Istanbul'da Süleymaniye mahallesinde ders-i-âmdan bir zat vardı. Ne yazık ki bu zat, sırası geldiğinde:
- Ben, Peygamber zamanında bulunabilseydim, ne yapar yapardım ve Resûl-ü zişâna fa'izin haram olması keyfiyetini kaldırtır ve fâ'izi helâl raydırtırırdım, der ve bu bâtıl itikadında inat ve israr ederdi.
Nihayet, o da her fâni gibi ecel yastığına baş koydu. O mühlik ânda esirik deve gibi ağzından köpükler saçmaya baş ladı. Öyle ki, ağzından fışkıran bu köpükler yattığı odanın tavanına kadar sıçrıyordu. Sonunda ruhunu teslim etti.
Rahat döşeğinde vücudunda gayet kerih, insanı iğrendirici ve tiksindirici bir koku peyda oldu. Öyle çirkin bir koku ki, yalnız gasledeni değil, cenazesinde hazır olanları dahi tedirgin etti.
Bir müddet sonra salihlerden bazı kimseler bu hoca efendiyi rü'yalarında görerek âhiret âleminde hakkında nasıl bir muamele tatbik olunduğunu sorarlar. Cevaben:
— İymansız olarak çenem kapandı!.. deyince, bu felâkete neden uğradığı sorusunu da şöyle açıklamıştır:
— Dünyadan iymansız göçmeme Peygambere fâ'izin haram olduğu hükmünü kaldırtır, fâ'izi helâl ettirirdim, demem yüzünden bu feci âkibete mâ'ruz kaldım! dediğini kendisini rü'yada görenler yeminlerle te'yid etmişlerdir.
Fenaliğın küçügü olmaz. Küçük bir delik zamanla koca bir geminin batmasına sebep olur. Damlardan dökülen damlalar küçüktür ama, zamanla damladıkları yeri aşındırır, delerler.
Damla damla biriken su, zamanla bir göl olur. Koca bir havuzda yahut fıçıda iğne deliği kadar bir delik, içinde bulunanın yok olmasına sebep olduğu hepimizce malümdur. Hayır işlerine gelince, zerre kadar hayra koş. Onu yapmaya hevesli ol. Senin kıymet vermediğin, ehemmiyetli bilmediğin bir hayır senin necatına sebeptir. Hayırların başı Allaha iyman, peygamberlere iyman, meleklere, kitaplara iyman, hayrın, şerrin, kaderin, Allahtan olduğuna iyman, öldükten sonra tekrar dirilmeğe Allahın huzurunda hesap vermeğe iyman, Allahın birliğine, Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetine şehadet edip, beş vakit namazı vaktinde eda, zahirinde tadil-i erkâna, farzına, vacibine, sünnetine, riayet, batınında ise Allaha tam teslimiyet, farzlarda ise emirlerine riayet, nehiylerinden içtinap, vacibinde ise, hayrı hasenata sa'y, sünnetinde ise bunları severek yapmandır. Zira, Allahü teâlâ namaz kılanlara (Veyl olsun ki yani azabım o namaz kılanlaradır ki, onlar zahirde namazın erkânına, dikkat ve riayet ederler de, namazın ruhu olan yardımlaşmayı menederek bu güzel namazlarında sehiv ederler.) buyurdu.
Sehv denildiği zaman, namazın zahirinde yapılan hadesten ve necasetten taharet setri avret, vakit niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, sücud, celse, halalı olsa dahi mücerret bunlar için veyl olsun, azab olsun. O namaz kılana ki namazlarında sehv ediyorlar denilmezdi. Zira server-i Alem (A.S.) (Ummetimden, sehv ile hata ref' olundu.) Buyurmazdı. Niyete itibar vardır. Hata ve nisyanı sehv ile yenilen oruç sahihtir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, namazı kılıp şekillerine dikkat edip, ruhu salât olan mânayı namaza dikkat etmiyen gaflet içinde namaz kılanadır. Bunlar, hadesten taharet ki, abdestin farzı dörttür. Sünneti şu kadardır. Yüzünü yıkamak, hakka söz verip senden, başkasına yüzümü tutmam. Ancak sana yüzümü dönerim. Gözlerimle senin rızan olmayan şeylere nazar etmem demektir. Zahirde mücerret abdestin farzından biri olan, yüz yıkamaksa, kâfir, zalim de yüzünü gözünü yıkıyor. Zahirde farz olan, kolları yıkamak, abdest ise kollarını yıkamayı kâfir de yapıyor. Musalli zahirde kolunu yıkadığı gibi batında da (Ya Rabbi! Senin rızandan başka yerlere kollarımı uzatmıyacağım)
diye Hakka söz vermesidir ve rizay-ı ilâhiyeden gayrı yere kolunu uzatmamalıdır. Başını mesh ettiğinde (Emirlerin başım tacıdır, cismimin miracıdır) demektir. Kulaklarını yıkadığın zaman, kulak yıkamak sünnettir. (Ya Rabbi! Senden başkasının sözünü dinlemem, ancak senin rızan olan şeyleri dinleyece.
ğim ve kelâmının dinlenmesine mâni olanları bu su ile temizlediğin gibi o kötü duyguları atıyorum) demektir. Ayaklarını yıkadığın zaman (Rizan olmıyan yerlere gitmiyeceğim. Söz veriyorum) demektir. Bu mânâlar ki deryadan bir katre, Şemsten
bir zerredir. Yoksa, mücerret ayağı yıkamak abdest olsaydı, kâfir zalim ayağını sabun, sıcak su ile yıkıyor. Onun öyle yapması bakımından Allaha daha hoş gelirdi.
Necasetten taharette böyle mücerret, zahirde dünya neca setinden temizliği gibi hakikatda batınını temizlemektir.
Dünya çirkefinden. haserten, nifaktan, tathir olduğunu anlaman, ve bilmendir. Setr-i avrete gelince; Hakka karşı yalnız kendini gizlemek mi sandın? Ne kadar gizlensen o görür.
Kendi ayıbını örttüğün, başkasına göstermediğin gibi, onların da ayıbını örteceksin. Ayıp örtmenin ne kadar sevap olduğunu Cebrâil kısasında anlattım. Kıbleye yönelmek farz olduğu muhakkak. Ama, biri takva, Hak katında şarka, garba dönmek makbul olmayıp, Allaha, kıyamete, meleklere, kitaba, nebilere, iyman olduğunu beyan buyuruyor. Infak sevdiğiniz malları severek, sevdiklerinize yani mü'minlere vermek farz oluyor. Aynı zamanda akrabalarınıza, yetimlere, yoksullara, gurbette garip düşmüşlere, haceti olanların hacetini görmek, köleleri azat etmektir, diyor. Zamanımızda, kölelik yoktur, kölelik kalkmıştır diyene şaşarım. Zalim bir kimsenin emrinde senelerce çalışıp hakkını alamıyan, kendini kurtaramıyan, ve hürriyetine kavuşamıyan zavallilar, köle değildir de ya nedir? Hakkiyle bu hususlara riayet ederek zahirinde tadili erkâna, bâtınında ise hukukullaha ve hukuku beşere riayet ederek namazlarını kılanlar, hakkiyle hak sahiplerine zekât verenlerdir. Imam-ı Ali'ye sormuşlar: (Yâ imam! Zekât kaçta kaç vermektir? Şeriatı Ahmediyyenin ölçüsü nedir?) demişler. Ceraplarında (Nekeslere, yani tamahkârlar için kırkta birini vermektir. Bizim için hepsi ni vermektir) buyurmuştur. Şunu anlatmadan geçemiyeceğim:
Hz. Ömer rivayet ediyor: «Bir harp arefesiydi. Efendimiz bizi infaka dâvet etti.» İçimden dedim ki: (Bu sefer Eba Bekri bu hayırda geçeyim). Malımın nısfını alıp, huzuru Resûlüllaha vardım. Efendimiz bana sordu: (Yâ Omer, ne kadar getirdin?
Ne kadarını evde bıraktın?) Ben de cevaben: (Yâ Nebiyallah!
Nısfını getirdim, nısfını çocuklarıma bıraktım) dedim. (Allalı kabul buyursun) dediler. O aralık Ebû Bekr huzura dahil oldu. O da servetini getirip Resûlüllaha teslim etti. Ona da sordu: (Ya Eba Bekr, ne kadar getirdin?) Cevaben: (Hepsini getirdim Ya Resûlallah!) dedi. Efendimiz ona: (Çocuklarına birşey bırakmadın mı?) dediğinde, (Onlar Allaha bıraktım) buyurdu. Ben bu hali görünce bir daha Ebû Bekr (R.A.) ile hayır yarışına girmeye tövbe ettim. Biz âyetin mealine gelelim. Hayır sahiplerinin güzel huylarından birisi de ahitlerinde vefakâr olmak, sözlerinde durup verdikleri sözlerde sebat etmektir.