Bir gün Hz. Eba Bekr-i sıddik Radıyallahu anh, çarşıda taze hurmalar görmüş, bir miktarını alarak Hz. Fahri Aleme hediye olarak getirmişti. Hurmaları huzuru saadete koyup (Ya Resûlallah, bu hurmalardan tenavül buyurmaz mısınız?) dediği anda bir fakir gelip: (Yâ nebiyallah, hurmaları bana versene)
diyerek ister.
Fahri âlem, nefsi çektiği halde hurmaları kâmilen fakire verir. Bu işin farkına varan Hz. Omer, fakire hurmaların bedelini verip tekrar hurmaları huzuru nebeviye getirir. Gene aynı fakir huzuru saadete gelip: (Ya Resûlallah hurmaları bana vermez misin?) dedi. Resûlüllah hurmalardan hiçbirini yemeden yine verir. Bu hâdise aynen dört defa tekerrür etti. Dördüncüde Hz. Imamı Ali hurmaları Resülüllahın önüne koyduğunda yine gelen fakir (o hurmaları kerem edip bana verin) diye niyaz eyledi. Bu sefer Resûlüllah efendimiz fakire hitaben: (Sen fakir misin, tüccar mısın?) buyurduklarında garibi red etme emri celili nâzil oldu:
İslâmda dilencilik haramdır. Fakat isteyeni de red etmek haramdır. Yalnız istenen şey meşrû olmak şartiyle.
Bu âyetlerin meâlini ve bu kıssaları katiyen aklımızdan çıkarmıyalım ve bize balışedilen bu nûru, bu nimetleri hebâ etmiyelim, Allah ve onun sevgili Habibinin yolundan bir an dahi ayrılmıyalım. Her işimizde onun yaptığı gibi yapmağa çalışa.
lım. Her hareketimizi onun hareketine göre tâyin edelim. Onun hakkında çok şey bilmiyorsak öğrenelim, öğrenmeye gayret edelim ve öğrenmek istiyelim. Allah, bizi bu isteğimizden mahrum etmeyecek, bizi hem burada, hem orada onunla mülâki kılacak, en ziyade sevdiği kullar zümresine ilhak edecektir. Allah üzerine yemin ederim ki, bu uğurda temiz, hâlis kalble hareket ederek, Muhammed'in «sallallahü aleyhi ve sellem» yolundan hiçbir şekilde ayrılmayanlar, bu saydığımız, daha doğrusu sayamadığımız, güneşlerden bir zerre, denizlerden bir katre miktarı bile anlatamadığımız nimet ve mazhariyetlere mutlaka ve mutlaka en yakın bir zamanda erişeceklerdir.
Şakîki Belhî diyor ki: Horasan padişahı Ibrahim Ethem, mülk padişahlığını terkeyleyip, gönül sultanı olduktan sonra, Basra şehrinde dolaşırken, Basralılar başına toplanıp: (Ey Îshak'ın babası! Allah Kur'anda «Bana duâ edin, duâlarınızı kabul edeyim» dediği halde biz çok zamandır duâ ediyoruz, dualarımız kabul olmuyor) diye şikâyette bulundular. Ibrahim Ethem, (Allah sırrinı takdis etsin.) Basralilara cevaben şu veciz tavsiyelerde bulundu: (On şeyden dolayı sizin kalbleriniz ölmüş, bu on kötü sıfat kimde bulunursa, nasıl olur da Allah onların duasını kabul eder?) dedi ve Basralıların on tane kötü huylarını birer birer saydı.
Enbiya ve Evliya, ayna gibidirler, aynaya baktığımız vakit bize yüzümüzdeki karayı gösterdiği gibi, bu zât-i âli-kadir de böylece Basralıların suçunu kendilerine göstermiş oldu.
(Vechini «yüzünü» pâk eyle ki, aynaya bühtan olmasın)
demişler.
Bizler, kötü huylarımızdan vaz geçecek ve yüzümüzdeki karayı silecek yerde, aynayı kırarız.
Ve saymaya başladı. Kusurlarınız şunlardır:
1 — Allah'i tanıyorsunuz, Allah'ı tanıdığınızı iddia ediyorsunuz, onun hakkını vermiyorsunuz. Allah'ın hakkı fukaraya yardımdır...
2 — Kur'ânı okuyorsunuz, onun emirlerini ve nehiylerini tutmuyor, onunla amel etmiyorsunuz.
3 — Şeytan düşmanımızdır diyorsunuz, ona uyuyor ve itâat ediyorsunuz.
4 — Ümmeti Muhammed'deniz diyorsunuz, Resülün sünnetine tâbi olmuyorsunuz.
5 — Cennete gireceğinizi iddia ediyorsunuz, oraya girmek için lâzım olan amelleri işlemiyorsunuz.
6 — Ateşten necâta ermek istiyorsunuz, yaptığınız kötü amellerden ötürü nefsinizi ateşe atıyorsunuz.
7 — Ölümün Hak olduğunu biliyorsunuz ve ölüm Hak' tır diyorsunuz, ona hazırlığınız yok.
8 — Din kardeşlerinizin ayıpları ile meşgul oluyorsunuz ama, kendi ayıplarınızı görmüyorsunuz.
9 — Rabbınızın nimetini yiyorsunuz, ona şükür etmiyorsunuz. (Bunun şükrü yedirmekle olur.)
10 — Ölülerinizi gömüyorsunuz da, hiç ibret almıyorsunuz. Sanki sizin başınıza gelmiyecekmiş gibi.
Böyle süylerek Basralıları ve bizleri ve kıyamete kadar gelucek olan mü'minleri irşâd buyurdular. Rahmetullahi aleyh.
Yâ Rab, bize kereminle îmanı nasib eyle, bizi felâha ermişlerden, nârdan necât bulmuşlardan eyle. Amin!...
Bahsettiğimiz âyeti kerîmenin meâline dönelim:
«Ancak o mü'minler ki, Allahı zikrettikleri zaman yahut onun zikrini duydukları zaman kalbleri nürlanır.» Zikir unutulan şeyi hatırlatmaya denir. Fakat bir kimse «Allahtan gafil olarak» bin defa, yüzbin defa Allah dese faydası yoktur. Çünkü, onun sözüi fiiline uymamakta yani, burada Allah derken beri yerde Allahın nehyettiği şeyleri hiç çekinmeden icrâ etmektedir. O kimse, her Allah deyişinde ona: (Yalancısın, yalancısın)
hitabı gelir, fakat duyabilene. Bu hal şuna benzer: Bir kimse durmadan ekmek, ekmek, ekmek dese lakaı bir ekmek bulup da yememiş ise, o insanın sadece ekmek deyip durması ile karnını doyurınasına imkân var mıdır? Hattâ bu, tekrar söylenip durması onun ağzını sulandırıp yorulmasından başka bir işo yaramaz. Onun doyabilmesi için mutlaka o ekmeği bizzat yemiş olması lâzımdır. Aynen bu misâldeki gibi, Allah lâzından zevk duyabilmek, Allahı bulmak, Allahta olmak için, Onu, bizler her ne kadar bizatihi görmüyorsak da, o bizleri muhakkak görmektedir ve bizlere her yerde, her durumda mutlaka gördüğünü, işittiğini hattâ bizi bizden daha iyi görüp daha iyi işittiğini ve bize bizden daha yakın olduğunu daima hatırda tutarak, hissederek O'na, O'nun istediği tarzda ibadet ve taat etmemiz, her emrine uymamız ve her menettiği şeye boyun eğmemiz lâzımdır ki, buna îmanı yakîn ve ihsan derler. Imanı yakîn yukarıda anlattığımız tarzda, Allaha en yakın olmak isteyen, buna gayret eden ve nihayet muvaftak olanda zuhura gelir. Sofilikte buna, (makamı müşahede) tâbiri verilmiştir. Bu makam velâyet velilik sıfatıdır. Fakat bu makama ermiş bir kimsenin, bir velinin dahi daima makamı müşahede ânında bulunması imkânsızdır. Dünya yüzünde daima bu tecelliyat ânında bulunmağa insanoğlunun tahammül kudreti yoktur. Buna ait bir misâl verelim:
Imam-ı Ali Keremallahu Veçhe Radiyallahü Anh, (Ben gürmediğim Allaha ibadet etmem) buyuruyor. Yine, Uhud Cengi esnasında atılan bir ok İmam Ali'nin (Radiyâllahu Anh) ayağına isabet eder. Çıkarmak için çok uğraştıkları halde yaranın verdiği fizikî ıztırap buna mâni olur. Bunun üzerine kendileri eshaba dönerek: (Ben namaza durayım siz de oku çekiniz) der.
Namaza durup ok çıkarıldığı halde soluna selâm verdiği sırada
«çıkardınız mı?» diye sorar. Bu hâdise Imam-ı Ali (Radiyallahu Anh) namaza durduğu vakit makamı müşahede esnasında olduğunu ve sair zamanda duyduğu fizikî ıztırabın bu anda farkına bile varmadıklarını gösteriyor.