın kucağında düşmanını büyütür de sonra onu kendi başına belâ eder.
Firavun gibi. Onun işleri akıl ile ölçülmez. Akıl ile ihata edilmez.
Ona teslim olmaktan başka çare yoktur. Ona kul olan, cihana sultan olur. O bize bizden yakın olup, biz ondan uzağız. Ne kadar yaşarsak yaşıyalım ona döneriz. O bizi kabul etmez ise biz ne ederiz? Gelin cümle günahlarımıza nedamet edip ona dönelim. Rabbimizi sevelim. Melceimiz, rezzakımız odur. Ya rabbi bizde sana lâyık amel yok, isyan ise gayet çok. Şimdi sana niyaz edip, sana rücu ediyor, imanımızı tazeliyoruz, bizi kabul et. Bizi bâbından kovma! Bizi Muhammedinden ayırma. Buyurun mü'minler cemi günahlarımıza estağfirullah. Namazı alâ kader-il-imkân mü'minler cemaatla kılmağa gayret etmelidir.
Zira, cemaatle kılınan namazda yirmi yedi derece ecr olup; namaz arasında yapılan sevh-i nisyandan mâ'fudur. Ferden kılınan namazlarda bir ecr alınıp, yapılan noksanlıklarda affa mazhar olmadığı Kütüb-ü fıkhıyyede musarrahtır. Hem de ce.
maat te'kidli sünnetdir. Resûlüllahın, cemaata gelmiyenlere tehdidi vardır. Bu mühim sünneti mü'minler terketmemelidir.
Cemaata devam eden bir âmanın iltifatı Resûlüllaha nail olduğunu, bu nakledeceğim kıssadan öğrenerek cemaata daim ol... Cemaat rahmetdir.