İsa aleyhisselâm, bir gün otlakta otlayan bir sürüden bir koyun yakalayarak, kulağına bir şeyler söyledi. Koyun, ot yemez, su içmez, oldu.
Birkaç gün sonra, yine aynı otlaktan geçen Isa aleyhisse.
lâm, çobana o koyunu göstererek:
— Bu hayvan hasta mı? Neden, diğerleri gibi ot yemiyor ve su içmiyor? diye sordu. Kendisini tanımayan çoban da:
- Geçenlerde, buradan bir zat geçti ve bu koyunun kulağına bir şeyler söyledi. O günden beri, bu hayvana bir durgunluk geldi, cevabını verdi.
Acaba, Hazreti Isa koyunun kulağına ne söylemişti?
Efendiler;
İsa aleyhisselâm, o koyunun kulağına: (Ölüm var!) demiş ve hayvan olduğu halde, ölümü işiten koyun yemeden, içmeden kesilmiş ve bu hale gelmişti.
Ya, biz insanlar? Gözlerimizin önünde, en sevdiklerimiz ölüp, göçtüğü halde sanki ölüm sırası bize gelmeyecekmiş gibi, gülüp oynuyor, Allaha karşı yüz bin isyandan geri durmuyoruz.
Halbuki, bize hayvanlardan daha fazla yaslanmak, tasalanmak düşer. Çünkü, ölüm bize, hesap ve sual de bizedir. Ölümden ibret almayan, hiç bir şeyden ibret alamaz. Böyle olanlar da, kendilerini çekip çeviremezler ve Allaha kulluk edemezler. Akil olan, ölümden ibret alır ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünür. O korkunç gün için hazırlık yapar. Yaşadığı her günü, Allaha ibadet ve itâatle geçirir. Kıldığı her namazın, belki de son namazı olduğunu hatırına getirir de, Rabbine öylece ibadet eder.
Bu şekilde ibadet edenlerden, hiç bir kimseye kötülük gelmez.
Çünkü, onlar Allahın emirlerinden dışarı çıkmazlar. Allahın menettiği şeylere el uzatmazlar.
Bir düşünelim!... Hani babalarımız? Hani dedelerimiz?
Hani firavunlar, hani Nemrud'lar hani o dünyaya sığmayanlar?
Hani, o Allahlıklarını ilân edenler, hiç ölmeyeceklerini zannedenler? Nereye gittiler, nice oldular?
Şimdi, onların hiç yıkılmayacak sandıkları sarayları, kâşaneleri örümceklere, yılanlara, akreplere mesken oldu. Bin bir ihtimam ile baktıkları vücutlarından, dünyanın en kıymetli mücevherleriyle süslü taçlar taktıkları başlarından eser bile kalmadı. Dünyaya hükmettikleri orduları, askerleri, kumandanları nerede? Sanki, dünyaya hiç gelmemiş bu fâni âlemde hiç yaşamamış gibi oldular değil mi? Her biri bilinmeyen bir başka çukurda, amelleri ile başbaşa kalmadılar mı? Evet: onlardan iyman edenler, imanlarının ve sahih amellerinin mükâfatını, kâfir olanlarda, küfürlerinin cezasını çekmiyorlar mı sanırsınız?
Bizler de, yakın bir gelecekte, bizden önce gelip geçenler gibi ölümü tadacağız, amellerimizle başbaşa kalacağız. Ölüm, öyle bir nehirdir ki, her canlı mahlük onun suyundan içecektir.
Kefen, öyle bir elbisedir ki, herkes ergeç bu libası giyecektir. Tabut, öyle bir binektir ki, her insan önünde sonunda o bineğe bindirilecektir. Kabir, âhiretin kapısıdır; herkes o kapıdan girecektir.
Aklı başında olana bu sözlerimiz kâfidir.
Her ne denlû çok yaşarsa bir kişi, Âkibet ölmek dürür ânın işi...
HÛ Ey kardeş ne duruyorsun tedarik görsen Bu fâni dünyadan geçeriz birgün Ecel şarabı bir nehirdir ki O yerden bizler de içeriz birgün Haberin var mıdır duvarsız evden?
Nice kervan gelmiş şehirden, köyden Çok misafir konmuş paşadan, beyden Bize de sıra gelecek birgün Acep eyi olur mu ecel yâresi?
Lokman hekim gelse yoktur çaresi Bizlere de göründü ecel deresi Bu yerden bizler de geçeriz birgün.
Ölüm davetsiz konuktur her eve gelir.
Azrail darbını, yiyenler bilir Ma'müreler elbette hep harab olur.
Bizler de ecel şerbetinden içeriz birgün.
Yıkarlar cesedin teneşir üzre Namazın kılarlar musalla üzre Götürürler kabristana gömülmek üzre Bize bu yollar görünür birgün.
Helâl edin hakkınız, bağışlan suçun Azrail darbından pek yanar içim Yüklendi yüküm hazırdır göçüm Elveda bayrağın açarız birgün.
Tedarik görelim ölmezden evvel Kabir azabını görmezden evvel Arsai mahşere varmazdan evvel İkab-ı Hakdan nereye kaçarız o gün
ibretle bak kabre beher gün gellr Ne yaşlı ne taze ne civan bilür Dünyaya gelenler elbette ölür Huzuru izzete varırız birgün.
Aşki tedarik kıl o günler için Temizle tevhidle zahirin için Binek kapuda hâzır yüklerler göçün O korkunç saatler gelecek birgün.
HÛ Ömür bahçesinin gülüi solmadan Uyan hey gözlerim gafletten uyan Âcil bir gün bize devran dönmeden Uyan hey gözlerim gafletten uyan Nice gafletine mağrur olursun Kervan geçer gider yolda kalırsın Billahi sonra pişman olursun Uyan hey gözlerim gafletten uyan.
Derviş Yûnus söyler sözü tutulmaz Senin kumaşın bu yerde satılmaz Böyle yatmak ile Hakka varılmaz Uyan hey gözlerim gafletten uyan...
Aşık Yunus (Kuddise sırruh)
Ey mü'minler!... Ayaklarımız yürürken, hak için yürüsün.
Dillerimiz, hakkı zikreylesin. Ömür bahçesinin gülleri solmadan, dillerimiz susmadan, çenelerimiz kilitlenmeden, gözlerimiz gaflet uykusundan uyansın. Zira, ömür denilen o. aziz nimet çok çabuk gelir, geçer. Cansız binek bir gün olur, kapıya dayanır. Evin, yuvan mâtemlere boyanır. Son pişmanlık fayda vermez. Kabrinde, karanlıkta ağlamanın sana hiç faydası olmaz.
Geçen ömrün geriye dönmez. Daha dün, çocuktuk. Sonra genç olduk, delikanlı olduk. Bak, şimdi saçımıza, sakalımıza aklar düştü. Yakında, amel sandığı olan kabire gireceğiz. Hakka lâyık ne amel işledik? Sonumuz ne olacak, bir düşündük mü? Bu fâni dünya için, mirasçılarımıza mal ve mülk bırakmak için, haram - helâl demeden mal ve para cem'ettik. Âhiretimiz için ise, hiç bir hazırlığımız yok!.. Ellerimiz boş, yüzlerimiz kara, belki de bir çok suçu ve günahı beraberimizde götürüyoruz. Gelin;
törbe edelim. Hakka rücû edelim. Ömür kuşu uçmadan, firsat elden kaçmadan, ecel bize gelip çatmadan, hak bizleri rahmet ve mağfiretine çağırıyor. Derdine deva, marazına şifa bul. Geride bıraktığın zamanlara nazar eyle, neler oldu? Ileriye bak, neler olacak? Akıllı isen, ibret al!...
HU Kime gidem deva bulam Gönül eğlenmez, Eğlenmez.
Derdime bir çare soram Gönül eğlenmez, Eğlenmez.
Padişahlar beyler göçmüş Ecel şarabın içmiş Bu dünyadan mahzun göçmüs Gönül eğlenmez, Eğlenmez.
Harab olmuş bütün iller Sararıp solmuş ol güller Ötmez olmuş o bülbüller Gönül eğlenmez, Eğlenmez.
Derdim artar günden güne Ne bayramlar ne düğüne Gözüm baktıkça yarına Gönül eğlenmez, Eğlenmez.
Ve zenginde ne fakirde Je altında ne bakırda Ne bugünde ne yarında Gönül eğlenmez, Eğlenmez.