Ara
Menü
171 dakikalık okuma

Hz. Ebû Bekir’in Menkıbeleri

Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn’in 1. konusu. Metin kısaltılmadan; yalnız satır sonları, paragraf sınırları ve sayfa üstbilgileri düzeltilerek hazırlanmıştır.

Hz. Ebû Bekir es-SıddîkŞemseddin Sivâsî, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn · s. 14

PDF s. 14

BİRİNCİ KONU

HAZRETİ EBU BEKİR (RA) VE MENKIBELERİ

Hz. Ebu Bekir (r.a.) Allahu Teâlâ’ya ilk imam etmiş olup, şeriat üzere göreve gelen ilk göz nurudur. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) arkadaşı ve iki kişinin ikincisidir. Ebu Bekir’in (r.a.) isimleri “Abdullah”tır. Ebu Bekir kendisidir. Babasının adı Osman’dır. Künyesi Ebu Kuhafe’dir. Araplarda künye ile bilinmek meşhur ve maruftur. Bununla çağırırlar. Soyunu ise şöyle açıklıyoruz: Ebu Bekir Abdullah bin Kuhafe ibni Amir bin Amr ve bin Ka’b bin Sa’d bin Temim bin Mürre. Murre; Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin yedinci atasıdır. Onlar suçsuz ve masum olup, temizdir. Bu temiz nesebi ile yedinci atada birleşirler. Bunların ismi şerifleri eskiden “Abd’ul Kâbe/Kâbe’nin Kulu” idi. Fahr-i Âlem (s.a.v.) bu ismi değiştirerek “Abdullah” koydular. Rasulullah’ın (s.a.v.) ilk değiştirdikleri isim “Ebu Bekir”in ismidir.

BİRİNCİ MENKIBE Şerefli lakaplarından biri “Atik”dir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Ebu Bekir’in (r.a.) nurlu yüzüne bakıp “Haza atik-i min’en-nar.” (Bu cehennem ateşinden azat kuludur.) buyurmuş olup, bu lakap ile anılmaya başlanmıştır. Bir lakabı şerifleri de “Sıddık”tır. Manâsı “Fazla inançlı” demektir. Rasulullah (s.a.v.)’de bunu tasdik etmiştir.

İKİNCİ MENKIBE Gizli olmaya ve kalmaya ki; “Sıddık” ismi lügatte üç manâya gelir. İlk manâ “doğru söyleyen ve doğru amel üzere yaşayan” demektir. “Tacü’l İslam” isimli eserde bu manâ beyan olunmuş ve Yusuf Sûresi’nde “Sıddık” kelimesi bu manâ ile tefsir edilmiştir.

PDF s. 15

İkinci manâsı; “doğru sözlü ve doğru amel eden”dir. Tasdik edilmiştir, doğrudur. “Sahhah-ı cevheri” eserde vardır. Üçüncü manâsı; “daima inanan ve inanmak üzere olan ve bulunan” manâsındadır. Emirü’l Mümin’in Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretlerine “Sıddık” adının konulmasında ilk manâyı ihtiva eden manânın konulmasının sebebi şundan dolayıdır: Bu manâ yeri ve yanı itibariyle gayet doğrudur, demişlerdir. Şöyle ki; Hz. Ali (r.a.) hadis rivayetlerini her kim olursa yemin etmeksizin kabul etmezdi. Lakin Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den yeminsiz kabul ederdi. Bu ikinci kabul edilmiş manânın doğru hüküm üzere konulduğunu göstermektedir. Eğer üçüncü manâ düşünülmemiş ve konulmamış olmasaydı şüpheli olurdu. Lakin bu bir hakikattir ve tasdiki daimîdir. Müşküle ihtimal yoktur. Nitekim Fahr-i Âlem Efendimiz’i (s.a.v.) Miraç’a götürdükleri o gecenin sabahında “Miraç Hadisesi”ni anlatıp şöyle buyurmuştur; “Bu gece Mekke’den Beytü’l Mukaddes’e gittim. Orada Enbiyaların ruhlarına imamlık yapıp, iki rekât namaz kıldırdım. Oradan Arş’ın üstüne çıktım. Rabbü’l-Âlemin’in izzetiyle birçok kelam konuştum. Hak Teâlâ’nın izzeti ile ümmetime bir gün, bir gecede elli vakit namazı farz kıldı. Oradan geri dönmeye başladım Asuman’da Musa (a.s.)’a rastladım. Beni geri gönderdi ve dedi ki; Elli vakit namaz kılmaya ümmetinin gücü yetmez. Geri dönüp Allah’ın katına geldim. Burada on vakit namazı bağışladı. Tekrar Musa’nın (a.s.) yanına geldim. Bu da çoktur, deyip beni geri gönderdi. Tekrar Rabbü’l-Âlemin’in katına döndüm. On vakit daha bağışladı. Velhasıl dört gidiş ve dönüşte kırk vakit namaz bağışladı. Musa (a.s.) tekrar geri gönderdi. Yine Hz. Allah’a dönüp, katına geldim bu sefer beş vakte indirildi. Daha sonra Beyt-i Makdis’e gelip oradan, yine aynı gece içinde Mekke’ye döndüm. Bu hal çok kısa zamanda vaki oldu.” Rivayet edilir ki; geri geldiği zaman yattıkları yatak yeri hala daha sıcaklığını koruyordu. Mübarek elbisesi değip, ibrik dökülmüştü. Daha ibrikten su tamamıyla dökülmemişti. Kâfirler bu olayı işittiler ve inkâr ederek, “bu iş akıldan çok uzakta olay” dediler. Bu güruh yetmemiş gibi Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) yanına gelip, “böyle bir şeye inanmak mümkün değildir. O diyor ki; arşa çıktım, geldim. Siz ne dersiniz?” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.) hiç düşünmeden “miracı” tasdik edip buyurdu ki: “Bunu Muhammed (s.a.v.) söyledi ise, O doğru söylemiştir. Zira O, yalan söylemez.” Onun için, Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) “Sıddık” dediler. Hz. Ali (r.a.), “Ebu Bekir-i Sıddık” adı gökten inmiştir diye yemin etmişlerdir. Galiba aslında böyledir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

PDF s. 16

. َ‫وَ ا ّلَذ۪ ي جَ ٓاءَ ِبالصِّ دْ ِق وَ صَ دّ َ قَ ِبه۪ ٓ اُو۬ ٰلٓئِ كَ هُ ُم ْال ُمتّ َ قُ ون‬ “Doğruyu getirene ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar takvaya erenlerin ta kendileridir.” (Zümer 32) Kur’an’ı tefsir edenler “Cae bıssıddıkı”dan murad “Muhammed”dir. “Bihi”den murad “Ebu Bekir”dir, dedikleri rivayet olunur. İbrahim bin Hasen El-Cevheri El-Herevi rivayet eder ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Ebu Bekir, dünyaya anasının rahminden geldiği gece; Allahu Teâlâ cennete, izzetim ve celâlim hakkı için Ebu Bekir’i sevenleri, sana göndereceğim diye vahiy etti.”

ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rivayet edilir ki; Hz. Ebu Bekir (r.a.) anası Ümmü’l Hayr Hatun’un, her seferinde bir oğlan doğuyor fakat ölüyordu. Hz. Ebu Bekir doğduğu zaman ise onu kucağına aldı, Beyt-i Şerif’e götürdü. Rabbine şöyle niyaz etti; “Ey makam sahibi ve her şeyi üstün alan Allah’ım! Senden dilerim ki; Bu çocuğumu bana bağışlayasın ve uzun ömürlü olup, hayırlı olmasını nasip edesin.” O anda, ansızın Makam-ı Şerif’ten bir beyaz el çıkıp, Ebu Bekir’in eline yapıştı ve bir ses duyuldu; “Ey Cenâb-ı Hakkın kulu kadın! Bu oğlun kurtulacak Allah Rasulü olacak olan Hz. Muhammed’e dost ve halife olacaktır.” Ümmü’l Hayr bu sözlerini işitince şükür secdesi yaptı.

DÖRDÜNCÜ MENKIBE “Mealiyül Ferş illa Avaliyül Arş” isimli kitapta bir zikir vardır. Kadı Ebul Hasan, Ebu Hüreyre’den (r.a.) şöyle bir rivayette bulunur: “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün Ashab-ı Güzîn ile (radiyallahu anhüm) bir yerde oturmuş konuşuyorlardı. Konuşurlarken bu sırada Ebu Bekir (r.a.) şöyle söyledi; ‘Ya Rasulallah! Senin hakkın için ömrümde puta secde etmiş değilim.” Bunu duyan Hz. Ömer (r.a.) şöyle konuştu; “Niçin Rasulullah hakkında yemin ediyorsun? Uzun bir zaman cahiliyye devrinde bulunup yaşadın.” Bu cümle üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.) şöyle bir beyanda bulundu; “Babam bir gün beni alıp put haneye götürdü. Bana, bunlar senin ilahındır, onlara secde et dedi ve beni orada koyup, gitti. Ben ileri vardım, puta, benim karnım aç yemek ver dedim, put cevap vermedi. Su istedim yine cevap vermedi. Çıplağım bana giyecek ver dedim, cevap vermedi. Bunun üzerine elime bir taş alıp üstüne atmaya yeltendim ve puta “Eğer sen

PDF s. 17

Mâbud’san sana atacağım taşı durdur” dedim. Yine cevap vermedi. Bunun üzerine taşı atıp puta vurdum ve yüzüstü yere düştü. O sırada babam geldi durumu görünce bana şöyle söyledi; “Ey oğlum niçin böyle yaptın?” deyip, elimden tutup eve götürdü. Durumu anneme anlattı. Validem bunun üzerine; “Biz bu çocuğu kendi haline bırakalım. Bunun hakkında Allahu Teâlâ tarafından bana hitap gelmişti, bu, o hitabın zuhurunun bir eseridir.” dedi. Sonra ben valideme şöyle dedim; “Benim için sana gelen hitap neydi?” Validem bunun üzerine şöyle konuştu; “Seni doğuracağım gece beni ağrılar tutup, ızdıraba düştüm. Gaipten bir ses geldi ve dedi ki; Ey hatun sana müjdeler olsun! Senden bir vücut zuhur edecektir. Yeryüzünde adı “Atik” gökte “Sıddık” olacaktır, son peygambere yar ve arkadaş olacaktır.” Ebu Hüreyre (r.a.) kelamını bitirdi. Ebu Bekir (r.a.) ise sözünü tamamladı. Cebrail (a.s.) nâzil oldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e; “Ebu Bekir doğru söyler” deyip, bu sözünü üç kere tekrar etti.

BEŞİNCİ MENKIBE Ehli Sünnet vel cemaat ittifak ederler ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) en faziletli ashabı Hz. Ebu Bekir, ondan sonra Hz. Ömer’dir. Ama bazı İslam âlimleri bunda ihtilafa düşüp, Hz. Osman ile Hz. Ali’nin daha üstün olduklarını söylemişlerdir. Ehli Sünnet vel Cemaat’ten bir kısmı Hz. Ali’nin üstünlüğüne inanmış ve böyle kabul etmişlerdir. Buhari (r.a.) ise şöyle nakleder; Abdullah bin Ömer (r.anhuma) rivayet eder ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in şerefli ve saadetli zamanlarında ashabı kiramı sırasına göre şöyle tercih eder ve sıralarlardı. Önce Ebu Bekir üstün, ondan sonra Ömer, peşine Osman sonra Ali’yi efdal gösterirlerdi.” (Allahu Teâlâ hepsinden razı olsun.) İbni Münzer rivayet eder ki; Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki: “Hayre hazihil ümmete bade nebiyyiha Ebu Bekir sümme Ömere, sümme Osmane. (Bu ümmetin en hayırlısı, Peygambere yakın ve İslam’ı kabul edeni Ebu Bekir’dir. Sonra Ömer, ondan sonra Osman’dır.”

ALTINCI MENKIBE Hz. Ali (r.a.)’den rivayet edilir ki; “İslam’a gelen Ebu Bekir’dir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile kıbleye dönüp ve durup namaz kılan Ebu Bekir’dir. Ebu Bekir’in İslam’a geliş sebebi ise şöyledir; Yetişkin bir hale gelip, bezirgânlıkla uğraşırdı. Sefere çıkar ve ticaretle uğraşırdı. Ekseri Şam’a giderdi. Bir gece seferde iken rüyasında; gökteki ayın ikiye bölünüp inip kucağına girdiğini, onları iki eliyle tutup kucakladığını sinesine bastırdığını gördü. Uyanınca, o zaman meşhur olan Yemliha adında biri vardı, hemen onun yanına gitti. Gördüğü rüyayı anlatıp tabirini yapmasını istedi. Rahip Yemliha rüyayı tabir etmeden önce şöyle konuştu:

PDF s. 18

“Sen nerelisin?” Ebu Bekir (r.a.); “Hicazdanım!” diye cevap verdi. Rahip; “Ne işle meşgul oluyorsun?” Ebu Bekir (r.a.); “Bezirgânım!” dedi. Rahip gülüp ona; “Ey Arap kardeşim! Bu rüyada senin için müjde vardır. Tabir etmemi istersen ücretini ver.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cebinden on iki dinar çıkarıp verdi. Bunun üzerine Rahip şöyle konuşmaya başladı: “Bilesin ki; gökteki ilk ay sana indi. Yakında ahir zaman peygamberi gelecek ve sen onun döneminde ve hayatında onun yardımcısı, ondan sonra da halifesi olacaksın. Ey Arap kardeşim! Ben sağ iken ona kavuşursan bana haber ver. Ben de gidip ona varıp, buluşayım. Eğer ben bu fâni dünyadan göçmüş olursam, ona önce selamımı söyleyip kavuşturasın. Ben onu kabul ediyor ve şimdiden dinine giriyorum. Ümmetinden oluyorum. Beni âhirette şefaatinden unutmasın.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rahip Yemliha’ya bakarak: “O zaman bana kendi el yazınla bir mektup ver” dedi. Bunun üzerine Rahip Yemliha on iki satır bir mektup yazıp, Ebu Bekir’e verdi. Mektubun içeriği şöyle idi; “Esselamu Aleyke Ya Muhammed bin Abdullah! El-Mekki, El-Medeni! İltihamı Salavatullahi Aleyke Vesselam. Hakikatte sen ahir zaman peygamberisin ve âlemlerin Rabbi’nin Rasulüsün. Bu mektubu Ebu Bekir bin Ebi Kuhafe ile sana gönderiyorum. Malum ola ki; ben sana şimdiden iman getirdim ve sana ümmet oldum. Ebu Bekir bana gördüğü rüyasını tabir ettirdi. O rüya delalet ediyor ki; Ebu Bekir senin yardımcın, daha sonra da Halifen olacaktır. Eğer ben sağ olup siz hazretlerine yetişirsem âhirette beni şefaatinden mahrum etme.” Tamamladığı mektubu Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e verdi, O da Rahibe şöyle söyledi: “Ey rüyamı tabir eden adam! Eğer rüyam tabir ettiğin gibi olur ve çıkarsa; yüz altın daha verip seni memnun edeceğim ve bu para sende emanet kalsın.” Ondan sonra Şam’dan hareket edip, Mekke’ye geldi. Bu olayın üzerinden on iki sene geçti. Zira Allahu Teâlâ, Muhammed (s.a.v.)’e “Vahiy” gönderdi. Bir gece Ebu Kubeys dağına çıkıp gece yarısında şöyle hitap etti; “Allah’ın davetine ‘La İlahe İllallah’ Allah’tan başka ilah yoktur, diyerek cevap veriniz.” Ebu Bekir (r.a.) sedir üstünde yatıyordu, bu sesi işitti;

PDF s. 19

“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden Rasulullah. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun Rasulüdür.” Yine aradan birkaç gün geçtikten sonra Mekke sokaklarında gezerken Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile karşılaşıp, buluştu. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz Ebu Bekir’e şöyle konuştu; “Ya Eba Bekir ne oldu da İslam’a geldin?” Ebu Bekir (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e şöyle cevap verdi; “Ya Muhammed! Peygamber isen gerekir ki bize mucize gösteresin. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir’in mübarek göğsüne o mübarek ellerini dayayıp şöyle bir sıkıştırıp dedi ki; “Sana ilk mucize yetmez mi? Bir rüya görüp Rahip Yemliha’ya tabir ettirdin, şimdiye kadar üzerinden on iki yıl geçti ve ona on iki dinar verdiğin ve yüz dinar daha vadettiğin, ondan mektup istediğin ve onunda sana on iki satır mektubu yazıp sana emanet verdiğini söyleyebilirim.” Doğrusu; bunları birer birer görüp mutlu olup ve mektupta yazılan şudur, diye tarif edip, söyleyerek Hz. Ebu Bekir’e istediği mucizeyi gösterdi. Bütün bunları işiten Hz. Ebu Bekir parmağını havaya kaldırıp; “Eşhedü enla ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah.” dedi. Peşi sıra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e; “Sen Hakk Peygambersin. Rahip Yemliha senden haber verdi.” dedi.

YEDİNCİ MENKIBE Huzeyfe b. El-Yemani rivayet eder ki. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sabah namazını kılıp, döndü. Hz. Ebu Bekir’i (r.a.) sordu, kimse cevap vermedi. Ayağa kalktı “Ebu Bekir nerede?” dedi. Arkadan bir ses geldi; “Buyur Ya Rasulallah” dedi. Efendimiz (s.a.v.) dediler ki; “Ya Ebu Bekir neredeydin? İlk rekâtta bana yetişemedin mi?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Evvelki safta seninle tekbir aldım. Siz Fatiha Sûresi’ni okurken abdestime vesvese geldi. Onun için abdest almak üzere dönüp mescid kapısına geldim. Ansızın bir ses işittim, ardıma baktım, gördüm ki altından bir kabın asılı olduğunu ve içinde su bulunduğunu gördüm. Bu su kardan beyaz, baldan tatlıydı. Üzerine bir mendil örtülmüş ve üzerinde “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah. Ebu Bekir-i Sıddık.” yazılıydı. Mendili alıp, önüme koydum, abdest alıp, mendili geri kabın üzeri-

PDF s. 20

ne koydum. Biraz sonra gördüm ki kap kaybolmuş. Ondan sonra gelip ilk rekâtta size yetiştim.” dedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu; “Sana müjdeler olsun ya Ebu Bekir! Ben namazda kıraatı tamam ettim. Diledim ki rükûa gideyim. Fakat dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince mendili alan Cebrail (a.s.)’dı. Mendili tutan Mikail (a.s.)’dı. Benim dizlerimi tutan da İsrafil (a.s.)’dı.

SEKİZİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Allahu Teâlâ’nın emriyle Mekke-i Mükerreme’den hicret etmek istedi. “Müslüman Mekkeliler arasından benimle bu yolda kim yoldaş olur ve can ile başından vazgeçer ve kıyar.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir öne çıkıp şöyle söyledi; “Anam, babam, malım, canım, servetim bütün yoluna feda olsun Ya Rasulallah. Bu şerefli hizmette ben kulunu kabul eyle” diye sığınıp huzur içinde ve saygılı olarak davranıp durdu. Fahr-i Âlem (s.a.v.) onun teklifini kabul edip, gece ile beraber ay ve yıldız gibi yolculuk yaptılar. Ebu Bekir-i Sıddık Rasulullah’ını sakınarak, koruyup, gâh ardına, gâh önüne, gâh sağına ve gâh soluna geçiyordu. Gâh ayak parmaklarının üzerine basardı ki; düşman bir ses duymasın. Bu esnada Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Ebu Bekir’e şöyle hitap ettiler: “Ya Eba Bekir sen ıstırap çekiyorsun. Yoksa kendi nefsin için mi korkuyorsun?” Hz. Ebu Bekir buyurdular ki; “Haşa! Ebu Bekir bu yolda kendi canını sakınıp kayırmaz. Lakin Ya Rasulallah! Mübarek bedenindeki bir kılına zarar gelmemesi için telaşlanıp, korkuyorum. Benim gibi bin bir kişinin başı düşsün. Ama sen İslam dininin mimarı Rasulullah (s.a.v.)’sin (Sana bir şey olmasın).” Bunu dinleyen Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir’e şöyle hitap etti; “La tahzen innallahe meana.” “Üzülme Ya Eba Bekir! Allahu Teâlâ bizimle beraberdir.” Daha sonra malum mağaraya geldiler. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Bir miktar sabredin. Önce mağaraya ben kulun gireyim. İçinde bize zarar verecek bir şey varsa eğer zararı Ebu Bekir’e olsun” deyince, Rasulullah (s.a.v.) izin verdi. Hz. Ebu Bekir mağara içine girince gördü ki; yılan, akrep vesaire zararlılarla dolu. Gerçi Hz. Ebu Bekir’i görünce, hepsi deliklerine kaçtılar. Hz. Ebu Bekir sırtından mübarek cübbesini çıkarıp, parçalara ayırarak, orada bulunan deliklerin hepsini bir bir tıkadı. Fakat bir delik açık kalıp cübbesinin parçalarından yetişmedi. O zaman ayağının tabanını o deliğe dayadı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedi ki;

PDF s. 21

“Şimdi izzet ve saadetle içeri buyurun” dedi. İki cihan Serveri “Bismillah” deyip, mağaraya içeri girdi. Sabaha kadar orada oturdular. Sabah oldu, Ebu Bekir’in mübarek cübbesini arkasında görmeyince, sebebini sordular. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) şöyle söyledi; “Yolunda cübbemi parçalara ayırıp akrep ve yılan deliklerine tıkayıp onlardan gelecek şerleri defetmeye çalıştım. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Ey Allah’ım! Ebu Bekri kıyamet günü benim derecemde, benimle beraber bulundur.”

DOKUZUNCU MENKIBE Nakledilir ki; bu esnada Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın mübarek şerefli yüzünde değişiklik görüp, durumu sordu. Ebu Bekir Hazretleri; “Ya Rasulallah! Hal, böyle böyledir. Mağarada olan delikleri bir bir tıkadım. Yalnız cübbemin parçaları bitti, bir deliği kapayamadım. O delik açık kalmasın diye ayak tabanımı dayadım. Birkaç defadır bir zararlı alttan ayağımı ısırıyor ve bana ıstırap veriyor. Ayağımı çekemiyorum. Korkarım yılan çıkar ve size zarar verir.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir’e; “Onu bırak çıksın” diye buyurdu. Hz. Ebu Bekir o saatte mübarek ayağını delikten çekti. İçerisinden yeriyle zehirli bir yılan yüzünü gösterip çıktı. Rasulullah Efendimiz hüzün ve gam içinde bulunuyordu. Yılana bakarak şöyle hitap etti; “Hayâsız yılan! Mağara arkadaşım ve sırdaşımı, Allahu Teâlâ’dan korkup utanmadan ve benden arlanmadan, hayâ etmeden zehrinle cefada bulundun ve pür melal ettin.” Bu hitap üzerine yılan cevaba teşebbüs etti ve o iki cihanın serveri ve Efendisi’ne (s.a.v.) şöyle konuştu; “Ey Rahman Allah’ın Habibi! İnsanların ve cinlerin peygamberi ve onların aşığı. Yalnız İnsanların değil belki hayvan zümresi, güzel kuşlar, yılanlar, karıncalar hepsi eşsiz ve benzersiz cemalinin delice sevenleri, hatta ben yaşlı kulun, birçok gözleri yaşlı, nemli, tam itaatkâr cinlerimizden, nice ululardan evsafı hamide ve seçkinler seni kucaklayıp o mübarek nurlu yüzünü görmeyi özlemiş ve hayran, baş ve gönülleri ağlayan olarak beklenmektedirler. Ben ise senin aşkından divane olmuşum. Mihnetle bu mağarada seni bekliyordum. Siz bu sofaya (yere) sefa getirdiniz. Gönüllerimizin kapısını açtınız. Sizin buraya geleceğinizi biliyordum. Nice zamanlar gelip geçti. Bu mağara benim için bir menzil ve mihnet yeri oldu. Gece ve gündüz derdime deva buluna diye her zaman yollarını gözlüyordum. Ta ki doğumun pak terin kokusunun gelmesi, içimdeki hasret yarasına merhem oldu. Bu

PDF s. 22

mağara karanlıktayken, sizin ve Sıddık’ın gelişiyle şenlenip, mesud oldu. Sabah sadık gibi zahir olup, akabinde devletimin güneşi doğdu. İmanı çok olan Sıddık’ın yine derde düştü. Ona binaen korkan ben yılan, sizden ayrılmaya dayanamayarak, zaruretle ayağını ısırdım ve bu küstahlık benden vaki oldu, deyip özrünü anlattı. O mübarek İki Âlemin efendisi, iki cihanın şefaatçisi yılanın özrünü kabul edip, küstahlığını bağışladı. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) yarasına mübarek tükürüğünü sürüp merhem etti. O saatte şifa buldu.

ONUNCU MENKIBE O mağarada uzun zaman kaldılar. Bir gün Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) vücudu ateşlendi ve hararet düştü. Hararet onu hasta etti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Ya Eba Bekir dışarı çık! Mağaranın önünden akan nehirden istediğin kadar kana kana iç.” Hz. Ebu Bekir verilen emir üzerine dışarı çıktılar. Bir de baktı ki bir ırmak akıyor. Kardan soğuk ve beyazdı. Baldan daha tatlı, miskten kokusu daha güzeldi. Sudan kana kana içip geri geldiği zaman Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) şöyle söyledi: “Ya Rasulallah bu ne ab-ı hayattır. Bu çok yüksek dağda akıyor. Emsalsiz bir hali var. İnsanlardan hiçbir fert bunu görmüş değildir.” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Ebu Bekir’e (r.a.) buyurdu ki; “Allahu Teâlâ cennet nehrine vekil olan meleğe emretti. O da Firdevs Cenneti’nden bir nehir yapıp mağaranın önünde akıttı. Ta ki; Ebu Bekir-i Sıddık ondan muradınca kana kana içsin.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu mübarek sözleri işitince çok mutlu oldu ve ağladı. Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) dedi ki: “Anam babam, sana feda olsun. Ebu Bekir’in Allahu Teâlâ katında bu kadar mertebesi var mıydı ki; Mekke Dağı’nda cennetten ırmaklar akıttı.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Evet! Ya Eba Bekir! Allahu Teâlâ’nın katında fazlasıyla kadrin, kıymetin vardır. Beni hak Peygamber olarak gönderen Allahu Teâlâ buyurdu ki; sana buğz eden kimseler yetmiş yıl kadar dahi ibadet etseler cennete giremezler.”

ON BİRİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ebu Bekir ile o mağaraya girdik. Üç gün üç gece orada kaldık. Ebu Bekir o mağaranın giriş kısmı olan saçağında bir kuş gördü. O tavan kısmında, o kuş, o günlerde yerinden hareket etmedi. Bir şey yemedi ve su dahi içmedi. Ebu Bekir bana dedi ki; “Ya Rasulallah

PDF s. 23

bu kuşa ben hayranım. Çünkü bu mağaraya geldiğimizden beri bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne bir şey yemedi. Allahu Teâlâ ise yüce kelamında buyurmuştur; “Yerde yürüyen hiçbir canlı kalmamak üzere rızıkları Allahu Teâlâ’nın üzerindedir.” Ben bu fikir üzereydim ki Cebrail (a.s.) nâzil oldu. Havada asılı durup şöyle söyledi: “Ya Muhammed! Allahu Teâlâ sana selam eder ve buyurur ki; Ebu Bekir’in hatırına geleni bilirim. O kuşa emrettim ki; Ebu Bekir ile konuşsun. Ebu Bekir’e söyle o kuş ile söyleşsin.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ebu Bekir’e Cebrail (a.s.)’ın sözünü haberini bildirdi. Ebu Bekir Hazretleri buna çok sevinip ileri atıldı ve kuşa şöyle dedi; “Ey mübarek kuş! Allahu Teâlâ Hazretlerinin izni şerifiyle benimle konuş ve söyle bakalım; yiyeceğin ve içeceğin nedir?” Bunu duyan kuş ağladı ve bir zaman kendinden geçip yere düştü. Bir müddet sonra ayılıp kalktı. Tebessüm ederek dedi ki; “Ey Eba Bekir! Bana bu konuda bir şey sorma. Bu bir sırdır. Allahu Teâlâ ile benim aramda olan sırrımızın arasına kimse girmesin. Ve istemem ki kimse buna vakıf ola. Bu sefer Hz. Ebu Bekir şöyle konuştu; “Ey mübarek kuş! Eğer bana söylemene izin verildiyse söyle “Bunun üzerine kuş; “Bilesin ki Hz. Âdem yaratılmazdan iki bin yıl önce Allahu Teâlâ beni halk eyledi. Yiyeceğim ve içeceğim iki kelime oldu. Aç olduğum zaman birisini söylerim doyar, tok olurum. Susuz olduğum zaman diğer birisini söyler susuzluğumu gideririm.” Hz. Ebu Bekir bu sefer şöyle konuştu; “Ey kuş o iki kelime nedir?” Kuş dile geldi ve tekrar konuşup şöyle söyledi; “O kelimenin biri şudur; aç olduğum zaman sana buğz edene lanet ederim, tok olurum. Susuz olduğum zaman sana muhabbet gösterene, adına istiğfar ederim, susuzluğum gider.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu sözleri işitince ağladı. Ümmetinden bazıları kötülük yapıp Hz. Ebu Bekir’e buğz edeceklerine üzüldü.

ON İKİNCİ MENKIBE Rivayet olunur ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz amcası Ebu Talib hakkında şu âyet-i kerime nâzil oldu: ٰ َ ّ‫اِنّ َ َك َل تَهْ د۪ ي مَ نْ اَحْ بَ بْ تَ وَ ٰلكِ ن‬ . ُۚ‫اللّ َ يَهْ د۪ ي مَ نْ يَشَ ٓاء‬ “Elbette sen sevdiklerini hidayete getiremezsin. Allah dilediğine hidayet verir.” (Kasas 56) Bu âyet nâzil olduğu zaman Ebu Bekir (r.a.)’de Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında bulunuyordu. Cebrail (a.s.)’dan bu âyet-i celileyi işitince, bir zaman kendinden geçti. (Bu da gösteriyor ki;) Hz. Ebu Bekir’den başka hiçbir kimse Cenâb-ı Hakk’ın “Vahyi” ni duymamıştır.

ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE Fahr-i Âlem Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Miraç Gecesi “kardeşim Cebrail’e sordum ki; Kıyamet Günü’nde ümmetimin hepsine sual olunacak mıdır? O da cevap verdi ve dedi ki; ümmetinin hepsine sorgu sual ve

PDF s. 24

cevap ile hesap vardır. Lakin Ebu Bekir’e yoktur. Ona kıyamet gününde “Yürü! Sen hesapsız cennete gir” denilecektir. O da diyecektir ki; “Ben cennete girmem. Ta ki; dünyada beni sevenler benimle beraber girmeyince!”

ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE İmam Fahreddin-i Razi der ki; iki cihanın Sultanı Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e bir gümüş yüzük hediye getirdiler. O da bu yüzüğü Hz. Ebu Bekir’e verdi ve dedi ki; “Var git, bu yüzüğü bir kuyumcuya ver. Hz. Ebu Bekir yüzüğü alıp, bir kuyumcuya gitti. Dedi ki; bu yüzüğün üzerine (La ilahe illallah Muhammedur Rasulullah) kelime-i tevhidini nakşeyle. Bunu Sultan-ı Enbiya emretmemişti; lakin Ebu Bekir (r.a.), layık görmediği için, Allahu Teâlâ’nın ismi şerifinden, Habibi Ekrem’in ismi şerifi ayrı olsun. Onun için kuyumcuya yüzüğün yapılmasını böyle umarlardı. Kuyumcu dahi bu emri şerifleri gereğince yüzüğün kaşı üzerine söylenenleri kazıp, tevhid yazılı yüzüğü eline alıp Fahri Kâinat Efendimiz’e iletti. O sırada Allahu Teâlâ azamet ve kibriyasıyla Cebrail (a.s.)’a emretti ki; “Ya Cebrail tecelli eyle Habibim Muhammed’in yüzüğüne “Ebu Bekir “adını yaz. Zira Ebu Bekir benim ismi şerifimden Habibim’in isminin ayrı olmasını istemedi. Cebrail (a.s.) derhal yetişip mübarek yüzük Ebu Bekir’in elindeyken, haberi olmadan yüzüğün üzerine Ebu Bekir ismi şerifini yazdı. Daha sonra Ebu Bekir Hazretleri o mübarek yüzüğü Sultan-ı Enbiya’ya teslim etti. Fahri Kâinat Hazretleri (s.a.v.) yüzüğün kaşına bakınca (La ilahe illallah Muhammedur Rasulullah Ebu Bekir Es-Sıddık) yazılı olduğunu gördü. Bunun üzerine tefekküre daldı. Bunun hikmeti nedir? Diye ondan sonra Ebu Bekir Hazretlerine (r.a.) sordu; “Ya Sıddık! Bu yüzüğün kaşında yalnız (La ilahe illallah) yazdır diye sipariş vermiştik. Sen fazla yazdırmışsın. Sebebi nedir? Ya sıddık!” Bu hitap karşısında hicabından mübarek başından ayağına varıncaya kadar terledi, cevap vermedi. Bu esnada Cebrail geldi ve şöyle söyledi; “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ Hazretleri sana selam eder ve şöyle buyuruyor; “Ebu Bekir’in kendi adının yüzüğün kaşına yazıldığından haberi yoktur. Ben yazdırdım. Habibim bunun için huzursuz olmasın. Zira Ebu Bekir’in eline yüzüğü verdiğin vakit yalnız (La ilahe illallah) yazdırılmasını istemiştin. Ebu Bekir benim ismi şerifimden habibimin İsm-i Şerifi’nin ayrı olmasını layık görmedi. Senin ismini kendiliğinden kuyumcuya yazdırdı. Çünkü Ebu Bekir senin adını benim adımdan ayırmadı. Ben dahi adı ayrı bulunmasın. Onun için Cebrail’e emredip, gönderdim, senin adın yanına Ebu Bekir’in adını yazdı. Şimdi eğer akıllıysan Ebu Bekir’in dergâhı izzette ne denli mertebesi olduğunu bundan anlayarak özellikle hakkında bunca Ayet-i Kerime nâzil olmuş ve Hadis-i Şerif rivayet olunmuştur.”

ON BEŞİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; Arasat meydanında Allahu Teâlâ’nın emriyle sarı yakuttan bir taht cennetten mahşer yerine (uzunluğu yirmi mil kadar) getirir-

PDF s. 25

ler. Ondan sonra o tahtın sağ yanına bir altın taht daha koyarlar. (Bunun da uzunluğu o kadar). Daha sonra sol yanına ak gümüşten bir taht dahi koyarlar (Bunun da uzunluğu aynı) Sarı yakut taht üzerine Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) oturur. Sağ tarafında olan altın taht üzerine güzel bir melek oturur. Daha sonra sağ tarafında duran melek ayak üzere durur yüksek bir sesle şöyle nida eder. “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Bilin ki! Cennet hazinedarı “Rıdvan” benim. Allahu Teâlâ bana emretti ki; “Ya Rıdvan! Cennet kapılarının anahtarını Habibim Muhammed’e (s.a.v.) götür. Benim selamımı eriştir. Her kimden habibim razıdır hesapsız ve azapsız, cennete alıp git” dedi. Ben dahi cennetin anahtarlarını alıp, Habib-i Ekrem’e getirdim. Allahu Teâlâ’nın emri şerifi gereğince ahvali arz ettim.” Bunun üzerine Server-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Anahtarları Ebu Bekir’e götür. Zira ben ümmetin günahkârlarının şefaatiyle ilgileniyor ve bekliyorum. Bu hizmeti Ebu Bekir görsün.” Bunun üzerine Rıdvan şöyle diyor; “Bilmiş olasınız ki Ebu Bekir’e cennetin anahtarlarını teslim ettim, emrine amade oldum. Her kimden ki Ebu Bekir razıdır, cennete alıp götürürdüm. Kimden ki hoşnut değildir, onu cennete koymam.” Ondan sonra sol tarafta gümüş taht üzerine oturan melek de ayak üstünde durur ve şöyle nida eder; “Cehennem hazinedarı Malik benim. Allahu Teâlâ bana şöyle hitap etti: Cehennem kapılarının anahtarlarını Habibime (s.a.v.) götür. Benden selam eyle. Her kimden ki Habibim hoşnut değildir, alıp cehenneme gidesin. Ben de cehennem anahtarlarını alıp Sultan-ı Enbiya’ya getirdim. Allahu Teâlâ Hazretlerinin emri şerifi üzere durumu bildirdim. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz Malik’e buyurdu ki; Asi ümmetin ahvaliyle mukayyedim. Benim elim o anahtarlara değmesin. Hemen anahtarları Hz. Ebu Bekir’e teslim et. Bu hizmeti onlar görsünler. Biliniz ki cehennem anahtarlarının Hz. Ebu Bekir’e teslim ettiğim emri şeriflerine itaat ediyor ve boyun eğiyorum. Ebu Bekir her kimden razı ve memnun değildir sualsiz ve hesapsız cehenneme Allah’ın emriyle alıp giderim.”

ON ALTINCI MENKIBE Bir gün; Hz. Ebu Bekir (r.a.) Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda ve yanında saadetle otururken bir bedbaht ve edepsiz birisi adilik yapıp Ebu Bekir Hazretlerine dil uzattı. Yakışıksız ve uygun olmayan sözler sarf etti. Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) bu edepsiz adamın söyledikleri karşısında hiçbir şey konuşmuyor, bazen tebessüm ediyordu. Hz. Ebu Bekir de (r.a.) o bedbaht ve edepsiz adamın edepsizliği haddi aştığı halde pek ses çıkarmadıysa da birden gazaba geldi, o bedbahta birkaç söz söyledi. Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) yerinden kalkıp gitti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Sultan-ı Enbiya’nın ardına düşüp yetişerek dedi ki; “Ya Rasulallah! Niçin o edepsiz bana hakaret ederken bir şey söylemediniz. Ben ona bir şeyler söyleyince, kalkıp yürüdünüz. Bunun hikmeti nedir?” Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu;

PDF s. 26

“Ey Eba Bekir! O hayâsız sana dil uzattığı zaman bu edepsiz ve hayasızı kovmak üzere Cenâb-ı Hakk bir melek göndermişti. Sen gazapla söze başlayınca melek gidip yerine Şeytan’ül la’ne geldi. Ben de o melunun olduğu yerde duramayıp yerimden kalkıp yürüdüm.” Bu hadiseden sonra Hz. Ebu Bekir ağzına birkaç ufak taş koydu. Zamansız ve boş konuşmamak için bu tür bir yola müracaat etmişti. Onun için bu olaydan sonra kendine düzenli olduğu halde daha da bir düzen vererek konuşmadı. Yalnız taatte, ibadette, zikirde, Hakkı fikirde taşları çıkarır, işi bitirdikten sonra tekrar mübarek ağzına koyardı. Dünya kelamı, hayır, şer konuşmazdı. Eğer zaruret hasıl olursa konuşurdu. Yoksa gece ve gündüz, taat, tesbihat ve tehlilde bulunurdu.

ON YEDİNCİ MENKIBE Bir gün iki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) Hz. Aişe annemizin (r.anha) menziline saadetle girdi. Ona dedi ki; “Ey Aişe! Hiç yiyeceğinden bir şeyin var mıdır?” Hz. Aişe latifeyle Efendimiz (s.a.v.)’e şöyle cevap verdi; “Ey Sultanım bu gece yattığımız yerde niçin tedarik yapmadılar?” Fahri Kâinat’ın (s.a.v.) mübarek hatırlarına bu konuşma hoş gelmedi, huzursuz bir şekilde kapıya doğru yöneldiler. Hz. Aişe (r.anha) koşup eteğine yapıştı. Ellerini oğuşturup küstahlığından dolayı özür dilemeye çalıştı. Sultan-ı Enbiya mübarek eteğini çekip dışarı çıktı. Hz. Aişe validemiz Fahr-i Âlem’in (s.a.v.) incindiğini anladı. Hemen başını secdeye koyup, Allahu Teâlâ’ya yalvarıp, niyazda bulundu ve şöyle söyledi; “Ey İzzet sahibi Rabbim benim kurtarıcım sensin! Senden gayri benim halime acıyacak ve yardım edecek kimse yoktur!”Peşi sıra ağlamaya başladı. Allahu Teâlâ Hazretleri kemali lütfuyla ve sonsuz ihsanından rahmet damlaları akıtarak Hz. Aişe Validemiz’in duasını kabul etti. Cebrail (a.s.)’ı Habib-i Ekrem Hazretlerine (s.a.v.) gönderdi. Sultan-ı Enbiya bir ayağını mescidin içine koyup öbür ayağını koymadan Cebrail (a.s.) yetişti ve dedi ki; “Ya Muhammed! Mescide girmene müsaade yoktur.” Fahri Kâinat Hazretleri Cebrail’e dedi ki; “Ey kardeşim Cebrail! Sebebi nedir?” Cebrail cevap verdi: “Aişe’nin gözleri ırmak gibi yaşlar akıtıyor. Allahu Teâlâ der ki; “Gidip Aişe’nin gönlünü alasın, teselli edesin.” Efendimiz (s.a.v.) saadetle Hz. Aişe’nin menziline gitti. Hz. Aişe karşı çıkıp, Kâinatın Sultanı’nın (s.a.v.) mübarek ayak bastığı yerlere yüz sürüp yaptığı küstahlıktan dolayı özür diledi. Efendimiz Aişe anamızı affettiler. Allahu Teâlâ Cebrail’e emretti ki; “Habibimle Aişe’yi biz barıştırdık, onlara bir de ikramda bulunalım. Git cennet nimetlerinden al, onların önlerine getir.” Cebrail (a.s.) hemen harekete geçip cennete gidip çeşitli nimetler getirip önlerine koydu. Cebrail’in cennetten getirdiği nimetlerden alan Hz. Aişe bir lokma Sultan-ı Enbiya’nın ağzına koydu; bir lokma kendi ağzına koyup yedi. İki lokma kalınca Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Şu iki lokma da baban Ebu Bekir’e kalsın “buyurdu. Zira Sultan-ı

PDF s. 27

Enbiya’nın Ebu Bekir’e evvelden beri muhabbeti vardı. Bir lokmayı onsuz yemezdi. Bu esnada kapı çalındı. Efendimiz (s.a.v.) dedi ki; “Ya Aişe! Kapıya gelen Ebu Bekir’dir. İçeri buyursun. Ebu Bekir (r.a.) içeri girdi. Habib-i Ekrem Hazretlerinin huzuruna gelip yüz sürdü. Efendimiz dedi ki; “Ya Sıddık-ı Ebu Bekir! Bu iki lokma cennet yiyeceklerindendir. Size de hisse koyduk. Hz. Ebu Bekir bu iki lokmayı eline alıp yarısını Rasulullah’a (s.a.v.), yarısını Aişe annemize verdi. Sultan-ı Enbiya buyurdular ki; “Niçin bu iki lokmayı kendin yemedin bize ikram ettin?” Hz. Ebu Bekir şöyle cevap verdi; “Ya Habiballah! Sizin yediğiniz bana haberlidir. Bin mertebe kendim yemektense, bu nimetleri sizin yemeniz daha hayırlıdır.” Fahr-i Âlem Hazretleri (s.a.v.)’ne Hz. Ebu Bekir’in çok büyük muhabbeti vardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dahi o kadar Ebu Bekir’i çok severdi ki; Cennet nimetlerini yalnız yemeden, Ebu Bekir’e hisse ayırıyordu. Onsuz yemek yiyemiyordu. Her ne vakit Kâinat’ın Sultanı (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir ile buluşsa, isteksizlikleri dahi olsa onu yanına alır ve konuşurlardı. Her ne müşavere yapılsa, Server-i Enbiya Hz. Ebu Bekir ile yapardı. Hiçbir zaman Ebu Bekir’den huzursuz olmayıp incinmesi vaki olmamıştır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) daima Kâinatın Sultanı’nın emrine bağlı ve itaatkârdı. Hiçbir zaman da hilafında olmaya kastetmemiştir. Belki mübarek hatırlarına bile gelmemiştir.

ON SEKİZİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Allahu Teâlâ yerleri ve gökleri Arşı Azam ile Kürsü’yü, Levh-i Kalemi, Cennet’i, Cehennem’i, insanları ve cinleri halk etmeden önce, benim ruhum ile Ebu Bekir’in ruhunu güvercin suretinde halk edip, aşk meydanında uçurun diye emretti. İlk önce önde uçanınız “Muhammed”, onu takip eden Ebu Bekir olsun. İkimiz uçtuk. Ben Ebu Bekir’den şehadet parmak ile yanında olan orta parmak arası ancak ileri fark atabildim. Hz. Ebu Bekir bu izzet ve şerefi hep, Habibullah hürmetine bulmuştur. Zira halis ve muhlis dostu ve mağara arkadaşıydı.”

ON DOKUZUNCU MENKIBE “İrşâd-ı Sıddık” kitabının yazarı ve sahibi şöyle anlatır: Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ebu Bekir’in imânı, saîr halkın imânıyla ölçülse, Ebu Bekir’in imânı daha üstün gelir.” Bir rivayette de buyurmuştur ki; “Rüyamda gördüm ki; Kıyamet kopmuş. Mahşer kurulmuş, mizan (terazi) konulmuş halkın imânı ölçülüyordu. Ebu Bekir’in imânı bütün ümmetin imânına daha üstün geldi.”

PDF s. 28

YİRMİNCİ MENKIBE Yine aynı kitapta kayıtlıdır ki; Enes b. Malik (r.a.) rivayet eder ki; “Bir gün gördüm ki Server-i Enbiya (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir ile musafaha edip şöyle buyurdu; “Sana müjdeler olsun Ya Eba Bekir! Allahu Teâlâ bütün insanlara umumi, size özel olarak tecelli edecektir.” Yine nakledilir ki; Hz. Ebu Bekir (r.a.) rivayet etmişlerdir ki; Cahiliyye Devri’nde bir gün bir ulu ağacın altında otururken bir dal başıma eğildi ve anda bir ses geldi: “Yakın zamanda Kâbe-i Şerif’te Hâşimoğulları’ndan, Abdulmüttalib neslinden (Muhammed) isimli bir peygamber gelecektir. Böyle Azimüşşan Peygamber cihana gelmemiştir, ne de gelecektir. Enbiyaların sonuncusudur. Sen herkesten önce dinine gireceksin. Ona senden dostluk olacaktır, sen de onun dostu olacaksın ve senden daha yakın kimse olmayacaktır.” Ben de o zaman ağaca dedim ki; “O peygamber zuhur ettiği vakit, bana haber verirsin “O ağaç ile sözleştik. Zamanı geldi Fahr-i Âlem (s.a.v.)’ne Peygamberlik verildi. Ve o ağaçtan bir ses geldi: “Ey Ebu Kuhafeoğlu Ebu Bekir! Sana haber vereyim! O peygamber zuhur etti. Katına varmaya hazır ol. Öncelikle onunla mülakat et, dinine gir. Senden önce O’nun dinine kimse girmeyecektir.” Bir müddet sonra sabah oldu. Bu sevinçle kalkıp Fahr-i Âlem Hazretlerinin hanelerine yüz sürmek niyetiyle giderken Sultan-ı Enbiya’ya (s.a.v.) rast geldim.” (Geri kalan kısmını geride anlatmıştık.)

YİRMİ BİRİNCİ MENKIBE Bir gün Server-i Enbiya (s.a.v.) mescitte oturuyordu. O sırada Cebrail (a.s.) geldi. İkisi aralarında söyleşmeye başladılar. Ashab, mescide gelip Rasulullah (s.a.v.) Efendimizi meşgul gördüler. Anladılar ki; Cebrail (a.s.) ile söyleşiyor. Sükût edip, oturdular. Ansızın Hz. Ali yerine geçip oturdu. Ondan sonra Hz. Osman geldi ve selâm verip yerine oturdu. Ondan sonra Hz. Ebu Bekir geldi ve selâm verdi. Cebrail (a.s.) ayağa kalktı. Daha sonra Sultan-ı Enbiya Hazretleri (s.a.v.) dahi ayağa kalktı. Ashab, Server-i Kâinat’ın ayak üzere kalktığını görünce hepsi ayağa kalktılar, bu duruma hayret ettiler. Zira Fahr-i Âlem Ashab-ı Güzin’den kimseye ayak üzere kalkmamıştır. Daha sonra bu hususu Rasulullah (s.a.v)’den sual ettiler. O da buyurdu ki; “Ebu Bekir mescide girdi ve selâm verdi Cebrail (a.s.) ayağa kalktı. Ebu Bekir’e tazim için, ben dahi ayağa kalktım. Sonra Cebrail’e durumu sorunca Ebu Bekir’e niçin tazimde bulundunuz? Bunun üzerine, Cebrail (a.s.) şöyle dediler; “Ebu Bekir’e tazimde bulunmak bana vacibtir. Zira O benim şeyhimdir.” Bu sefer ben tekrar konuştum ve dedim ki; “Ne surette şeyhindir?” Cebrail (a.s.) cevap verdi; “Ya Muhammed! Zamanında Allahu Teâlâ Âdem’i yarattı! Meleklere emretti, Âdem’e secde ediniz. Benim hatırıma geldi ki; Secde

PDF s. 29

etmeyeyim. Zira ben ondan üstünüm O balçıktan yaratıldı. Bunun üzerine karar verdim niyet ettim. O zaman Ebu Bekir’in ruhu Arş altında nurdan bir kubbe içindeydi. Kubbenin kapısı açılıp, Ebu Bekir’in ruhu çıkıp bana seslendi. “Ya Cebrail secde et. Sakın muhalefet etme” deyip üç kere sözü tekrarladı ve arkama üç kere eliyle vurdu. O zaman kalbimden kibir enaniyet ve inat gidip Âdem’e secde ettim. Bendeki kibir enaniyet ve inat iblise intikal etti, Âdem’e secde etmedi. Huzurdan kovuldu ve melun durumuna düştü. Bana ise daimî saadet hâsıl oldu. Ya Muhammed! Bunun içi Ebu Bekir bana şeyh olmuştur.”

YİRMİ İKİNCİ MENKIBE Bir gün Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şerefli huzurlarında Cebrail (a.s.) bir yanında oturuyordu. Sultan-ı Enbiya Cebrail (a.s.) geldiği zaman bütün seçkin ashab (r.anhüm) ayak üzere duruyorlardı. Yalnız Hz. Ebu Bekir oturuyordu. Rasulullah (s.a.v.) istiğfardayken Cebrail (a.s.) ile Hz. Ebu Bekir işaretleşip yer yer birbirlerine bir miktar tebessüm ettiler. Fahr-i Âlem Hazretleri Cebrail’in Hz. Ebu Bekir ile işaretleştiğini görüp doğrulayıp dedi ki; “Ya Kardeşim Cebrail! Ebu Bekir ile olan muamelenize sebep nedir? Cebrail dedi ki; “Ya Rasulallah! Bir şey yoktur.” Fahri Hazretleri dedi ki; Her bir halin sebebini bildir. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) dedi ki; “Allahu Teâlâ yeri, göğü, arşı ve kürsü ile Cennet ve Cehennem’i yaratmazdan önce (Cebrail) namında yetmiş bin melek halketmişti. Allahu Teâlâ bunlara sual eyledi ki; “Siz kimsiniz, ben kimim?” Bunlar cevap vermedikleri için, hepsini helak etti. Sonra beni halk edip, bana dahi sordu ki; ben de cevap veremedim. Ben kulunu helak etmek üzereyken Hz. Ebu Bekir’in ruhu yanıma gelip, bana öğrettiği cevabı ver ve de ki; “Sen Hâliksin, ben senin zayıf bir mahlûkunum. Ya Rasulallah Allah hakkı için O’ndan gayri Allah yoktur, ben Hz. Ebu Bekir’in azadlısıyım.”

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Ebu Bekir (r.a.) İslam dinine gelip girdiği zaman, Allahu Teâlâ aşkına ve Habibullah aşkına seksen bin altın fukaraya sadaka verdi. Kırk bin altını gizli dağıttı. Kırk bin altını aşikâre dağıttı. Bu durum şöyle oldu; Asla giyeceği ve duracak bir evi kalmadı. Hangi namaz vakti gelse bir keçi kılından eski bir elbise giyip namaz kılardı. Namazdan sonra beline kadar tandıra girerdi. Mübarek göğsüne varınca o keçi kılı elbiseyi saadethanelerinde arkasına alıp namaz eda eylerdi. Bu hal üzere üç gün evinde oturup, Habibullah Hazretlerinin saadetli huzurlarına varamadılar. Dördüncü gün olunca Fahr-i Kâinat (s.a.v.) sabah namazını kıldıktan sonra mübarek arkasını mihraba verip Ashabı Kiram Hazretlerine bakarak şöyle buyurdular; “Üç gündür Ebu Bekir’i Sıddık mescide gelmedi. Acaba mübarek hatırları nasıldır? Varalım mübarek hatırını soralım” derken derhal Cebrail (a.s.) geldi. Mübarek arkasına bir siyah keçi kılından elbise girmiş vaziyetteydi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Cebrail’i

PDF s. 30

bu halde görünce mübarek rengi değişti. Hemen bu durumu şöyle sual etti; “Ya kardeşim Cebrail bu hal ne haldir?” Cebrail (a.s.) cevap verdi; “Ya Rasulallah durum şöyledir; malumatınız olsun. Yedi kat gökte arşta ve kürsüde olan bütün melekler ve büyük melekler böyle kıldan elbiseler giydiler.” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.); “Ya kardeşim aslı nedir? Bana bildiriniz.” deyince; Cebrail dedi ki, “Ebu Bekir Allahu Teâlâ’nın aşkına ve senin dinin İslam uğruna seksen bin altın sadaka verdi. Giyecek esvabı kalmamakla, onun için üç gündür mescide gelemedi. Namazlarını evinde kıldı. Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ sana selam eder ve buyurur ki; Ebu Bekir’e esvap göndersin.” Fahr-i Âlem (s.a.v.) Ashab-ı Güzîn’e bakarak dedi ki; “Her kimin bir artık kaftanı varsa Ebu Bekir’e versin. Ben kefil olayım ki; Allahu Teâlâ karşılığında nice nice sevaplar ve dereceler vere. Benimle Firdevs-i Âlâ’da komşu ola “Bütün ashab aradılar taradılar hiç birisinde bir fazla giyecek bulunmadı. Neticede bulamayınca sahabeye varıp sonunda bir kişide bir hırka buldular ve Hz. Ebu Bekir’e yolladılar. Hz. Ebu Bekir o sahabeye dualar etti. O elbiseyi giyip Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek huzurlarına gelmeden Cebrail (a.s.) yetişti ve dedi ki; “Ya Muhammed! Allahu Teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki, bütün ashab ile Ebu Bekir’i karşılamaya çıksın, tazim ve tekrim ile karşılasın.” Ondan sonra Server-i Enbiya, Hz. Ebu Bekir’e karşı çıkıp, karşılayarak kucakladı. Cenâb-ı Allah’a yönelip dua etti. Bundan bütün ashab Hz. Ebu Bekir ile musafaha edip, canü dilden ve gönülden Ebu Bekir’e duada bulundular. (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim).

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Bundan sonra ziyade eylemişler ki; tekrar Cebrail (a.s.) dedi ki; “Ya Muhammed! Allahu Teâlâ sana selâm eder. Buyururlar ki; Ebu Bekir kuluma benden selam eyle. Bu fakirliği ile benden razı mıdır?” Rasulullah (s.a.v.) Ebu Bekir (r.a.) hazretlerine kadir sahibi olduklarını haber verdiler. Ebu Bekir (r.a.) ağlamaya başladı ve sonra şöyle dedi; “Ebu Bekir kimdir ki; Rabbinden razı olmasın? Ben O, âlemleri terbiye eden Hâlikım Halîl’den razıyım, razıyım, razıyım...” dedi.

YİRMİ BEŞİNCİ MENKIBE “Kitabü’l Mesbah” isimli eserde şöyle ibareler yazılıdır; Hz. Ömer (r.a.) der ki; “Bir gün Rasulullah (s.a.v.) darlık çektiğimiz bir sırada (sadaka verin diye emrettiler). Ben o anda bolluk ve genişlik içindeydim. Gönlümden şöyle geçirmeye başladım; (Her zaman kardeşim Ebu Bekir sadaka hususunda, hepimizden önce davranır ve fazlasını verirdi. Bu defa ben ondan fazla vereyim.) Eldeki malımın, varımın yoğumun yarısını getirdim. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Ya Ömer! Evdeki

PDF s. 31

çocuklarına ne alıkoydun?” Ben de dedim ki; “Ya Rasulallah! Yarısı alıkoydum “Bu esnada Ebu Bekir bütün malını getirdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ebu Bekir’e sordu; “Sen evine ve çocuklarına ne bıraktın?” O da dedi ki; “Ehlime Allah ve Rasulünü alıkoydum.” deyince, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “İkiniz arasında fark, cevabınız arasında olan fark gibidir.” Bundan sonra hiçbir şeyde Ebu Bekir’den ileri gitmeyi, öne geçmeyi düşünmedim ve ümit etmedim hatta ümidimi kestim. Rivayet edilir ki o zamanda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sadaka vermeyi emretti, Hz. Ebu Bekir (r.a.) bütün malını ve esvabını sadaka verip bir hırka giydi. O zaman Cebrail (a.s.) nâzil olup, Server-i Enbiya’ya hırka giyinmiş olarak göründü. (Bazı rivayette de anlatılır ki; Bir gün Hz. Ebu Bekir’in şerefli huzurlarına bir dilenci gelip, bana Allah rızası için bir şey verin O da verecek bir şey bulamayıp üstündeki hırkayı kapı arkasından dilenciye verdi. Kendi ise eskimiş bir şalı üstüne alıp, ibadetle meşgul olmaya başladı. Ansızın ilâhi emir meleği Cebrail (a.s.) onun giydiği heyet üzere bir şala bürünüp Habibullah’ın (s.a.v.) huzuruna geldi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle söyledi; “Ey kardeşim! Bu ne haldir? Seni he zaman bu şekilde görüş değilim. Cebrail (a.s.) şöyle cevap verdiler; “Ya Muhammed! Ben bu şekle girdiğimi acayibleme. Zira Allahu Teâlâ bütün gün meleklerine bu surete girmeyi emretmiştir. Hala daha Hz. Ebu Bekir bu halde ve heyettedir.)

YİRMİ ALTINCI MENKIBE Hz. Ebu Bekir ile Ebu’l Derda (r.anhuma) beraber giderlerken bir dar yola geldiler. Ebu’l Derda Hazretleri önde, Hz. Ebu Bekir Hazretleri arkada yürüyorlardı. Ansızın karşıdan Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ayın on dördü gibi göründü ve gördü ki Ebu’l Derda Hz. Ebu Bekir’in önüne geçmiş. Fahri Kâinat Efendimiz huzursuz olup, Ebu’l Derda’ya bakıp şöyle hitap ettiler; “Ya Eba Derda! Niçin Ebu Bekir’in önünde yürüyorsun? Bilmez misin ki Ebu Bekir senden uludur. Bu takdirde; kendin, ulu olan kimsenin önünde yürümekle terki edep bir iş yaptın.” deyince Hz. Ebu’l Derda gibi sevinçli bir kişi, suçunu anlayıp, tevbe istiğfar etti. (Şimdi Ey Müminler! Hz. Ebu’l Derda gibi zât bir an Hz. Ebu Bekir’i geçmekle, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz huzursuz oldu. Düşünün nerede kaldı ki; kötü, yanlış ve aykırı itikad üzere olanın neuzubillah hali nice olur.)

YİRMİ YEDİNCİ MENKIBE Bir gün Ashab-ı Güzin (r.anhüm), Fahri Kâinat’ın (s.a.v.) mübarek huzurlarına varıp, Hz. Ebu Bekir’den dolayı şikayette bulundular ve şöyle dediler: “Ya Rasulallah! Hz. Ebu Bekir bir odanın içine girip, ciğer kebabı yapıp kendisi yiyor. Kokusunu duyuyoruz. Lakin bizi davet etmiyor.”

PDF s. 32

Bunun üzerine Sultan-ı Enbiya (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Bu işi hangi yerde yapıyor. Böyle yaptığı zaman gelip bana haber veriniz. Birlikte gidelim.” Bir gün yine bu sahabiler Hz. Ebu Bekir bir odaya girip kebap yiyor dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz derhal kalkıp Hz. Ebu Bekir’in olduğu odaya gitti. İçeri girdiği zaman gördü ki; ne ateş var ne kebap. Ondan sonra durumu Hz. Ebu Bekir’e sual etti ve dedi ki; “Ya Ebu Bekir! Yalnız başına ciğer kebabı yiyormuşsun? Bu yaptığın reva mıdır?” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir dedi ki; “Ya Rasulallah! Haşa, ben ciğer kebabı yalnız yiyeyim mümkün mü? Lâkin pişen kendi ciğerimdir.” İnsanların en hayırlısı olan Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Buna sebep nedir” diye sual etti. Hz. Ebu Bekir de şöyle cevap verdi; “Ya Habiballah! Her zaman hatırıma gelirdi ki; Allahu Teâlâ bana İslam dinini nasip eyledi. Habibi’nin dostlarından yaptı. Özellikle bütün ashab içinde büyük bir şöhret buldum. Arasat günü acaba benim halim nasıl olur. Allahu Teâlâ’nın huzurunda bu iltifatı ve riayeti tekrar noksansız bulabilir miyim diye korkudan ciğerim kebap gibi piştiğinin sebebi budur.” Hemen o saatte Cebrail (a.s.) nâzil oldu. Hz. Ebu Bekir’in hakkında çeşitli âyetler getirdi. Bundan sonra Ashab-ı Güzin’in arasında Hz. Ebu Bekir’e muhabbetleri daha da arttı. Bir iken bin kat daha fazla oldu.

YİRMİ SEKİZİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bunlara daha fazla konuşmayıp Hz. Bilâl’e emretti ki git var, Ebu Bekir’i buraya davet et. Emri alan duyan ve itaat eden Hz. Bilâl hemen Hz. Ebu Bekir’in kapısına gitti. Kapıyı çaldı ve dedi ki; “Ey Eba Bekir! Efendimiz (s.a.v.) yanlarına gelmenizi istirham ettiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) yerinden kalkıp Server-i Kâinatın bulunduğu tarafa yöneldi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, ayağı kalkıp onu karşıladı ve yanına oturttu. Daha sonra ona dedi ki; “Şu ana kadar hangi amel üzere bulunuyordun?” Hz. Ebu Bekir cevap verdi; “Ya Habiballah! Hatırıma şu geldi ki; Allahu Teâlâ iki yer halk etti. Birinin adı “Cennet” diğerinin adı “Cehennem.” Elbette ki takdir O’nundur. İkisini de doldurmak birisini suçlu ve azgınlara ayırmak birini salih kulları ile doldurmak niyetindedir. Ya Rasulallah! Dedim ki Ya İzzet sahibi Rabbim! Ve Ekremel Ekremin veya Erhamurrahimin! Bu zayıf kulunu öyle büyük eyleyip cehenneme koy ki; benim cismim ile

PDF s. 33

cehennem dolsun. Emrinde yerini bulsun. Hem bütün âlem cehennem korkusundan halas olsunlar.” Bundan sonra Ashab-ı Güzin Hz. Ebu Bekir’in bu güzel duasını beğenip, hayır dualarda bulundular. (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmain)

YİRMİ DOKUZUNCU MENKIBE Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhuma) ile bir husus için birbirleriyle münazaa eylediler. Hatta Hz. Ebu Bekir biraz huzursuz oldu. Hz. Ömer’e gazapla konuştu. Biraz durduktan sonra Hz. Ebu Bekir pişman olup, Hz. Ömer’e yalvarıp evlerine gitti. Hz. Ebu Bekir anladı ki; Hz. Ömer kendisini affetmedi. Bu gam ile Habibullah’ın (s.a.v.) huzuruna vardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ebu Bekir’in yüzünün renginin kaçtığını gördü. Mübarek yüzünde üzgünlük vardı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir’e sualde bulundular ve dediler ki; “Ya Sıddık! Sana ne oldu ki; böyle gamlara batmış bir haldesin?” Hz. Ebu Bekir’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve dedi ki; “Ya Rasulallah! Bir husus için Hz. Ömer ile münazaa edip, biraz gazapla konuştuğum için hatırı kırıldı. Daha sonra suçumu anlayıp, af diledim kabul etmedi. Ya Rasulullah! Huzurunuza geldim. Benim halim nasıl olur? Mahşer Günü’nde eğer Ömer yakama yapışırsa, bana inayet eyle! Halime merhamet et!” deyip ağladı. Hz. Fahr-i Âlem (s.a.v.) üç kere duada bulundu ki; “Ey İzzetli Rabbim! Hz. Ebu Bekir’in bütün günahlarını affeyle! Ömer’inkini de.” Meğer Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ebu Bekir’in ricasını kabul etmediğine pişman olup, Hz. Ebu Bekir’in evinin kapısına gidip, kapıyı çalıp Hz. Ebu Bekir’i sordu. Evdekiler ona Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek hanesine gittiğini söylediler. Hz. Ömer dahi varıp, Hz. Fahr-i Âlemi Server-i Kâinat (s.a.v.)’in evine gidip, huzuru şeriflerine yüz sürdüler. Baktılar ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) bir tarafında Ebu Bekir oturuyor, diğer yanında Hz. Ebu’l Derda oturuyor. Hz. Ömer’i huzurunda bulan Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri beni sizlere peygamber gönderdi. Hepiniz yalanladınız. Ama Ebu Bekir tasdik etti. Canı, başı, malı, sahip oldukları ve ailesiyle, çoluk çocuğuyla bana yardımcı oldu. Hiçbir zaman benden ayrılmadı. Hakkıyla benim uğrumda ve yolumda can u gönülden ayaklanıp, bir an uzak kalmadı. Ebu Bekir’i niçin rahatsız, huzursuz ediyorsunuz? Kadrini, kıymetini bilmiyorsunuz. Bilmez misiniz ki Hz. Ebu Bekir’e olan riayet ve hürmet bize yapılmıştır. Onun hatırını gözetmek, bizim hatırımızı gözetmek gibidir.” Hz. Ömer (r.a.) bu azarlayıcı kelamı duyunca, yerinden kalkıp Hz. Ebu Bekir’e doğru yürüdü. Hz. Ebu Bekir de ayağı kalkıp, onu karşılayarak birbiriyle iki kardeş öpüştüler, kucaklaştılar, birbirlerinden özür dilediler.

PDF s. 34

OTUZUNCU MENKIBE “Şeyh Ebu’l Ferec El-Cevheri” Hasan Basri’den rivayet eder. O dahi İmam Hasan bin Ali’den (r.a.) rivayet eder; Hz. Ali (r.a.) bir gün hutbe okuyup halkı gazâ ve cihada davet etti. Bir şahıs ayak üzere gelip şöyle konuştu; “Ya İmam! Bana Allah yolunda cihadın ve gazânın sevabından haber ver.” Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile gazâya gidiyorduk. Senin bana sorduğun gibi, ben de soruyu Zât-ı mübareklerine sual ettim. Dedim ki; Ya Rasulallah! Bize gazâ ve cihadın sevabından haber ver. Server-i Kâinat şöyle buyurdular; “Herhangi bir kavim gazâ niyeti eylese Allahu Teâlâ cehennemden kurtuluşuna berat eder ve yazar. (Ve her kaç sefere hazırlansa Allahu Teâlâ onlarla Melaikeye öğünüp der ki; benim kullarımı görün! Benim yolumda gazâya hazırlanıyorlar.) Herhangi bir ehline ve evladına veda etse evi duvarları onlar için ağlar ve günahlarından çıkıp, anadan doğmuş gibi olurlar. Yılanın derisinden çıktığı gibi Allahu Teâlâ her adama kırk bin melek verir, dört tarafından onu muhafaza ederler. Her mücahidin işlediği sevap ikiye katlanır. Ona bin abid ibadeti sevabı yazılır. Bir abid kulun bin sene işlediği sevap verilir. Her kim böyle bir hizmet ve icraata talip olup, katıla Allahu Teâlâ o kadar sevap verir ki; bütün dünyanın insanları kâtip olsalar, onun hesabını yazmaktan aciz kalırlar. Her kim düşmana karşılık verip harbe ve dövüşmeye başlasalar, melaike onları kavuşturup, üzerlerine durur. Nusret ve zafer için dua ederler. Arşın altından bir melek nida edip şöyle seslenir; “Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” Herhangi bir şehide, düşman darbesi inse, hararetli bir günde soğuk su içmiş gibi lezzet ve tat alır ve gelir. Ve herhangi bir darbe alsa, gazap görse atın üstünden ayrılıp düşmezden önce Hakk Teâlâ bir huri gönderir. Sağından ve solundan yetişip, ona müjde verirler. Onun için cennette hazır edilen kerameti ve sevabı haber verirler. O atın üzerinde iken darbe yemiş ve hatta hakaret görmüş her kimse, yeryüzüne düşse yer hitap edip der ki; “Merhaba ey ruhu temiz, bedeni temiz insan. Dünya âleminden çıktın. Şimdi hadsiz hesapsız sevaplar, mükâfatlar sana müjdeleniyor. Allahu Teâlâ senin için cennette o kadar büyük güzellikler ve nimetler hazırlayıp, emrine melekler verecektir. Bunları ne gözler görmüştür ne kulaklar işitmiştir ne de bir kimsenin hatırına gelmiştir.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Allahu Teâlâ o şehid hakkında şöyle hitap eder; biz onun ehline ve evladına halifeyiz. Her kim onları razı eder, beni razı etmiş gibi olur. Her kim onları incitirse, beni incitmiş gibi olur.” Allahu Teâlâ Hazretleri şehidlerin ruhlarını yeşil kuşların kursağına koymuştur. Cennete girip, yemişlerden yerler ve sularından içerler. Arş’da altından kandil asılmıştır, ora-

PDF s. 35

da yatarlar. Her bir şehide Firdevs Cenneti’nde yetmiş köşk verirler. Her iki köşkün arası Sina’il Tehame kadardır. O köşklerin nuru doğu ve batı arasını doldurur. Her köşkün yetmiş kapısı vardır. Her kapının altından yetmiş kanadı vardır. Her kapıda perde asılmıştır. Her kapının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş çadır vardır. Her çadırda yetmiş saray vardır. Her sarayın payeleri inciden, yakuttan ve zeberceddendir. Divanların üzerinde kardan döşekler vardır. Her döşeğin yüksekliği kırk arşındır. Her döşekte huri ve her hurinin kırk kız oğlan cariyesi vardır. Başlarında inciden taçlar, boyunlarında mendiller ve ellerinde çok süslü ve işlemeli leğen ve ibrik tutarlar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yemin edip buyurdu ki; “Kıyamet gününde şüheda yerlerinden kalkıp mahşer yerine gelirken, yollarında Enbiyai Aleyhisselam olacak. Onlar geldiğinde ayağa kalkarlar, onlara riayet ederler, şehitler eğilip karşılık verecek ve sonra süslü kürsüler üzerinde oturacaklar. Evladından, ehlinden, akrabasından, kardeşlerinden ve ahbaplarından yetmiş bin insana kadar şefaat edecekler.” Hz. Ali (r.a.) der ki; “Server-i Enbiya bunları böyle buyurdular.” Yine bir kişi ayak üzere gelip Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) dua etti. Bu adamın adı Nevfel idi. İki oğlu vardı. Hatunuyla beraber onları da alıp hazretin huzuruna geldi ve şöyle söyledi; “Ya Rasulallah! Ben dua edeyim siz âmin diye buyurun, ta ki duam kabul olana kadar.” Server-i Kâinat buyurdular ki; “Olsun! Ben âmin diyeyim.” Bu kul el kaldırıp, duada bulundu. “Ya Rabbel Âlemin! Nevfel kuluna şehadet nasib eyle! Bu iki oğlumu yetim yap. Annelerine de dul olmayı ihsan buyur.” Ondan sonra varıp, silahlarını alıp, atına binip, düşmana karşı çıkıp gitti. Savaşa tutuştu. Birkaç tane düşman öldürüp, sonunda attan düştü ve şehit oldu. Zübeyir b. Avam (r.a.) der ki; daha sonraları gelip Allah Rasulüne (s.a.v.) Nevfel’in şehadetini bildirdim ve şöyle söyledim; “Allahu Teâlâ gazânı Nevfel ile beraber mübarek etsin. İnşallah şehitler katına ulaşıp, yatar.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in gözleri yaşlarla doldu. Bundan dolayı bütün ashab kalkıp Efendimiz’in yanına geldiler. Sa’d b. Ebi Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfel’in üzerinden ayırdı ve dağıttı. Efendimiz gelip başını dizi üzerine alıp, şöyle buyurdu; “Ey Nevfel! Cenâb-ı Hak Teâlâ sana rahmet eyleye. Şüphe yoktur ki; Allahu Teâlâ yarın kıyamet gününde nida edip buyurur ki; sen Arş’ın altından çıkasın. Başın sağ elinde

PDF s. 36

ola. Damarlarından kan aka. Rayihası esfer miskinden daha üstün ve güzel ola. Sualsiz ve hesapsız cennete gidesin.” Daha sonra Abdurrahman b. Avf’a (r.a.) buyurdular, peşine defnettiler. Ondan sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kalkıp, parmaklarının üzerine yürüdü. Kendisine bunun sebebini sordular. Rasulullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi; “Yemin ederim ki Âlemin Sahibi Hz. Allah Hakkı için ben Nebi olarak gönderildim. Bu Nevfel’in üzerine o kadar melek indi ki, bu meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamadım. Bir melek gelip ayağımın altına kanadını döşedi, ona bastım” dedi. Bundan sonra gazâ tamamlanınca Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Nevfel’e duyduğu muhabbetin eseri olarak her gün kabrine varıp ziyaret ederdi. Zübeyr b. Avam (r.a.) rivayet eder ki; bu mübarek gazâdan döndük, ganimetleri sayıp, mensur ve muzaffer Medine-i Münevvere’ye yöneldik. Medine’ye yaklaştığımız zaman, halkı Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v.) karşılamaya çıkıp, hatunlar, kızlar defler çalıp, şiir okuyup Efendimiz’e medh ve sena ettiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bunlara bakıp tebessümle “Evet bunlar Ensar’ın kadınları” dediler. O esnada ansızın Nevfel’in hanımı iki oğlu ile gelip Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e selam verdiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek elbiselerine yüz sürüp; “Gazanız mübarek olsun Ya Rasulallah” dediler ve sonra şöyle konuştular. “Ya Rasulallah! Nevfel’in durumu nasıldır.” Hz. Fahr-i Âlem’in (s.a.v.) mübarek gözlerinden yaşlar akıp, yanında olanlarla beraber ağladılar. O anda Zübeyr bin Avam Server-i Kâinat’ın huzurunda bulunuyordu. Ona dedi ki; “Ya Zübeyir! Yüreğim dayanmaz ki; Nevfel’in şehadet haberini hatuna vereyim.” Mübarek eliyle ardına işaret edip, geçti. Ondan sonra Hz. Ali (r.a.) geldi. Ona da hatunun yanına varıp, durumu anlatmasını istedi. Hz. Ali hatunun yanına varıp “Ya Zevcül Betül! / Ey iffetli kadın! Nevfel nasıl oldu?” Hz. Ali (r.a.) de ağladı, yanındakiler de. O esnada Ömer bin Yasir yanında yürüyordu. Ona “Nevfel’in şehadetini hanımına söylemeye yüreğim el vermiyor” dedi. Ardına işaret edip, geçti. Ondan sonra Hz. Osman (r.a.) geldi. Nevfel’in hanımı ona dahi varıp durumu sordu. Hz. Osman da yanındakilerle ağladı. Bu da eliyle işaret edip geçti. Peşine Hz. Ömer (r.a.) geldi. Kadın ona dahi Nevfel’i sordu. Hz. Ömer dahi cevap veremeyip geriyi işaret etti. Bundan sonra Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) geldi. Muaz bin Cebel (r.a.) der ki; “Ben Hz. Ebu Bekir’in önünde yürüyordum. Bana bakıp tebessüm ediyordu ve bizden başka geride kimse kalmamıştı.” Kadın onlara da sual etti. O Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek mağara arkadaşı, o sırlar hazinesinin dostu, düşünce âlemine dalıp, mübarek sakalını ağzına alıp, huzursuz ve perişan olup, tefekkür parmağını dişine tutuşturup Hz. Allah’ın (cc) dergâhına yöneldi ve dedi ki;

PDF s. 37

“Ey izzet sahibi Rabbim! Bir gönlü yıkmaktan Habibin (s.a.v.) sakındı! Ali, Osman kaçındı, Ömer muhalefet etmeye çekindi. Ben çok zor durumda kaldım. Eğer açıklarsam Habibi’ne muhalefet etmiş olurum. Eğer, geri kaldı, geliyor, desem yalan olur. Doğru söylesem hatrı yıkılır. Eğri söylesem din yıkılır.” Onun için bütün gönlüyle dedi ki; “Ey İzzet sahibi Rabbim! Bana dahi bir söz ilham eyle, ya müşkili asan eyle! Bu zavallının gönlü teselli bula” deyip, gönlünü Hakka bağlayıp, dergâha yüz sürdü. Bir kez; “Ya Allah!” deyince kurulmuş çok sert yaydan ok çıkar gibi kılıcı elinde Nevfel süratle yanına geldi ve Hz. Ebu Bekir’e selâm verdi.” Buyur Ya Sıddık! Beni mi çağırdınız?” deyip mübarek elini öptü. Hz. Ali Efendimiz o seçkin ashaba erişip selam verip geçti. Onlar ise bu hali görüp dehşete düştüler. Hayranlıklarından atlarından aşağı düştüler. Zübeyir b. Avam Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin bir şerefli adetleri vardı. Seferden geldiği zaman mescide varıp, iki rekât namaz kılardı. Sefere katılmayanlar gelip, ona (s.a.v.) selam verirlerdi. Yine mescide gidip otururken kalkıp Nevfel’i karşılayıp selamını aldı. Geri dönüp, yerine oturduktan sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz gâh ayakta durdu, gâh oturdu ve buyurdu ki; “Sübhanallah! Bu Allahu Teâlâ’nın bir alametidir. Allahu Teâlâ Hazretleri bunu açıkça gösterdi. Acaba kimin eliyle zuhur etti?” derken ansızın Cebrail (a.s.) göründü. Kanadının inceliği ve parlaklığı belli oldu.” Zübeyir b. Avam (r.a.) der ki; “Gözüm ile gördüm kulağım ile işittim. Cebrail’in başında imame vardı ve dedi ki; Ya Muhammed! Şükür secdesi kapan. Allah (c.c.) ümmetinden Hz. İsa (a.s.) gibi ölüyü diriltir bir kimse yarattı. Allahu Teâlâ sana selam eder. Buyurur ki; benim Habibim eğer senin mağara arkadaşın Ebu Bekir-i Sıddık bir kez daha “Ya Allah!” demiş olsaydı Azmi Celalim hakkı için bütün şehitleri diriltecektim. Ebu Bekir kuluma söyle, ben ondan razıyım. Acaba o dahi benden razı mıdır? Onun kavlini tasdik ederek Nevfel’i yeniden dirilttim. Hicap ettim ki; onu yalanlamayayım. Ondan siz ve ashabınız Ebu Bekir’in sakalını öpüp, Cebrail (a.s.)’ın verdiği müjde haberini bildirin.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanına gitti ve sakalını öptü. Ona dedi ki; “Ya Ebu Bekir! Haktır ve layıktır ki; Allahu Teâlâ sana ikramda bulundu. Şükür olsun Allahu Teâlâ’ya ki; ben dünyadan ayrılmazdan önce ümmetim içinde Hz. İsa Aleyhisselam gibi Hakk’ın izniyle ölüyü dirilten kişi yarattı.” Ondan sonra Ebu Bekir (r.a.) başından sarığını çıkarıp, başını açtı ve dedi ki; “Ya Rasulullah! Sizden hicap ederim, yoksa imametimi cehennemin ortasına koyarım. Cehennemin ateşinden ümmetin din ehli olan büyüklerini menederim.” Bu olaydan sonra Nevfel uzun yıllar ömür sürdü. Evvelki oğullarından başka iki oğlu daha oldu. Daha sonra Yemame Savaşı’na gitti orada şehit oldu. Bazı rivayetlerde hanımı-

PDF s. 38

nı anmayıp demişler ki; Zavallı bir anası vardı. O zamanda Nevfel silahını kuşanıp, atına bindikleri zaman, anası ağlaya ağlaya feryat edip Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek yanına gelerek dedi ki; “Ya Rasulallah! Benim gözlerimden akan yaşlara merhamet ederek, dul ömrümde görür gözüm, tutar elim olan Nevfel’dir. Bundan gayri sığınacağım yoktur. Gayet de garibim ve fakirim. Benim oğlancağım daha gençtir cenk ahvalinden haberdar değildir. Naz ve nimetle büyüdü. Isıya ve soğuğa dayanamaz. Ben zelil ve perişan olurum. Kimse benim ahvalim bilmez.” Rasulullah (s.a.v.) bu miskin kadının gözyaşlarına merhamet ederek Nevfel’e şöyle söyledi; “Oğulcuğum ben sana kefil olayım, İnşallah gazâ sevabını alırsın, şehadet mertebesini bulasın. Yeter ki aziz validenin rızasını gözet. Boş yere gözyaşlarını akıtma. Bu garibe bize seni şefaate gelmişken, onu ayrılık ateşine salma.” Fakat o esnada şehadet meydanının piri olacak genç Nevfel ağlayarak şöyle söyledi; “Ya Rasulallah! Beni menetme! Seçimim elimde değildir. Hak yoluna gönlüm can ve başla girmek ve düşmanla savaşmak ister. Nihayet valideme bir dua eylersiniz kudsi kuvvetiniz tesiriyle belki sabır gelir.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Nevfel’in annesine dönüp bakarak, buyurdular; “Bu yiğidi hayırlı yoldan menetme.” Dertli validesi neylesin? Sultanı Kâinat’ın emrine muhalefet etmedi, dedi ki; “Ya Rasulallah! Oğlancığım, sefer hallerinden anlamaz, ama sana ısmarlıyorum. Bütün levazım masraflarını üstüne alsın.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, “Allah’ın izniyle olur” dediler. (Bir rivayette seferden salimen ve elinde bol ganimet olarak geri döndüklerinden sonra, Validesi karşılamaya gelip gördü ki; O Hidayet güneşi, Nübüvvet nuru yanındakilerle beraber nurlu şekilde ve sevinçli görünüyordu. Zavallı miskin kadın Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek rikabına yüzünü sürüp çeşitli özlemlerle ağladığını sordu, soruşturduğu zaman O şefkat deryası, musibeti haber vermekte kaçındı. Güzel bir eda ve üslupla cevap verip dedi ki; “Geride kaldı. Gelenlerden sor.” O dertli zavallı kadın dahi, durdu. Hz. Ali’ye (r.a.) saadetle geldi oğlunu sordu. Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Habibullah’tan (s.a.v.) sual etmedin mi?” Kadın bunun üzerine sual ettim, böyle cevap verdi, dedi. Hz. Murteza anladı ki Hz. Rasulullah (s.a.v.) bunun hatırını kırmaktan sakınıp musibet haberini veremediler. Sultanı Kavneyn’e muhalefet etmeyerek, onlarda aynısını söylediler. Peşi sıra Hz. Ömer’e, Ebu Bekir’e, Osman’a dahi sordular. (Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmain)

PDF s. 39

OTUZ BİRİNCİ MENKIBE Bilâl-i Habeşi (r.a.) bir kâfirin kölesiydi. Lakin Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek Hakipayi şeriflerine yüz sürüp, can u gönülden müslüman olmuştu. O zaman bir büyük kilise vardı. İçinde putlara hizmet için kâfirler bir kadın tayin etmişlerdi. Bir gün Hz. Bilâl bu kiliseyi sessiz ve tenha buldu. İçeri girip putların yüzlerine pislik sürdü. Aceleyle dışarı çıkarken o kadın Hz. Bilâl’i görüp ona baktı. İçeri girdi ve putları o halde görünce feryat etti. Kâfirlerin oturdukları yere doğru gidip durumu anlatarak, Hz. Bilâl’i şikâyet etti. Putlarına yaptıklarını, bu kâfirlere bildirdi. Kâfirler Hz. Bilâl’in efendisinin yanına üşüştüler ve; “Bir kul, bizim putlarımıza böyle ihanet etmek hakkına sahip midir? Elbette bu kulun hakkından gelmek gerekir.” dediler. Efendisi de bunlara dedi ki; “Benim kölem böyle bir küstahlığı nasıl işledi? Ben onu size vereyim, her ne isterseniz, onu yapın.” O kâfirler de Bilâl’i alıp çok sıcak kum üzerine çırılçıplak yatırdılar. Mübarek karnı üzerine büyük bir taş koydular. Ondan sonra iki ellerini ve iki ayaklarını bağlayıp gerdiler. Bilâl’e dediler ki; “Ta ki Hz. Muhammed’in dininden (Haşa) düşünce seni bu azap ve çektiğin cezadan halas ederiz. Yoksa bunun altında kalırsın.” Hz. Bilâl bu taşın altında “Ya Ehad /Allah bir” ismi şerifini çekmeye ve devam etmeye başladı. Enbiyaların Serveri (s.a.v.) Efendimiz yoldan geçerken Bilâl’i gördü. Çektiği azaba şahit oldu. Hz. Bilâl diliyle “Allah bir” ismi şerifini çekiyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Bilâl’e buyurdu ki; “Ya Ehad / Allah bir” ismi şerifi seni kurtarır. Oradan geçip saadetli hanelerine gitti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) varıp, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek hakipayine yüz sürdü. Rasulullah (s.a.v.), Hz. Bilâl’in durumunu Hz. Ebu Bekir’e anlattı ve dedi ki; “Bilâl’i kâfir elinden yalnız sen kurtarabilirsin. Yoksa başka hiçbir kimse kurtaramaz.” Zira Hz. Ebu Bekir’in daimî alışkanlık haline getirdiği bir âdeti vardı. Bu da şu idi. Kâfirlerin arasından yürürdü. Müslüman bir esir görse ve bulsa ücretini verip satın alırdı. O Müslüman esiri aldığı gibi Allahu Teâlâ yoluna ve Habibi Ekrem aşkına azat ederdi. Yine alışkanlığı âdeti üzere kâfirler arasına gitti. Sohbet esnasında onlara dedi ki; “Bilâl’e böyle azap etmekten size ne fayda olur. Gelin onu bana satın.”

PDF s. 40

Onlar da dediler ki; “Biz Bilâl’i satmayız. Dünya ağırlığı akçe dahi versen olmaz. Yalnız Amir isimli köle ile değiştirirsen o zaman olur.” Amir, Hz. Ebu Bekir’in kölesiydi. Ticaret yoluyla aşağı yukarı istihdam ederdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) arkasında, sayısız mal kazandığı sebepten dolayı ya malından ya da karından, davarından başka nakdi olarak on bin florisi vardı. Her zaman Hz. Ebu Bekir ona derdi ki; “Ya Amir! Müslüman ol! Bütün malınla beraber seni azat edeyim. Yanımda kardeşim olasın.” Fakat Amir rıza göstermeyip İslam dinini kabul etmiyordu. Müslüman olmamakla, Hz. Ebu Bekir dahi huzursuz oluyordu ve onu azat etmiyordu. Onun için Hz. Ebu Bekir kâfirlerin Bilâl’i, Amir ile değiştirme tekliflerini beğendi ve çok hoşuna gitti. Çok sevindiğinden “Amir’i bütün malı ve davarlarıyla Bilâl için size verdim” dedi, buna da kâfirler çok sevindiler. Hz. Ebu Bekir’i (haşa) aldattık, bu kadar mal ile Amir gibi kölesini aldık. Onların, Bilâl için, onun ne olduğundan haberleri yoktu. Melunların yoksa Hz. Ebu Bekir’den bütün malını isteseler, Allah hakkı için çekinmeden ve düşünmeden verirdi. Zira Kâinatın Sultanı’nın yeter ki emri şerifleri yerine gelsin. Ondan sonra Hz. Ebu Bekir, Bilâl Hazretlerini (r.a.) o taşın altından kurtarıp elini eline alıp Rasulullah’ın (s.a.v.) yüksek huzurlarına getirdi. Bilâl ayak üzere duruyordu ve Hz. Ebu Bekir Efendimiz’e şöyle diyordu; “Ya Rasulallah! Bilâl’i Allahu Teâlâ aşkına bugün azat ettim.” Fahr-i Âlem Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şad oldu. Hz. Ebu Bekir’e dualar etti. O anda Cebrail (a.s.) geldi ve Hz. Ebu Bekir hakkında şu âyet-i kerimeyi getirdi;

. ۚ‫ال ْت ٰقۙى اَ ّلَذ۪ ي يُ ْؤت۪ ي مَ الَهُ يَتَ زَ ّٰكى‬ َ ْ ‫وَ سَ يُ جَ نّ َ بُ هَ ا‬ “Halbuki çok sakınan, temizlenmek için malını veren, ondan uzaklaştırılacaktır.” (Leyl 17-18)

OTUZ İKİNCİ MENKIBE Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali (r.a.) mescitte otururken bir Arabi mescide girip Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’le Hz. Ebu Bekir’e selam verip sonra Hz. Ali’yi görünce çok mahzun olup yüzü sarardı. Hz. Ebu Bekir bu Arabın yüzüne dikkat edip ve bakıp taaccüp etti. Namaz kıldılar ve namazdan çıktıktan sonra durumu Hz. Ali’ye sordu; “Ya Ali! Bu Arap mescide girip seni görünce gayet elemle dolup mahzun oldu, benzi sararıp gitti. Bunun hikmeti nedir?”

PDF s. 41

Bu soru üzerine Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Bana yirmi bin akça borçludur. Onun için elem çekiyor.” Hz. Ebu Bekir o Arabı çağırıp kendisine şöyle dedi; “Hz. Ali’ye borçlu olduğun yirmi bin akçeyi niçin vermiyorsun?” Arap şöyle cevap verdi; “Ya Sıddık! Allah hakkı için verecek gücüm yok. Yoksa bir gün tehir etmem.” Hz. Ebu Bekir yüksek cömertliğinden, o Araba şöyle konuştu; “Eğer Fatiha Sûresi’nin tamamını okuyup sevabını bana bağışlarsan borcunu öderim.” dedi. O kimse de kabul edip, güzel ses ile Fatiha Sûresi’ni okuyup sevabını bağışladı. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’da kırk bin akçeyi verdi. Hem de az verdim diye özür diledi. İşte Kur’an-ı Azime ve Furkan-ı Kerim’e işte böyle sevinç ve sevgi ile tazim ve tekrim ederlerdi. Cümle büyük sahabiler başı çekerlerdi. Şimdiki zamanın adamları gibi Kur’an-ı Azimüşşan’ın bir cüzüne bir veya iki akçe tayin etmez ve vermezlerdi. Behey dünya malı ile dertlenenler! Allahu Teâlâ Hazretlerinden ve Habibullah Hazretlerinden utanınız! Bu büyük vakfı zayi etmeyiniz. Hayır yapınız. Az bir ücretle iş yapar bu vakfı zayi ederseniz, hayırdan ziyade, zarara uğrarsınız. Akıllı olan kimse (haşa) buna razı olmaz. Ancak belirtildiği üzere vakfı ayakta tutar. Gazi Sultan Süleyman zamanında, Firuz Efendi derler bir Kadıasker’i vardı. Salih, dinine bağlı, doğru yol üzere giden bir zâttı. Bir gün Bursa Kadısı bir dilekçe gönderir. Düşüncesi şu ki; “Bir Müslüman yevmiye dört akçe hak etmiş. Günde bir kere ona Fatiha sûresini okuyup sevabını ruhuna bağışlasa nasıl olur?” Firuz Efendi merhum bu dilekçeyi eline alıp, yanında bulunan müslümanlara gösterip şöyle söyler; “İşte hakiki vakıf ve Kur’an-ı Azimüşşan’ın bir miktarını bilmiş bir adam, bir vakıf sahibidir. Allahu Teâlâ rahmet eyleye. Kur’an-ı Azimüşşan’ın bir parça kadarını bilmek ne zaman nasib olur. Amma haline göre riayet eylemesine çalışmış ve gayet etmiş olduğu zaman.”

OTUZ ÜÇÜNCÜ MENKIBE “Mesabih-i Şerîf” isimli eserde “Sadaka’nın Faziletleri” kısmında Ebu Hüreyre (r.a.)’dan naklolunmuştur ki: Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır; “Bir kimse eşyasından bir çift olan şeyin birisini sakada verse, cennet kapılarından içeri davet olunur. Cennet için kapılar vardır. Her kim namaz ehlinden olur, namaz kapı-

PDF s. 42

sından davet olunur. Her kim cihad ehlindendir, cihad kapısından davet olunur. Her kim sadaka ehlindendir, sadaka kapısından davet olunur. Her kim ki oruç ehlindendir Reyyan Kapısı’ndan davet olunur.” Hz. Ebu Bekir (r.anh) buyurdular ki; “Ya Nebiyallah! Bu kapıların her birinden çağrılanlara bir meşakkat yoktur. Lakin bir kimse var mıdır ki; bu kapıların hepsinden çağrıla.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular; “Evet! Umarım ki; sen o kimselerden olasın.” Gizli sanılmasın. Bu Hadis-i Şerif, Sahih hadislerdendir. Müslim ve Buhari’de aynen yazılıdır. Müslim’e Şerh’te yazılıdır ki; Hadis-i Şerif’te bir çift eşyadan biri sadaka edilse ne iyi olur. Bir çiftten murad nedir? Ya iki at ya iki köle ya da iki devedir.” dedi. Bazıları da dedi ki; Dirhem ile dinar, ya dirhem bir sevap. Hemen iki şeye de sadaka vermektir. Yine Şerh-i Müslim’de beyan olunduğuna göre; hadis-i şerifte cennet kapılarının dörtten fazlasını açıklamadılar. Hem nasıl olduğunu tayin etmediler. Lakin malumdur ki; Cennetin sekiz kapısı vardır. Geri kalan dört kapısının birisi “Tevbe Kapısı”dır. Biri de;

. ۜ ِ‫ظ وَ ْالعَ اف۪ ينَ عَ ِن النّ َ اس‬ َ ْ‫وَ ْال َكاظِ م۪ ينَ ْالغَ ي‬ “Öfkelerini yenenler, insanlardan af dileyerek geçenlerdir.” Âl-i İmran Sûresi 134. âyet kapısıdır. Ve biri “Rıza Gösterenler Kapısı”dır. Birisi de “Eleymen Kapısı”dır. Şerhci ve yazıcı Buhari beyan ettiğine göre; Bir kimse bu hasletlerden birinin sahibi olsa ve Haslet Kapısı’ndan çağırılsa, o kimseye bir meşakkat olmaz zira istenilen Cennet’e girilmesidir. Lakin bütün kapılardan çağırılmak, her taraftan ikram görmeye delalettir. Herhangi kapıdan istersen, gir demektir. Çünkü hepsinden girmek mümkün değildir. Yalnız şerh sahibi demişlerdir ki; ben derim ihtimal var ki, Cennet bir kale gibidir. Ola ki onu sekiz sur çevirir. Bazısı, bazısından içeri, her bir surun bir kapısı olsun. O kapıdan çağrılan o iki surun arasında kalsın. İkinci kapıdan ikinci ve üçüncü sur arasında kalsın. Ta sekizinci kapıdan çağrılan, Cennet’in ortasına girmiş olur.

OTUZ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Yine adı geçen eserde o konuda Ebu Hüreyre (r.a.) Hazretlerinden o Hadis’i Şerif’in akabinde vârid olmuş ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bugün, oruçlu olduğu halde sizden kim sabahladı?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cevap verdiler ki; “Ben.” Yine Server-i Âlem (s.a.v.) buyurdular ki; “Sizden bugün kim cenaze

PDF s. 43

namazını kıldı?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cevap verdiler ki; “Ben.” Yine Server-i Âlem (s.a.v.) sordular ki; “Bugün bir miskine kim yiyecek verdi?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) yine cevap verdiler ki; “Ben.” Yine Server-i Âlem (s.a.v.) sual ettiler ki; “Sizden bugün kim hasta ziyaretine gitti?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cevap verdi; “Ben.” O zaman Server-i Âlem (s.a.v.) buyurdular ki; “Bu hasletler kimsede toplu olarak görülmedi. Ancak görülen cennete girmeye müstahak oldu.” Müslim’in açıklamasında beyan edilmiştir ki; cennete dâhil olmadan gaye, cezasız, kötü işlere, bulaşmadan, temiz ve doğru bir iman ile Allahu Teâlâ’nın illeti neticesi içeri girmektir, buyurulur.

OTUZ BEŞİNCİ MENKIBE Yine “Misbah-ı Şerif” isimli eserde “Keramet Kapısı” bölümünde, Ebu Bekir (r.a.) Hazretlerinin oğlu Abdurrahman (r.a.) beyan etmiş ve haber vermiştir ki; “Ashab-ı Suffe” fukara kimselerdi. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Her kimin yanında iki kimseye yetecek kadar yiyecek varsa, Ashab-ı Suffe’den üç kişiyi evine götürsün. Her kimin yanında dört kişiye yetecek yiyecek varsa beş veya altı kişiyi evine götürsün.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) üç kişi götürdü. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz on kişiyi aldı. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) adetleri o idi ki; Rasulullah (s.a.v.)’in yanında yatsı namazını kılar, sonra evine giderdi. O adetlerine binaen, o, üç kişiyi evlerine gönderip kendileri biraz durdular. Gece biraz vakit geçtikten sonra evlerine teşrif ettiler. Mübarek ve temiz zevceleri Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) dedi ki “Ne şey size mani oldu? Konuklarınızın yanına zamanında gelmediniz?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “Olmaya ki siz onlara yemek vermemiş olasınız?” Muhterem hanımları cevaben dediler ki; “Verdik. Lakin kendileri yemediler ve sizi bekleyeceklerini söylediler.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) gazaba gelip, yemin etti ki; “O yemekten ebedi yemem.” Hatunları dahi yemin ettiler ki; “Biz de yemeyiz.” Konuklar dahi kasem ettiler ki; “Biz de yemeyiz.” Hemen, Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri buyurdular ki; “Bu yemin etmeler bize Şeytan’ın oyunu ve işidir.” deyince yemeği getirip, ortaya koyup, kendileri yemeye başladığı gibi konuklar dahi yemeye başladılar. Bir lokma kaldırmazlardı, onun yerinde ondan fazla yiyecek peyda oluyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) yiyeceğin bu kadar gazla arttığını görünce muhterem zevceleri Ümmi Reyhan’a soru sordular. “Bu yiyeceğin hali nedir?” Onlar dahi dediler ki; “Gözümün nuru Efendimizin hakkı için bilmiyoruz. Bu yiyecek şimdiki halde, evvelki yiyeceğin üç katı kadar oldu. Aslını ise anlamadık” dediler. Konuklar ile bollaşan yemeği yiyip, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurlarına dahi gönderdiler. Şöyle rivayet olunmuştur ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dahi o yiyecekten yediler.

PDF s. 44

OTUZ ALTINCI MENKIBE Yine İmam Muhyil-Sünnet-El-Buğü (r.a.) “Mishab-ı Şerif” isimli eserinde nakletmişlerdir ki; Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Diyor ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular; “Bizim yanımızda Allah’ın bir nimeti vardır. Ve bir mihneti yoktur. İlla biz ona mükâfat verdik Ebu Bekir’den başka. Bizim yanımızda nimeti ve iyiliği vardır. Allahu Teâlâ kıyamette mükâfat verecek. Ayrıca bir kimsenin malı bana fayda vermedi, yalnız Ebu Bekir’in malı fayda verdi. Eğer ben dost seçici olsaydım, Ebu Bekir’i dost kabul ederdim. Lakin bilmiş olunuz ki; sizin sahibiniz Allahu Teâlâ Hazretlerinin dostudur.” Hz. Ömer (r.a.) buyururlar ki; “Ebu Bekir bizim senedimiz ve en hayırlımızdır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in hepimizden çok sevdiğidir.

OTUZ YEDİNCİ MENKIBE Rivayet edildi ki; Hz. Ebu Bekir (r.a.) bütün malını Allah’ın yolunda O’nun rızası için sadaka olarak verdi. Bir hırka ile evinde otururken, bir kişi gelip kapısını çaldı. Hz. Ebu Bekir dışarı çıkıp baktığı zaman bir adam karşıda duruyor. Ona “Ne istiyorsun?” dedi. O kişi “Ya Eba Bekir on iki bin akçe borcum var. Bugün beni havaleye verdi. Borcunu istirham etti. Lütf ve kerem edip benim borcumu ödeyip beni kurtar” dedi. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Görmez misin beni, malımı ve esvabımı. Hatta arkamdaki libasımı dahi bir fakire verdim. Şimdi bir hırka giyip oturmuşum. Mal ve esvabım kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim.” Bu kişi peşi sıra şunu söyledi: “Duydum ve bildim sende mal kalmadı. Senin fazlından umarım ki; benim borcumu ödeyesin.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir seçimi kalmayıp isteksiz ve çaresiz kaldı. Bir Yahudi’den on bin akçe istedi. Dedi ki; “İnşallah yarın öğleden sonra vereyim.” O Yahudi dedi ki: “Ya Eba Bekir yarınki gün malımı bulup veremezsen nasıl olacak?” Hz. Ebu Bekir (r.a.): “Eğer yarın öğleden sonra senin malını bulup vermezsem kendi nefsimi sana köle olarak vereyim. Dilersen beni satıp paranı alırsın, dilersen beni köle gibi kullanırsın.” dedi. Bu söz ve antlaşma üzerine Yahudi çıkarıp Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) on iki bin akçe verdi. Ebu Bekir Hazretleri de (r.a.) o akçeleri o borçlu fakire verdi. “Var borcunu öde” dedi. Kendisi eteğini silkip, Allahu Teâlâ’ya tevekkül etti. Yarınki gün kuşluk vaktinde tefekkür etti. Bu borcu ben nereden alıp ödeyeyim. Hiçbir tedarik bulamayıp, himmeti şuna doğru yöneltti. Varıp Yahudi’ye köle olmaya hazır olduğunu bildirmek için kızı Hz. Aişe’nin (r.anha) evine gitti. Selâm verip;

PDF s. 45

“Ey kızım Aişe! Bilmiş ol ki, dün bir Yahudi’den on iki bin akçe borç alıp, bir fakirin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra parayı bulup vermem gerek. Eğer parayı bulup veremezsem kendi nefsimi o Yahudi’ye köle olarak vereceğim. Şimdi vacip oldu ki; gidip hemen Yahudi’ye kendimi köle olarak teslim edeyim. Ya kızım âhiret hakkını helal eyle. Sağlık ve esenlik içinde ol.” dedi. Hz. Aişe’nin (r.anha) kalbine şefkat düşüp, ağladı. Hatta ikisi birbirine sarılıp hasret giderdi ve beraber ağladılar. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kızına sağlık, esenlik dileyerek çıkıp gitti. Hz. Aişe (r.anha) anamız dahi ağlarken mübarek gözünden bir damla yaş akıp yere düştü. Allahu Teâlâ Hazretlerinin kudretinden bir nurani cevher halk olundu. Hz. Aişe (r. anha) bu cevheri görüp sevindi ve babasının arkasından çağırıp dedi ki; “Ey babam, Ey babam! Gel, gel.” Bunu duyan Hz. Ebu Bekir (r.a.) dönüp geldi. Dedi ki; “Ne dersin ey kızım!” Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle dedi; “Allahu Teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher halk eyledi. Şimdi gidip bu cevheri pazara götür, sat borcunu öde.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) dahi bu cevheri alıp, pazara götürdü Allahu Teâlâ Cebrail (a.s.)’a emretti ki; “Ya Cebrail! Habibim’in zevcesi Aişe’nin gözyaşından kudretimle bir cevher halk eyledim. Kulum Ebu Bekir o cevheri alıp, pazara satmaya gidiyor. Şimdi tez var cennete kudretim hazinesinden yirmi bin altın al ve nurdan bir tabak içine koyup Ebu Bekir’in önüne var. O cevheri satın al. Bana getir ki; o cevher bana lazımdır. Arşıma o cevheri koyayım. O’nun nuru Arşım da ziya versin. Mümin kullarımın kabri o cevherle münevver olsun.” Cebrail (a.s.) hemen yetişip; cennetin hazinesinden yirmi bin altını alıp, nurdan bir tabak içine koyup insan suretine girip, Hz. Ebu Bekir’in pazar içinde insan suretinde karşısına çıktı ve ona dedi ki; “Ya Eba Bekir! Elindeki nedir? Satar mısın?” Ebu Bekir Hazretleri dedi ki; “Satarım.” Cebrail (a.s.) dedi ki; “Kaça verirsin?” Ebu Bekir (r.a.); “On iki bin akçeye veririm.” Cebrail buyurdu; “Bunun kıymeti on iki bin akçe değildir. Yirmi bin altın vereyim “ Ebu Bekir Hazretleri dedi ki; Eğer o paraya alırsan, sen bilirsin.” Cebrail (a.s.) şöyle konuştu; “Şimdi aç eteğini.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) eteğini açtı. Hz. Cebrail eteğine altınları koydu. Hemen saadetli hanelerine geldi. Baktı ki para aldığı Yahudi kapısı önüne gelmiş onu arıyor ve diyor ki; “Ya Eba Bekir! Gel ve akçelerimi ver. Yahut kölemsin. Seni hizmette kullanmak için almaya geldim.”

PDF s. 46

Ebu Bekir Hazretleri ardından varıp, o Yahudi ayak seslerini duyunca arkasına baktı ve gördü ki gelen Ebu Bekir’dir. Hz. Ebu Bekir Yahudi’ye şöyle konuştu; “Aç eteğini!” Yahudi açtı. O yirmi bin altını Yahudi’nin eteğine döktü. Yahudi dedi ki; “Bu altın nedir Ya Ebu Bekir?” Hz. Ebu Bekir buyurdu ki; “Yirmi bin altındır. Borcuma say.” Yahudi dedi ki; “Senin borcun bana ancak on iki bin akçedir.” Hz. Ebu Bekir dedi ki; “Bu altın senin akçenin bereketidir. O Yahudi altının birini eline aldı baktı ki bir yanında (La ilahe illallah Muhammedü’r-Rasulullah) ve öbür yüzünde İhlas Sûresi yazılıydı. Yahudi’nin kalbine bir halet gelip hemen hidayet güneşi doğdu. Dedi ki; “Ya Eba Bekir! Anladım ki senin dinin haktır ve gerçektir. Muhammed dahi Hak peygamberdir” deyip şehadet kelimesini söyleyip sıdk ile Müslüman oldu. O altınları din aşkına bütün fukaraya dağıttı. Daha sonraları kendisi ehli ilim ve sağlam Müslümanlardan oldu. (Şimdi malum ola ki; Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretlerinin menkıbesi ve keşf ile kerametleri sayısızdır. Sayılması mümkün değildir.

OTUZ SEKİZİNCİ MENKIBE Şeyh Ebu Bekir Havra’dan rivayet olunur ki; bir gece o Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i rüyamda gördüm. Dedim ki; “Ya Rasulallah! Tarikat Şeyhleri’nin yoluna girmek istiyorum. Elhamdülillah size görmek saadetine ulaştım. Sizden el alayım. Bana tevbe ettirerek, size biat edeyim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Eba Bekir! Ben senin Hakk Rasulünüm. Ebu Bekir-i Sıddık senin gerçek şeyhindir. Git Ebu Bekir-i Sıddık’ı şeyh edin ve biat et.” Ebu Bekir Hazretleri hazırmışlar. Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.), Ebu Bekir Hazretlerine (r.a.) işaret ettiler ki; “Bana tevbe eli ver.” Hak yoluna işaretle Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) önüne vardım. Meşayıh adeti üzere bana tevbe verip dua etti. Başıma arakiyye arkama bir hırka giydirdi. Belime bir kuşak bağladı. Gövdemde çıbanlar ve yaralar vardı, mübarek eliyle arkamı sığadı ve dua etti. Gövdemden, çıbanlar, sivilceler, yaralar kökünden sökülüp gitti. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) duası ve kerameti ile bereketi sonucu uykudan uyandım. Gördüm ki hastalık ve yaralar iyileşmiş, bedenim sıhhat bulmuş, o hırka ve kuşak ile arakiyyeyi önümde buldum. Anladım ve itikad ettim ki Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri (r.a.) gerçek bir evliya imiş ve doğru emin ve emniyetli bir mürşid imiş.

PDF s. 47

OTUZ DOKUZUNCU MENKIBE Fahr-i Âlem (s.a.v.) Arafat Dağı’nda “Kusva” isimli devesine binmiş, dururken şu âyet-i kerime nâzil oldu;

.‫اَ ْليَ وْ مَ اَ ْكمَ ْلتُ لَكُ مْ د۪ ينَ كُ مْ وَ اَتْ مَ مْ تُ عَ لَيْ كُ مْ نِعْ مَ ت۪ ي وَ رَ ض۪ يتُ لَكُ مُ ْالِ سْ َلمَ د۪ ينً ۜا‬ “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide 3) Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) sevindiler. Ama Hz. Ebu Bekir (r.a.) ağladı. Bunun üzerine dediler ki; “Ya Ebu Bekir! Bugün sevinmek günüdür. Bu şâd olmuşluğa niçin ağlarsınız? Zira İslam dini kemaline erdi. Allahu Teâlâ müminler üzerine nimetini tamamladı sevinmek yeridir, ağlamak yeri zamanı değildir.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) gayet arif ve gayet de aklen sultan idi. Fahr-i Âlem (s.a.v.) hazretlerine muhabbeti gayet çok olduğundan daima şerefli hal ve hareketlerine bağlıydı. Bu âyet-i kerime okunur okunmaz bildiği; “Her kemalin bir zevali var “olduğu dünyada katidir. Onun için ağladı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ey kardeşlerim! Her kemalin zevali vardır ve her tamamın bir noksanı vardır. Buyurdular ki bu âyet-i kerimede size dininiz kemal üzere gönderildi. Lakin Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in zevali göründü. Yani bir yapıcı, bir padişah için saray yapıp dört duvarını tamamlasa, üstünü örtse kapılarını taksa. O mimar veya mühendise izin verirler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yapıcıydı, din sarayını yapmaya gelmişti. Din Sarayı’nı bitirdi. İlk duvar namazdır. İkinci duvar zekâttır. Üçüncü duvar oruçtur. Dördüncü duvar hacdır. Kapısı gusüldür. Aslı imandır. Tavanı ihlastır. Aşağı eşiği tevazu. Yukarı eşiği yavaşlıktır. Sağ kanadı tevekküldür. Sol kanadı sadakadır. Kilidi küfürdür. Anahtarı şehadettir. Derecesi yükselmektir. İçi saadettir. Dışarısı felakettir.

PDF s. 48

Her kim ki şehadet anahtarıyla İslam Sarayı kapısından küfür kilidini açıp, kıran, içine giren saadetli olur. Her kim (Neuzubillah) küfür kilidini bu sarayın kapısına vurup, dışarıda kalırsa ona felaket gelmiş ve dayanmış olur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz vaktiyle bu İslam Sarayı’nı yapıp kemaline erdirdi, bu âyet nâzil oldu. Bu âyet-i kerimenin ağırlığından sevinç ve sevgi âleminin devesi çekip, dizine kadar kuma battı. O kâinatın sevinç ve sevgi kaynağı (s.a.v.) Veda Haccı yapıp Medine-i Münevvere’ye saadetle geldikten sonra seksen üç gün daha dünyada kaldı. Rivayet ederler ki; O, ilk nâzil olan âyet-i kerime “Alak Sûresi”dir. Son nâzil olan âyet-i kerime şöyledir;

. َ۟‫َواتَّقُ وا يَ ْو ًما ُت ْر َج ُعونَ ۪في ِه اِلَى اللّٰ ِ ث ُّمَ ُت َوفّٰ ى كُ لُّ نَفْ ٍس َما كَ َس َبتْ َو ُه ْم َل يُظْ لَ ُمون‬ “Öyle bir günden sakının ki; o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara 281) (Bu tarihlerden çıkarılmıştır.)

KIRKINCI MENKIBE “Tefsir-i Beyzâvi”de; Kadı Beyzâvi (r.aleyh) buyurmuşlardır ki; bu âyet-i kerime;

َ‫وَ وَ صّ َ يْ نَا ْالِ نْسَ انَ بِوَ الِدَ يْهِ اِحْ سَ انً ۜا حَ مَ لَتْ هُ اُمُّ هُ ُكرْ هً ا وَ وَ ضَ عَ تْ هُ ُكرْ هً ۜا وَ حَ مْ ُلهُ وَ فِ صَ الُهُ ثَ ٰلثُون‬ َ‫ َر ِّب أَوْ ِزعْ ِني أَنْ أَشْ كُ َر نِعْ َمتَكَ الّ َ ِتي أَنْ َعمْ ت‬.ً‫شَ هْ ًر ۜا َحتّٰ ٓى اِذَ ا بَلَغَ اَ ُشدّ َ ُه َوبَلَغَ اَرْ بَع۪ ي َن َسنَ ة‬ ‫عَ لَ ّيَ وَ عَ لَى وَ الِدَيّ َ وَ أ َ ْن أَعْ مَ َل صَ الِحً ا تَرْ ضَ اهُ وَ أَصْ لِحْ لِي فِ ي ذُ رِّ يَّتِ ي إِنِّي تُبْ تُ إِلَيْ َك وَ إِنِّي‬ .‫ِم َن الْ ُمسْ ِل ِمي َن‬ “Biz insana ana ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle (karnında) taşıdı. Onu zahmetle doğurdu. Onun bu taşınması ile sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet o yiğitlik çağına erdiği kırk yıla ulaştığı zaman demiştir: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et ve soyumdan gelenleri de salih kimseler kıl. Gerçekten ben tevbe edip sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım.” (Ahkâf 15)

ٓ ِ‫اُو۬ ٰلئِ َك ا ّلَذ۪ ينَ نَتَ َقبّ َ ُل عَ نْ هُ مْ اَحْ سَ نَ مَ ا عَ مِ ُلوا وَ نَتَجَ اوَ زُ عَ نْ سَ يِّ ٔـَاتِهِ مْ ف۪ ٓي اَصْ حَ ابِ ْالجَ نّ َ ۜة‬ . َ‫الصدْ ِق الّ َ ۪ذي كَ انُوا يُو َعدُون‬ ِّ َ‫َوعْ د‬

PDF s. 49

“İşte bunlar ki Cennet yaranı içindedirler. İşlediklerinin en güzelini kabul edemeyeceğimiz, günahlarından geçeceğimiz kimselerdir. Onların va’d olunageldikleri dosdoğru bir sözdür.” (Ahkâf 16) Rivayet edilmiştir ki; bu âyet Hz. Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) hakkında nâzil olmuştur. Zira Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den gayri muhacirler ve Ensar arasında bir kimse yoktu ki; kendi, anası ve babası İslam’ın nuruyla, münevver olmuş olsun.

KIRK BİRİNCİ MENKIBE Mesabih-i Şerif’te Ebu Bekir Hazretlerinin menkıbeleri hususunda, sahih hadislerinde Hz. Aişe’den (r.anha) rivayet olunmuştur ki; Fahr-i Kâinat (s.a.v.) son makbul davranışlarının birinde bana hitap edip buyurdular ki; “Baban Ebu Bekir’i benim yanıma davet et. Kardeşin Abdurrahman’ı da sesle. Bir vasiyet yazdıracağım. Zira benden sonra birisinin çıkıp “Ben hilâfete daha layığım” diye söylemesinden endişeleniyorum. Hâlbuki Cenâb-ı Hak ve müminler Ebu Bekir’den başkasının halife olmasından çekinirler ve istemezler, kabul etmezler.”

KIRK İKİNCİ MENKIBE Ebu’l-Mu’in-En-Nesefi “Temhid-i Akavid” isimli risalesinde imamet bahsinde şöyle bir beyanda bulunmuşlardır: “İmamet âyetler ile sabit olunmamıştır. Hz. Ali (r.a.)’ye ve evlatlarına, Rafızilerin hilafınca “Ayet” olmadığına delil olarak derler ki; “Eğer hakkında âyetler olsa, Sahabei Güzîn hazretleri, bunda ittifak ederler. Onların ittifakları tabiine, tabiinden de dahi tebeü’t tabiine ve onlardan dahi salihine, yakınlara, uzaklara, hatta bize ulaşırdı. Haşa sümme haşa Sahabe-i Kirama bu suizanda bulunmak layık olmaz.” İmamet Hz. Ali (r.a.) hazretlerine ve evladı kiramlarına “Ayet” olması hakkında bir haber vârid olmuş olsaydı, onlar o haberin naklinde kusur etmiş olamazlar. Görülmez mi ki; Sahabe-i Kiram bizden yana temiz hükümleri ve ona bağlı olan ahkâm-ı şeriattan kusur göstermeyip naklederlerdi. Yolsuz, ilk imamet hükmünde kusur etmezlerdi. Bunun üzerine delalet eden o eser ki; Server-i Enbiya (s.a.v.) bu fena dünyadan intikal buyurdukları zaman Sahabe-i Kiram Hazretleri, Beni Sa’d’in saflarında toplanıp buyurdular ki; “Biz işitmişizdir ki; Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; bir kimse ölse, nefsi üzerine bir imam tayin etmezse ölüsü Cahiliyye Devri’nde olan meyyite gibidir. Şimdi caiz olmaz ki; bizim üzerimizden bir gün geçsin ve biz imamsız kalalım. İmamdan kasıt “Halife”dir. Onun içindir ki imamı bilmemek küfürdür. Zira dini hükümlerden bazıları şöyledir; Onun cevazı imamı alakadar eder. Cuma ve Bayram namazları ile nikâh kıymak gibi. Fazları inkâr etmek, küfürdür. Ensar’dan bir kimse kalkıp, muhacirlerden birisine dedi ki;

PDF s. 50

“Bizden bir emir olsun ve sizden bir olsun.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) ayak üzere durup dedi ki; “Hakikaten ben öyle zannederim ki; Hz. Ali’nin (r.a.) buna selahiyeti vardır. Ben isterim ki onunla ittifak edip, imamlığını kabul edelim.” Hemen Hz. Ali (r.a.) ayağa kalkıp kılıcını çekerek şöyle konuştu; “Bizim Halifemiz sensin. Seni Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz takdim etmiştir. Seni bu işten kim geri bırakabilir? Ben bir gün Rasulullah’ın (s.a.v.) huzurunda idim. Bana emredip buyurdu ki; git Ebu Bekir’e emret. Müslümanlara imam olsun, namaz kıldırsın. Biz razı olduk. O kişidir ki Rasulullah (s.a.v.) hazretleri ondan razıydı. Dinimiz emri için, dünyamız emri için o kişiye razı olmayalım. “Halife-i Rasulullah” diye isimlendirmelerinin sebebi ise şöyledir; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Ebu Bekir Hazretleri’ni (r.a.) kendi makamı şeriflerini imamlık makamı olarak verdi. Halife olarak atadılar. Son zamanlarında Müslümanlara imamlık edip namaz kıldı ve kıldırdı. Bir rivayette yedi gün, bir rivayette üç gün (Hâlbuki bütün Sahabe-i Kiram Hz. Ali’ye muvafakat edip, Hz. Ebu Bekir ile birlikte biat ettiler. Biat, imamet makamı kabul edildikten ve konulduktan sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in defin işiyle meşgul oldular. Definden sonra ayrıldılar, Hz. Ebu Bekir (r.a.) kalkıp hutbe okudu. Daha sonra vaaz edip şöyle buyurdu; “Ben sizin üzerinize vali kılındım. Hâlbuki hayırlınız ben değilim. Beni kabul edin. Hemen yine Hz. Ali (r.a.) kalkıp buyurdular ki; biz seni ne kabul ediciyiz ve ne kabullük talep ediciyiz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz seni takdim etmiştir. Ola ki seni tehir ede ve sonra bir gün beklemeyelim.” Bir gün gördüler ki Hz. Ebu Bekir (r.a.) çarşıda bir kadına gömleğini satıyor, bahanesiyle taam alalar. Dediler ki; “Ey Ebu Bekir-i Sıddık! Sana Beytü’l Maldan ücret tayin edelim. Sen Müslümanların işlerini göresin. Her günde veya iki günde verilmesi için iki dirhem tayin ettiler.” Yine kendileri buyurdular ki; “Ben zayıf bir adamın: Yevmiye iki dirhemlik amele kudretim yoktur. Öyle olsa iki dirhem bana haram olur.” Bu söz üzerine bir dirhem ve iki danik olarak tayinde bulundular. Hz. Ebu Bekir o bir dirhem ile iki danik alıp, bir gözeye (Testiye) koyardı. Ayrıca mallardan hafif bir şey satar hem geçinir hem infak ederdi. Zira vefat etmeleri yakın olduğu zaman o gözeyi istedi. Onda bulunan akçeleri döktü ve kızları Aişe Sıddık Hazretlerine (r.anha) dediler ki; “Bu paraları Ömer bin Hattab (r.a.) Hazretlerine götür ve de ki; ‘Bu mal Müslümanlarındır. Geri alınız ve yine bu paraları Müslümanların içinde hak edenlere versinler.”

PDF s. 51

Hz. Aişe (r.anha) Validemiz dahi bu parayı, Hz. Ömer (r.a.) hilâfet makamına geçtikten sonra, huzuruna götürüp babasının vasiyetlerini bildirip, teslim etmeye çalıştı. Bu hale vakıf olan ve Aişe Validemiz’in (r.anha) söylediklerini duyan Hz. Ömer (r.a.) ağlamaya başladı ve peşi sıra dedi ki; “Bizi büyük bir zahmete soktun Ey Ebu Bekir-i Sıddık! Ne acayip ve ne kadar güzelsin. Ebu Bekir olarak öldükten sonra bile ve yine adaleti elinde tutuyorsun, eteğinden bırakmıyorsun. Senin yolunda yürümek benim için çok zor olacağa benziyor.” Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek gözlerinden yaşlar revan oldu. Rivayet olunur ki; Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) vefat-ı şerifinden sonra Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) hilâfet müddetince günden güne zayıflamaya başladılar. Eridikçe zayıflaşmaya başladı. Bir gün kızı Hz. Aişe (r.anha) babasına sordu; “Ey benim canım babam! Sana ne oldu ve ne erişti ki günden güne zayıflıyorsun?” Hz. Ebu Bekir cevap verdi; “Gözüm nuru kızım Aişe! Bilmiş olasın ki, Rasulullah (s.a.v.)’den ayrılmak beni zayıflattı.” Ey azizler bunu düşünüp, kıyas edin ki, Rasulullah (s.a.v.)’e karşı Hz. Ebu Bekir’in muhabbetinin derecesi ne kadar büyük ki; bu kadar zayıflamaya sebep olsun. Vay başına olmuş ki o kimsenin ki; kalbinde böyle bir Server-i Kâinat’a karşı içinde sevgi bulunmaz. Ya bizim halimiz ne olur? Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e (s.a.v.) karşı, sevgi ve saygı duymayan, hürmet göstermeyenlerin hali nasıl olur? Ve yarın sorulduğu zaman ne cevap verirler? Cenâb-ı Hakk cümlemizin ve inananların yardımcısı olsun. (Âmin)

KIRK ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Aişe (r.anha) der ki; Babam, Hz. Ebu Bekir dar-ı bekaya göç ettikleri zaman, Sahabe-i Güzîn hazretleri onu nereye defnedelim diye tereddütte kaldılar. O vakit ıstıraptan gayet mustariptim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Beni gaflet almış ve uyumuşum. Kulağıma bir ses geldi. “Dostu, dostuna ulaştırın.” Hemen uyandım ve hadiseyi Ashab-ı Kiram’a söyledim. Onlar da bana dediler ki; biz bu sesi işittik. Mescid içinde namaz kılanlar bile işittiler. Bunun üzerine müşavereye gerek kalmayıp şüpheleri gitti. Hz. Ebu Bekir’in cenazesini alıp, Habibi Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin yanına defnettiler. (Şevahîdü’n Nübüvve’den tercüme edilmiştir.)

KIRK DÖRDÜNCÜ MENKIBE Sahih bir Hadis-i Şerif’e dayanarak, Cabir bin Abdullah (r.a.) rivayet ederler ki; “Hz. Ebu Bekir-i Sıddık vefatına doğru vasiyet etti. Dedi ki; ben vefat ettikten sonra şu Beyt-i Şerif’in kapısına götürüp gömün. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Kabr-i Şe-

PDF s. 52

rifleri ordadır. O kapıyı çalın. Eğer o kapı size açılırsa beni oraya defnediniz. Cabir bin Abdullah (r.a.) dedi ki; biz Sıddık Hazretlerinin cenazesini alıp gittik. O kapıyı çaldık. Dedi ki: İşte Ebu Bekir’in cenazesini getirdik. Senin yanına defnetmek isteriz. O kapı açıldı biz anlamadık ki o kapıyı kim açtı. Ve söylendi; içeri giriniz ve onu defnediniz. Hal böyle iken biz ne bir şahıs gördük ne de bir şey görmedik.”

KIRK BEŞİNCİ MENKIBE İki cihanın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.) âhirete sefer ettikten sonra, münafıklar başkaldırıp, Arapların çoğu mürted oldular. Hele ki iki vilayetin ehli İslam üzerine yanlışlığı çok oldu. Mekke ve Medine Müslümanları çoğusu dinlerinden dönüp, mürtedlerle ittifak ettiler. Zekât toplayıcıları öldürdüler, itaatten çıktılar. Avratlarının ellerine kına yaktılar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in âhirete göçüşünün sonunda defler çalıp, oynayıp eğlendiler. Bu haberler Ashab-ı Güzîn’e yetişti, onlar dahi melül ve mahzun oldular. Hepsi Medine Mescidi’ne toplanıp meşveret ettiler. Ondan sonra kalkıp Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) evinin kapısına geldiler ve dediler ki; “Ya Ebu Bekir! Rasulullah (s.a.v.) sizi yerine halife koydu. Bütün Müslümanların hallerine mukayyed olasınız. Kötülüklerden koruyasınız.” “Rasulullah (s.a.v.) âhirete irtihali ettiğinden beri dışarı çıkmadınız ve kimseye karışmadınız. Gece ve gündüz ağlamaktan geri kalmadınız. Lütfedin şimdiden itibaren dışarı çıkıp Müslümanların işlerini görün. Mürtedlerin üzerine gidin. Lazım olan tedarikleri görün. Biran evvel görmek lazımdır ve icap eder.” dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kendisi Habibullah Hazretlerinin ayrılığından öyle bir hale gelmişti ki, ayakta gezen ölü gibiydi. Lakin ne çare gayreti elden bırakmayıp, münadiye (tellala) nida ettirdi ki; “Namaza hazır olun?” Muhacirler ve Ensar bir araya toplandılar. Emirü’l Mümin’in Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) minber üzerine çıkıp hutbe okudu ve buyurdu ki; “Ey müminler! Bilin ki; her kim Muhammed’e inanırsa Muhammed vefat etti. Her kim Muhammed’in Rabb’ine inanırsa o Rab diridir. O’nun ortağı yoktur. Ey Müslümanlar! Biliniz ki münafıklar nifakı aşikâre yapmaya başladılar. Allah’ın Rasulü’nün zekâtı toplayanları öldürdüler. Eğer biz bu işi gereği gibi sıkı tutmazsak, zanlılar kuvvet bulur ve İslam zayıf düşer. Bundan sonra and içtim ki; Vallahi bugünden sonra onlar ile cenk edeceğim. Artık bundan sonra onlarla aramızda kılıç vardır.” Bunu duyan Hz. Ömer (r.a.) ayağa kalkıp dedi ki; “Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! Emrine cümlemiz bağlıyız. Lakin Esame’ye dahi haber gönderdik, bütün askerleriyle buraya gelsin. Bu az iş değildir.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki;

PDF s. 53

“Hz. Esame’ye ihtiyacımız yoktur. Hazır olan asker yeterlidir. Bunlar Allah’ın izniyle, Rasulullah’ın yardımıyla mürtedlerin hakkından gelirler. Hangi sultan kuvvetli gönüllü olsa hiçbir düşman onu yenemez ve üzerinde zafer kazanamaz.” Cabir bin Abdullah (r.a.) dedi ki; “Nice ulu sahabi ile minber dibinde beraber oturduk. Cenk niyetine durduk. Her birimiz Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) emriyle yüreklenip ve kuvvetlenip, aslan gibi tavır sergiledik. O saatlerde gazâ talebi istedik. Bir an içinde on bin kâmil arslan çıkageldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Halid bin Velid’i (r.a.) hazırlayıp onu bin askere serdar yaptı. Hepsini Allahu Teâlâ’ya ısmarladı. Mürtedler üzerine musallat kıldı. Halid bin Velid (r.a.) on bin askerle gidip Allahu Teâlâ Hazretlerinin kudretiyle Allah Rasulü’nün zekât toplayıcılarını şehit eden bu arsızları yakalayıp, katlettiler. Büyük bir ateş yakıp gövdelerini içinde yaktılar.” Hz. Halid (r.a.) şöyle buyuruyor; “O kadınlar ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in vefatı üzerine ellerine kına yakmışlardı, defler çalmışlardı. Onları toplayıp, getirtip ellerini kesip katlettiler. Başlarını evde bıraktılar. Ondan sonra siyaseten bütün mürtedler ağlayıp sızlayıp eman dilediler. Ebu Bekir’in (r.a.) huzuruna name yazdılar. Yanıldık, hata ettik bizi bağışlayın dediler. Ayrıca, namaz kılalım, zekât verelim, her ne buyurursanız yerine getirelim. Yeter ki Halid bin Velid’i bizim üzerimizden çek. Bu adam bizim neslimizi kuruttu ve kökümüzü kesti.” dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ben Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den işittim ki; Halid, Allahu Teâlâ Hazretlerinin kılıcıdır. Haksız yere kan dökmez. Ama bütün hepsi eman dilediler ve itaat gösterdiler, geri döndüler, imana geldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Halid’i geri çağırdı ve mübalağa ile rivayetler ve ihsanda bulundular.” (Bunlar tarih kitaplarından alınmış ve çıkarılmıştır.)

KIRK ALTINCI MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir gecelik ameline veyahut bir saatlik ameline bütün ömrüm içinde ne kadar amel ettimse, mümkün olsa onunla değişirim.” Sordular ki; “Ya Emirel-Müminin! Hz. Ebu Bekir’in o günde bir gecelik ameli neydi?” Buyurdular ki; “O gece Server-i Âlem (s.a.v.) Hazretlerine hicret etmesi emr olundu. Birçok Ashab-ı Güzîn (r.a. Ecmain) arasında Hz. Ebu Bekir, Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz’e yoldaş olmak üzere tayin olunmuştu. Allahu Teâlâ huzurunda ve Habibullah katında yakın olup

PDF s. 54

mertebesi yüksek olmasa bu saadete ve bu izzete kavuşamazdı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile beraber Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye teşrif buyurdular. Bundan ebedi ulu devlet ve uzun sürecek bir saadet bir kimseye nasip olmamıştır. Ne şimdiden sonra olur ve ne de gelecekte olmaz. Onun için bir saatlik o zamanki ameli kastedilmektedir. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz vefat ettikten sonra Arapların çoğu mürted oldular. Ben varıp Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) dedim ki; “Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! Melunlara birkaç gün vakit verseniz caiz değil midir?” Buyurdular ki; “Ya Ömer! Hakikatte bu İslam dini kemal mertebesine erdi ve kuvvetlendi. Şimdi geri gidip batmak yoktur. Nitekim Allahu Teâlâ Azimüşşan buyurmuştur;

.‫ت َعلَ ْيكُ ْم نِ ْع َم ۪تي‬ ُ ْ‫اَلْ َي ْو َم اَكْ َمل‬ ُ ‫ت لَكُ ْم ۪دي َنكُ ْم َواَتْ َم ْم‬ “Bugün ben sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. (Mâide 13) “Şimdi O Allahu Teâlâ, O’ndan gayri Allah yoktur. Bir an aman vermeyip, ben onlara kılıç çekip, kılıçtan başka nesne ile konuşmam” dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri halim, selim birisi olup, şefkat ve merhamet üzere iken bunların hakkında böyle buyurmaları imanın kuvvetindendir ve yakının fazlalığındandır. Anladı ki İslam dinine şimdiden sonra zeval gelmez. Onun için böyle kati cevap verdi. Kaleler, Rasulullah’ın (s.a.v.) kalbine yakın ve uygun olup imanın üstünlüğü ve Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) bu mertebeye yol bulmuştur. Hiçbir kimse onun derecesine yetişememiştir. Hz. Ömer (r.a.) gibidir Sultân-ı Zîşan, Hz. Ebu Bekir (r.a.) hakkında böyle şehadet edecek kıyas ile mukayese edilmez bir bağlılığa sahipti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ne saadet azmi ve ne yüce bir mertebe sahibidir. Bunlara muhabbet edip, halis sevenler, dünyada ve âhirette İnşallahu Teâlâ yabanda kalmazlar.

KIRK YEDİNCİ MENKIBE Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) rahatsızlığında buyurdu ki; “Hilâfet emrinin verilmesinde tekrar istihare ettim. Allahu Teâlâ’dan, bana rızasına uygun arkadaş versin istedim. Bilirsiniz ki yalan söylemek dilemem. Hangi akıl, Allahu Teâlâ’ya mülakat vaktinde kendine iftira etmeyi reva görür. Müslümanları aldatmayı caiz bulur.” Orada bulunanların hepsi der ki; “Allah Rasulü’nün Halifesi Ebu Bekir hakkında hiç kimsenin şüphesi yoktur. Onun için Ya Ebu Bekir kimi söyleyeceksen söyle.”

PDF s. 55

Hz. Ebu Bekir (r.a.) sözüne devam ederek; “Gecenin sonuna doğru uyku bana üstün geldi. Biraz uyumuştum ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz geldi. Beyaz kaftan giymişti. Kaftanların etrafını ben topluyordum. Ansızın o iki beyaz kaftan yeşil olmaya ve parlamaya başladı. Bakanların gözlerini kamaştırıyordu. Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) iki tarafında iki uzun boylu kişi vardı. Gayet yakışıklı ve güzel yüzlüydüler. Elbiseleri nur, çehreleri sevinçle doluydu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bana selam verip, benimle tokalaştı, beni şereflendirdi. Mübarek elini benim göğsüme koydu; Ya Ebu Bekir seni çok özledik, bize gelme zamanın yaklaştı “buyurdu. Uykum sırasında öyle çok ağlamıştım ki; evdekiler dahi sesime uyanmışlar. Bana bunu daha sonra haber vermişlerdi. Allah Rasulü’ne dedim ki; “Ben seni çok özledim Ya Rasulallah!” Tekrar Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; “Bu ehli İslam ümmet için dürüst, temiz ve adil olan Ömerü’l-Faruk’u halife seçiniz ve takdim buyurunuz. Daha sonra yanındakileri göstererek sözüne devam edip; bu iki kişi senin vezirlerindir. Dünyada ve ölüm anında senin komşularındır. Cennet’te dostlarındır.” Onları bana verdiler ve yine dediler ki; “Kurtuluş buldun! Fikir ve vehim senden uzaklaştı. Sen sıddıksın. Gökte melekler arasında, yerde insanlar arasında “Sıddık/Emin” olduğunu haber verdiler.” Peşi sıra dedim; “Ya Rasulallah’ Anam ve babam sana feda olsun! Bu iki kişi kimlerdir ki; bunlara benzer birini görmedim.” Buyurdular ki; “Bu iki kişinin biri Cebrail, biri Mikail’dir.” Hane halkım başucumda ağlıyorlardı.

KIRK SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ebu Bekir (r.a.) ölüm hastalığı sırasında kendi evlatlarını Hz. Aişe Validemiz’e ısmarladı. Ona iki oğlan ve iki kızını emanet ediyordu. Hz. Aişe anamız (r.anha) babasına dedi ki; “Benim bir kız kardeşim vardı. İkincisi nerede?” Hz. Ebu Bekir dedi ki; “Hanımım hamiledir. Zannederim bir kız doğuracaktır.” Hakikaten hamile olan hanımı, mübarek kadın doğum yaptı ve bir kız çocuğu oldu.

KIRK DOKUZUNCU MENKIBE Zamanın kutbu olan ve incisi sayılan Seyyid Mahmud Nakşibendi El-Urmevi yaşadığı sırada “Aziz” lakabıyla tanınıyor, biliniyor ve seviliyordu. Tecvitte kendi telif ettiği “Güzide” isimle nefis risalenin 29. babında şöyle bir beyanda bulunuyor; Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri (r.a.) hilâfet makamında bulundular “Yemame Vilayeti”nde Müseyleme isminde biri yalancı, peygamberlik davasında bulundu. Hz. Ebu Bekir Sahabe-i Kiram’ı Yemame Vilayeti’ne gazâya gönderdi. Büyük cenk yapıp, Müseylemetü’l-Kezzab’ı katlettiler. Tarihte şöyle beyan olunmuştur ki; Müsey-

PDF s. 56

leme ile yapılan cengde Ashab-ı Kiram’ın mübarek hatırlarına bir korku geldi. Kuran Ehlileri ortadan kalkarsa Kur’an-ı Azîm yeryüzünden gider. Allahu Teâlâ Hazretleri Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek kalbine ilham eyledi ki; Kur’an-ı Kerim’i toplayıp bir Mushaf yazdırsın. Bu hal üzere kalkıp, Ebu Bekir Hazretlerine (r.a.) gidip durum arz etti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) buyurdular ki; “Ben bu işte fikir ve teamüle muhtacım. Zira Habibi Ekrem Hazretleri (s.a.v.) toplamadılar ve toplansın dahi demediler.” Bir müddet sonra Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) kalbine Âlemin Sahibi ilhamda bulunup, Kur’an-ı Azîm’i bir mushaf haline getirmesini, yazdırmasını temin etti. Zeyd b. Sabit (r.a.) buyurdular ki; “Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a.) beni istemişti. Ben de kalkıp huzuruna gittim. Gördüm ki; Hz. Ömer de (r.a.) orada bulunuyordu. Vaki olan düşünce ve hali beyan edip Kur’an-ı Kerim’i toplamayı bana teklif ettiler. Bu iş ve teklif bana dağlardan ağır geldi. Epey bir müddet sonra Allahu Teâlâ Hazretleri benim kalbime dahi ilhamda bulundu. Hayrı Kur’an-ı Azim’i bir araya getirip, tertip etmeye çalıştım. Ben Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) şerefli zamanlarında “Vahiy Kâtibi” idim. Cebrail-i Emin, Hz. Peygamber’e okuduklarının son okunuşlarında bile hazırdım. Kur’an-ı Kerim’i bir tertip üzere toplamaya kesin karar vermiş bulunuyordum. Kâğıtlarda, tahtalarda, yapraklarda ve ağaçlarda yazılı ve Ashab-ı Kiram’ın hafızlarında aşklı bulunan âyetleri toplayıp, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e son okunan sıraya göre, tertipleyip yazdım. “Berâetün Sûresi”nin sonunda varınca (Lekad caeküm Rasulun min enfüsiküm aziz) 129. âyetinden son âyetine kadar olan kısmı aklımdan çıkmıştı. Her kimden sorup, yardım istedimse bir sonuç alamadım. Yalnız Huzeyme bin Sabit Ensari’nin (r.a.) yanında buldum. Yerine yazdım ve koydum. Zira Ahzab Sûresi’ne gelmiştim.” “(Minel müminine ricalün sadak uma ahad allahu leyh) âyet-i kerimesini Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den duymuştum, kavuşturdum. Onu talep ettim. Hüzeyme Ensari Hazretlerinin (r.a.) yanında buldum ve kendi mevzusunu da yazdım. Çünkü Mushaf-ı Şerif’i tamamladım. Ona “Mushaf-ı Âmm” diye ad koydular.” Hz. Ali (r.a.) Hz. Ebu Bekir (r.a.) hakkında şöyle söylüyorlardı; “Müslümanların ve insanların en büyüğü Mushaf’ı hazırlayan, levhalardan, çeşitli maddeler üzerinden toplayıp, bir araya getiren, tertipleyen O’dur (Hz. Ebu Bekir) mademki Hz. Sıddık-ı Ekber hilâfet makamındaydılar. “Musaf-ı Amm” yanındaydı. Hz. Sıddık-ı Ekber darı bekaya intikal buyurduktan sonra Hz. Ömer’in yanında durdu. Hz. Ömer (r.a.) vefat ettikten sonra Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) muhterem ve mübarek zevceleri Hafsa Hatun (r.anha) (Hz. Ömer’in kızı) yanında durdu. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) hilâfet müddetleri iki yıl sürmüştü. Sanırız artık eksik rivayet de olabilir ve altmış üç yaşındadırlar. Hicretin on üçüncü yılında Cemaziye’l Evvel Ayı’nın yirmi ikisinde akşam ile yatsı arasında Hakk’ın huzuruna göçtüler. (Allah rahmet etsin. Âmin)

PDF s. 57

ELLİNCİ MENKIBE İmam Begevi Rahmetullahi “Melaimü’t-Tenzil” isimli tefsiz kitabında Lokman Sû- َ ‫ َواتّ َ ِبعْ َس ِبيلَ َمنْ أَن‬/ Bana dönenlerin yoluna uy” âyet-i celile- َ ّ َ‫َاب إِل‬ resi’nden (15. Ayet) “‫ي‬ sinin yorumunda nakletmişlerdir ki; Ata’dan ve İbni Abbas Hazretlerinden buyurmuşlardır ki; “Men”den kasıt Ebu Bekir’dir. Bunun beyanı ise şöyledir; “Hakikaten Ebu Bekir Hazretleri İslam’a geldi. Hz. Osman Talha bin Zübeyr, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Avf hepsi Ebu Bekir’in (r.anhüm) yanına geldiler ve dediler ki; “Sen Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hakikaten inandın ve tasdik ettin ve iman getirdin mi?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular: “Evet sadık büyükler kadar. Siz dahi iman edin.” Sonra hepsini alıp Habibi Ekrem’in (s.a.v.) huzuru şeriflerine götürdü. Hepsi Müslüman oldular. Bunlara İslam’ın eskileri olarak Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) irşadıyla iman ettiler. Onun için Allahu Teâlâ yukarıdaki âyeti gönderdi. (Bu âyette kastedilen Hz. Ebu Bekir’dir.)

ELLİ BİRİNCİ MENKIBE “Kitab-ı Revaat’üş-Şakayık”da Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bilgiye göre, şöyle buyurmuşlar; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz vakit geldi, vefat ettiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) acayip bir rüya gördü. Öylesine ağladı ki, kapısının önünden geçerken ağlamasını duydum. Hayret edip kapılarını çaldım. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kapının çalınmasının sesine uyanıp benim için kapıyı açtı. Gözlerinin yaşı yanaklarından akıyordu. Dedim ki; “Bu ağlamanın sebebi nedir?” Dedi ki; “Benim için Sahabe-i Güzîn’i topla, bu ağlamanın sebebini onlara da anlatayım.” Sahabe-i Güzîn’i topladım, huzuruna getirdim. Ebu Bekir (r.a.) anlatmaya başladı; “Rüyamda gördüm ki kıyamet kopmuş. İnsanlar hesap yerine sevk olunuyorlar. Bir takım büyük ve ileri gelen insanlar bana doğru geldiler. Minber üzerinde yüzleri nurlu, yıldızlar gibi berraktılar. O esnada görünen bir meleğe sordum; “Bunlar kimlerdir?” Melek bana dedi ki; “Bunlar peygamberlerdir. Muhammed (s.a.v.) Hazretleri’ni bekliyorlardı. Zira şefaat dizgini Muhammed’in (s.a.v.) elindedir.” Ben şöyle konuşmaya başladım: “Muhammed (s.a.v) nerededir?” O da bana cevap verdi; “Arşın kenarındadır.” Yine dedim ki; “Beni Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) huzurlarına götürün. Ben onun hadimiyim, sahibiyim. Ben Ebu Bekir-i Sıddık’ım.” Bunun üzerine melek beni götürüp Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) huzuruna eriştirdi. Baktım ki mübarek başları açık, imamesini arş

PDF s. 58

önüne koymuş boyun örtüsüyle belini bağlamış ve sağ elini arş kenarına koymuş ve sol eli cehennemin kapısının halkasında aşırı bir istekle, Rabb’ine bağlı itaatkâr olan bir hal ile hareket ediyor ve diyor ki; “Ümmeti! Ümmeti! İlahi ümmetim içinde ulema var, evliya var, şüheda var, salihler var, mücahidler var, hacılar var!” İzzetli Rabb’in nidası geldi ve o kâinatın Hâliki Allahu Teâlâ şöyle buyuruyordu; “Ya Muhammed! Sana bağlı olanları zikredersen asileri zikretmeyesin. Şarap ve içki içenleri, fasıkları, zalimleri, tefecileri, zina edenleri ve kan dökücüleri anmayasın.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dedi ki; “Onlar senin buyurduğun gibidir. Lakin onlarda müşrik, oğlun olduğunu söyleyici, putlara tapıcı, tevhidden dönücü değillerdir. Ümmeti! Ümmeti! Allah’ım! Gözlerimden akan bu sel gibi yaşlara benim ümmetimi bağışla. Onlar için şefaatimi kabul buyur, deyip yalvarmaya ve niyaza devam etti.” Ben Hz. Habibullah’a (s.a.v.) şahsi muhabbetimden dolayı dedim ki; “Ya Rasulallah! Bu nasıl bir sığınma, isteme ve niyaz ki kendi nefsini dahi yoruyorsun?” Mübarek başını kaldırıp, sol eliyle cehennemin kapısının halkasını aldı. Cehennemin kapısının halkasını bağlayıp, buyurdu ki; “Ya Eba Bekir Rabb’imden sual ettim. Israrım fazla olduğu için şanı büyük Hz. Allah ümmetimi bana bağışladı ve benim ümmetim üzerine teessüfümü reddetti. Ben bu arada dedim ki; “Ya Habiballah, Allahu Teâlâ sana bazısını mı bağışladı ya da hepsini mi bağışladı? Ya Ömer! Sen kapıyı çalınca bu soruyu soramadan, uyandım geldim.” Kendi aramızda bunun devamının ne olduğunu ve nasıl olacağını düşünüp konuşurken evin içinden yüksek bir ses geldi ve şöyle diyordu; “Ya Eba Bekir hepsini, hepsini bağışladı. Yalnız bir mümini kasıtlı olarak katledenler bağışlanmadı. Onlar cehennemde ebedî olarak kalacaklardır.” Bu sesi duyduktan sonra hepimiz ayağa kalkıp Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ve senada bulunduk. Bizi böyle bir Nebiyyi Muhterem’in (s.a.v.) ümmetinden kıldığı için. O Hz. Zülcelal (c.c.) Rauf’tur, Rahim’dir. Hz. Rasulümüzün şefaati bizim hakkımızda kabul olundu. O Server-i Enbiya Efendimiz (s.a.v.) maksuduna vasıl oldu.

ELLİ İKİNCİ MENKIBE Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) halifeliği zamanında Medine-i Münevvere’de gezerken bir ev kapısının önünden geçiyordu. Ansızın o evin içerisinden bir ağlamak sesi duydu. Bir kadın şiir okuyup gözlerinden yaşlar akıtıyordu. O şiirin manâsı şöyleydi; Ey parlak ay gibi olan güzel yüzlüm O parlak olan ay gibi yüzünle güneşi söndürürsün.

PDF s. 59

Annem sütünü daha ağzıma akıtmadan Lale gibi olan dudaklarını anıp, süt yerine kan içtim. Bu güzel şiirin sesini duyan Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) mübarek gönülleri çok etkilendi. O evin kapısı çalıp bekledi ve hane sahibi dışarı çıktı. Ona şöyle sordular; “Azatlı mısın? Hür müsün?” Dışarı çıkan kadın Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) şöyle cevap verdiler; “Köleyim.” Hz. Ebu Bekir devam ederek; “Okuduğun şiir, kimin içindi?” Kadın devam etti; “Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! Ravza-i Münevvere hakkı için bana bir şey sorma” dedi. Hz. Ebu Bekir ısrar edip, ayak direyince ve kadına; “Eğer söylemezsen bu makamdan adım atıp, gitmem ta ki gönlündeki bu sırrını duyuncaya kadar.” Bu söz üzerine cariye kadın gönülden sert bir ah çekerek, Benî Haşim/Haşimoğulları gençlerinden birisini söyledi. Ebu Bekir Hazretleri bu yerden ayrılıp mescide gitti. Bu cariye kadının Efendisi olan kişi yanına çağırttı. Onunla konuşup, anlaşarak kıymetini verip satın aldı, azat etti ve sevdiği gence nikâhladı. Molla Cami Hazretleri “Baharistan” isimli eserinde bu hikâyeyi rivayet etmişlerdir. Şu kıtayı da kitaba yazmışlardır. Ey gönül! Cihânın bütün maksatlarını bir tarafa bırakmış olan kimseden başkası, Seni sevdiğin ile birleştiremez. İş, maksad derdi ile hâsıl olur. Eğer derdin yoksa, inle ki, bir gönül ehli sana acısın da murâdına kavuştursun!

ELLİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Nâzil olan âyetlerde Hakk’ın izniyle Hz. Ebu Bekir hakkındaki diğer menkıbeleri de bilelim. Önce Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinden sonra Hak üzere Halife, Hz. Sıddık (r.a.)’ın olduğunu Allahu Teâlâ Kur’an’da haber vermiştir. İcma-i ümmetle de sabittir;

َ‫الرْ ضِ َكمَ ا اسْ تَ خْ لَف‬ َ ْ ‫اللّ ُ ا ّلَذ۪ ينَ ٰامَ نُ وا مِ نْ ُكمْ وَ عَ مِ ُلوا الصّ َ الِحَ اتِ لَيَ سْ تَ خْ لِفَ نّ َ هُ مْ فِ ي‬ ٰ َ‫وَ عَ د‬ ‫ا ّلَذ۪ ينَ مِ نْ َقبْ لِهِ مْ ۖ وَ لَيُ مَ ّكِ نَنّ َ لَهُ مْ د۪ ينَ هُ مُ ا ّلَذِ ي ارْ تَضٰ ى لَهُ مْ وَ لَيُ بَ دِّ لَنّ َ هُ مْ مِ نْ بَعْ دِ خَ وْ فِ هِ مْ اَمْ نً ۜا‬ ٓ ِ ‫يَعْ ُبدُونَن۪ ي َل يُشْ ِركُ ونَ ۪بي شَ يْ ٔـً ۜا وَ مَ نْ كَ فَ رَ بَعْ دَ ذٰ لِكَ فَاُو۬لٰ ِئكَ هُ ُم ْالف‬ . َ‫َاسقُ ون‬

PDF s. 60

“Allah içinizden imân edip de güzel ve iyi amelde bulunanlara yemin ile va’d etti ki; kendilerinden önce gelenleri nasıl yerine getirdi (kâfirleri) ise onlarda yeryüzünde muhakkak (kâfirleri, müşrikleri) yerine getirecektir (hâkim kılacaktır). Onlara kendileri için beğendiği dini herhalde payidar kılacak, onların korkularından sonra kati bir eminliğe çevirecektir. Ta ki onlar bana ibadet etsinler, bana hiçbir şeyi ortak koşmasınlar. Kim bundan sonra nankörlük ederse, artın onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nur 55) Bu âyet-i celilenin manâ ve yorumundan anlaşılan şudur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve ona inanan Müslümanlar, şirk ehlilerinin eziyetlerinden dolayı, bu kâfirlerden korkuyorlardı. Medine-i Münevvere’de İslam dini ve Müslümanlara düşmanlık edenlere üstün ve galip gelinceye kadar bu korku ve endişe devam etti. Ne zamanki İslam dini ve Müslümanlar kuvvetlendi. Bu şerirlerden ve şerlerinden emin olup, emniyet içinde kaldılar. Bu nâzil olan âyet-i celilede Hz. Eba Bekir Sıddık’ın (r.a.) ve diğer iş başına gelecek, Halife olacak kişilerin Hakk’ın izniyle, Hakk olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemin’in va’dinden dönmesi söz konusu değildir ve imkânsızdır. O kimseler ki; onlardan önce halife oldular. Yani; İsrailoğullarını kastedilir. Onlara ki; zamanında gelen dinlerini beğendirmiştir. Onlara zamanı gelince Allah dostu kalan doğrularına bedelleri verilecektir. Korkularından sonra eminlik üzere kalacaklardır. Zira Allahu Azimüşşan “Bana ortak koşmayanlar Bana hiçbir nesneyi eş tutmayan, adaletime sığınan ve yargılanma gününü kabul eden, va’d ettiğim nimetlerime ondan sonra kavuşur.” Fasıklar onlardır ki; Benim Rasulüme ve ashabına Mekke-i Mükerreme’de korkulu anlar yaşattılar. O sevdiğim ve ashabı Medine-i Münevvere’ye gittikten sonra dahi korku üzere oldular. O zamana kadar ki Allahu Teâlâ kendi din-i İslam’ı zahir kıldı. Bu Müslümanlar daha sonra kâfirleri kahrettiler, o vakit emin oldular ve emniyet içinde bulundular. Bu âyet-i celilede “delil” vardır. Ebu Bekir (r.a.)’in ve diğer halifelerin, halifelerinin dürüstlüğüne (r.anhüm) hiç şüphe yoktur. Diğer başka bir âyet-i kerimede Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;

ِ ‫اكي َن َوالْ ُم َه‬ ‫اج ۪ري َن‬ ۪ ‫السَ َع ِة اَنْ يُؤْ ُتٓوا اُو۬لِي الْقُ ْر ٰبى َوالْ َم َس‬ ّ ‫َو َل يَ ْأت َِل اُو۬لُوا الْفَضْ ِل ِمنْ كُ ْم َو‬ ۜ ‫يل اللّٰ ِ ۖ َولْ َي ْعفُوا َولْ َي ْصف َُح‬ .‫وا اَ َل ُت ِح ّبُ ونَ اَنْ يَغْ ِف َر اللّٰ ُ لَكُ ْ ۜم َواللّٰ ُ غَ فُو ٌر َر ۪حي ٌم‬ ِ ‫۪في َس ۪ب‬ “Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesinler. Allah’ın sizi affetmesini sevmez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Nur 22) Bu Ayet-i Kerime’nin nüzûl sebebi şudur; Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) halasının oğlu olan Mustah’a nafaka vermemek için yemin etmiş bulunuyordu. Zira Mustah Sıddık Hazretlerinin kızı Hz. Aişe (r.anha) hakkında

PDF s. 61

münasip olmayan sözler sarf etmişti ve çok miskin birisiydi, aynı zamanda muhacirlerdendi. Bedir Savaşı’na katılmışlardandı. Bu âyet-i kerime nâzil olunca, Rasulullah (s.a.v.) bu âyeti Ebu Bekir’in yüzüne karşı okudu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.); “Evet! O çok sevdiğim Allahu Teâlâ beni bağışlaya. Nafaka vermeye yönlendirdi, bundan sonra kimsenin nafakasını kesmem” diye buyurdu. Başka bir âyet-i kerimede;

ٓ ‫يَآ اَ ّيُ َها الّ َ ۪ذي َن اٰ َم ُنوا َم ْن يَ ْرتَدّ َ ِمنْ كُ ْم َع ْن ۪دي ِن ۪ه ف ََس ْوفَ يَ ْأتِي اللّٰ ُ ِبقَ ْو ٍم يُ ِح ّبُ ُه ْم َويُ ِح ّبُ ونَ ُه‬

‫اللّ ِ وَ َل يَخَ افُونَ لَوْ مَ ةَ َ ٓلئِ ۜ ٍم‬ ٰ ‫يل‬ َ ِ ۪‫اَذِ ّلةٍ عَ لَى ْالمُ ؤْ مِ ن۪ ينَ اَعِ زّ َ ةٍ عَ لَى ْال َكافِ ۪رينَۘ يُجَ اهِ دُونَ ف۪ ي سَ ب‬ ِ ‫ذٰ لِكَ فَضْ لُ اللّٰ ِ يُؤْ ۪تي ِه َم ْن يَشَ ٓا ُۜء َواللّٰ ُ َو‬ .‫اس ٌع َع ۪لي ٌم‬ “Ey imân edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onlara seveceği, onlarında kendisini seveceği bir kavim getirir ki, onlar Allah için savaşırlar. Ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın lütfu, inayetidir ki onu kime dilerse verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir.” (Mâide 54) Şu âyet-i celile de bir kavle göre Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) hakkında nâzil olmuştur; ٓ ِّ ‫َو َمنْ يُ ِط ِع اللّٰ َ َوال ّرَ ُسولَ فَاُو۬لٰ ِئكَ َم َع الّ َ ۪ذي َن اَنْ َع َم اللّٰ ُ َعلَيْ ِهمْ ِم َن النّ َ ِب ۪ ّي َن َو‬ ‫الص ۪دّ ۪يقي َن‬ .‫وَ الشُّ هَ دَ ٓاءِ وَ الصّ َ الِح۪ ينَۚ وَ حَ سُ نَ اُو۬ ٰلٓئِ َك رَ ف۪ ي ًق ۜا‬ “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle Sıddıklarla, şehidlerle, salih insanlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaşlardır.” (Nisâ 69) Bu âyet-i kerime bir delil olarak vardır. Habibullah (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) arasında vasıta olarak kabul edilir. Zira bütün Ümmeti Muhammed Ebu Bekir Hazretlerinin adı sıddık olarak anılır. Layık olmaz ki; bir şehadette yarısı ile adil ola, yarısı ile zalim ola. Vaki oldu ki; Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) derecesi ile Hz. Ebu Bekir’in derecesi arasında hiç vasıta olmaya, Rafizilerin kavlinin hilafına ve bu âyet-i kerimenin de delil olarak olması vardı. Allahu Teâlâ Hazretlerinin nimeti önce bu taife üzerine önce kendi fazlıdır. Bunlar taatleri ile o nimete müstahak olmuş olalar. Kadiriler kavlinin hilafınca göre miskin kul gerçeği görmez. Allahu Zülcelal Hazretleri şöyle buyurmaktadır;

ٰ ‫ذٰ لِ َك ْالفَضْ ُل من‬ ٰ ِ‫اللّ ِ وَ َكفٰ ى ب‬ .‫اللّ ِ عَ ل۪ يمً ۟ا‬ ۜ َ ِ

PDF s. 62

“Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.” (Nisâ 70) Bu âyet-i celilede zahir oldu. Rafizilerin kavlinin yalancılığı, imamet konusunda ve Kadirilerin kavlinin yalanı, inayet konusunda diğer âyet şöyledir;

ٍ‫يَاأَيُّهَ ا ا ّلَذ۪ ينَ ٰامَ نُ ٓوا اَط۪ ي ُعوا اللّٰ َ وَ اَط۪ ي ُعوا الرّ َ ُسولَ وَ اُو۬لِي ْالَمْ ِر مِ نْ كُ مْ ۚ فَاِنْ تَنَازَعْ تُ مْ ف۪ ي شَ ْيء‬ .۟ ً‫الخِ ۜرِ ٰذلِ َك خَ يْ رٌ وَ اَحْ سَ نُ ت َْأو۪ يل‬ ٰ ْ ‫اللّ ِ وَ ْاليَ وْ م‬ ِ ٰ ‫فَرُ دُّ وهُ اِلَى‬ ٰ ِ‫اللّ ِ وَ الرّ َ سُ ولِ اِ ْن ُكنْ تُ مْ تُؤْ مِ نُ و َن ب‬ “Ey İman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Peygamber’e döndürün. Eğer Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız, bu hem hayırlı hem netice itibari ile daha güzeldir.” (Nisâ 59) Akreme Hazretleri der ki; “Ulul-Emir”den murad Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri ve Hz. Ömerü’l Faruk’tur. Ondan dolayı, Rasulullah Hazretleri (s.a.v.) buyurdular ki; “Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’e uyun. Onların menzilleri benim yanımda tende baş menzili gibidir.”

َ ُ ‫اِ ّ َل تَن‬ ِ ‫ْص ُرو ُه فَقَ دْ نَصَ رَ ُه اللّٰ ُ اِذْ اَخْ رَ جَ ُه الّذ۪ ينَ كَ فَ ُروا ثَانِ َي اثْ نَ يْ ِن اِذْ هُ مَ ا ِفي ْالغ‬ ُ‫َار اِذْ يَقُ ول‬ ‫اللّ ُ سَ ك۪ ينَ تَ هُ عَ لَيْ هِ وَ اَيَّدَ هُ بِجُ نُ ودٍ لَمْ تَرَ وْ هَا وَ جَ عَ َل‬ ٰ ‫لِصَ احِ بِ ه۪ َل تَحْ زَ ْن اِ ّ َن‬ ٰ ‫اللّ َ مَ عَ ن َۚا فَاَنْ زَ َل‬

.‫كَ ِلمَ ةَ الَّذ۪ ينَ كَ فَ ُروا السُّ فْ لٰ ۜى وَ كَ ِلمَ ةُ اللّٰ ِ ِه َي ْال ُع ْليَ ۜا وَ اللّٰ ُ عَ ۪زي ٌز حَ ك۪ ي ٌم‬ “Eğer siz ona yardım etmezseniz kâfirler onu çıkardıkları zaman bizzat Allah ona yardım etmişti. İkinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. Peygamber o zaman arkadaşına tasalanma Allah hiç şüphe yok, bizimle beraberdir diyordu. Allah onun üzerine sekinetini indirmiş, onu görmediğiniz ordularla teyit etmiş kâfirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi ise o, çok yücedir. Allah mutlak galibdir. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 40) Bilinmelidir ki; Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) o mağarada sıkıntısı, kendinden korktuğundan değildi. Ümmet üzerine şefkatindendi. Zira Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e diyordu ki; “Eğer beni öldürürlerse, ne olur bir adam öldürmüş olurlar. Ama “Haşa” eğer latif cisminize bir sıkıntı ve dert ile bela erişirse ümmet helak olur.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ne düşünürsünüz? O kimsenin işindeki iki kişinin üçüncüsü Allahu Teâlâ’dır.” Bu iki mübarek insan, bu mağarada üç gün durdular. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) geride birkaç koyunu kalmıştı. Bu koyunları Amr bin Füheyre güderdi. Her gün o koyunları mağaranın yanına getirirdi. Ebu Bekir (r.a.), o mağaradan dışarı çıksın. O da çıktı. Abdurrahman bin Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri dışarı çıkıp Amr bin Füheyre ile görüşüp iki dişi deve getirdi. Onlara binip, yollarına devam ettiler. Dört kişi olmuşlardı.

PDF s. 63

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.), Amr bin Füheyre ve Abdullah bin Amr bin Adül’leys ile başlarından geçenleri geçmiş bölümlerde anlatılmıştır. Allahu Teâlâ’nın nâzil kıldığı başka bir âyet-i celilede;

ٰ ‫اللّ َ مِ نْ عِ بَ ادِ هِ ْالعُ لَمٰ ٓؤُ ۬ ۜا اِ ّ َن‬ . ٌ‫اللّ َ عَ ز۪ يزٌ َغفُور‬ ٰ ‫اِنَّمَ ا يَخْ شَ ى‬ “Allah’tan kulları içinde, ancak âlimler korkar.” (Fatır 28) Allahu Teâlâ’nın kelamı ile konuşan Ebu Hanife Hazretleri, Hasan Efendimiz’in (r.a.) ortadan kaldırılmasıyla ve El-Ulema-i Hemzesi’nin atanmasıyla okudu. Allahu Teâlâ Hazretlerinin kitabı burada ilim manâsına gelir. Manâsı şöyle; eğer bir kimse ilim ehlinin hatırını bilmezse, Huda bilir. Bu âyet-i kerimenin nüzûlü şöyledir ki; Ebu Bekir Hazretleri’nde bir korku peyda oldu. Mübarek yüzünden korkusu anlaşılıyordu. Server-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz Ebu Bekir’e (r.a.) bu konuda söz söylemeye başladı, tam bu sırada şu âyet-i celile nâzil oldu;

ٰ ‫النْصَ ارِ وَ ا ّلَذ۪ ينَ اتَّبَ عُ وهُ مْ بِاِحْ سَ انٍۙ رَ ضِ َي‬ ُ ّ‫الل‬ َ ْ َ‫الوّ َ لُونَ مِ نَ ْالمُ هَ اجِ ۪رينَ و‬ َ ْ َ‫وَ السّ َ ابِ ُقون‬

‫ضوا َعنْ ُه َواَ َعدّ َ لَ ُهمْ َجنّ َ اتٍ تَجْ ۪ري تَحْ تَ َها الْ َنْ َها ُر خَ الِد۪ ي َن ف۪ ي َهٓا اَبَد ًۜا ذٰ لِكَ الْ فَوْ ُز‬ُ ‫َعنْ ُهمْ َو َر‬ . َُ‫ْالعَ ظ۪ يم‬ “İslam’da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabii olanlar. Allah onlardan razı olmuştur. Bunlar için kendileri içinde ebedi kalıcı olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennet hazırladı. İşte bu en büyük bahtiyarlıktır.” (Tevbe 100) Biliniz ki; tefsirciler arasında ihtilaf vardır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e ilk iman getiren kişi bir kısmına, Haticetü’l-Kübra (r.anha)’dır. Bir kısmına göre ise Hz. Ebu Bekir’dir. Bu kavil daha dürüsttür. Zira; Efendimiz (s.a.v.) buyururlar ki; “Eğer Ebu Bekir’in imanı yer ehlinin imanı ile karşı karşıya tartsalar Ebu Bekir’in imanı hepsinden ağır gelir.” Onun için bir insan iyi bir amel işlese, sonra arkasında yapmış olduğu ameli, başkaları işlese, hem kendi o yaptığı güzel amelin karşılığını alır ve hem de onun ameli ile amel edenlerin alacağı sevaptan da pay alır. Kendisinin amelinden zerre miktar bir şey eksilmez, bilakis artar, çoğalır. Daha da kazançlı olur. Yine Efendimiz (s.a.v.) buyururlar ki; “Hz. Ebu Bekir sizin üzerinize, namaz, oruç çokluğuyla üstün kılınmadı. Ancak onun kalbindeki Marifetullah ile üstün kılındı.”

PDF s. 64

Eğer “Marifetullah” üzerine bir kişi Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den üstün olup onu geçmiş bulunsaydı, asla “Sabikunel Evvelin/İlk Müslümanlar’dan” olamazdı. “Fazlul Evvel / İlk faziletli insan” olurdu. Bir âyet-i kerimede Allahu Zülcelal Hazretleri şöyle buyurmuştur;

ّ ‫يَآ اَ ّيُ َها الّ َ ۪ذي َن اٰ َم ُنوا ا ّتَقُ وا اللّٰ َ َوكُ ونُوا َم َع‬ .‫الصَ ا ِد ۪قي َن‬ “Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sadıklarla beraber olunuz.” (Tevbe 119) Sa’d bin Cabir Hazretleri der ki; bu âyet-i kerimede sadıklardan murad Ebu Bekir ve Ömer Hazretleri’dir. Allahu Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki;

َ ِ َ‫لِ ْلفُ َقرَ ٓاءِ ْالمُ ه‬ ِ َ‫اج ۪رينَ ا ّلذ۪ ينَ اُخْ ِرجُ وا مِ نْ دِ ي‬ ٰ َ‫ارهِ مْ وَ اَمْ وَ الِ ِهمْ يَبْ تَ غُونَ فَضْ لً مِ ن‬ ِ ّ‫الل‬ . ۚ‫اللّ َ وَ رَ سُ ولَهُۜ اُو۬ ٰلٓئِ َك هُ مُ الصّ َ ادِ ُقو َن‬ ٰ ‫وَ رِ ضْ وَ انًا وَ يَنْصُ رُ و َن‬ “Yurtlarından ve mallarından çıkartılan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Rasulü’ne yardım eden, fakir muhacirlere -ki bunlar, sadıkların kendileridir.” (Haşr 8)

Hz. Ebu Bekir, bu Ayet-i Kerime ile Ensar üzerine delillenmiş oldu. O gün Ensar, muhacirlere dediler ki; bizden bir imam olsun, sizden de bir iman seçilsin. Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekir minbere çıktı, Allahu Teâlâ’ya salat verdi ve buyurdu ki; “Ey Ensar! Siz ki müminlersiniz. Allahu Teâlâ bize bu yerde “Sadık” ismini vermiştir.” Sözünü devamla;

َ ِ َ‫لِ ْلفُ َقرَ ٓاءِ ْالمُ هَ اجِ ۪رينَ ا ّلذ۪ ينَ اُخْ ِرجُ وا مِ نْ دِ ي‬ . ْ‫ارهِ م‬ “Bu âyetle Allah bizi sadıklardan eylemiştir. Siz Ensar’ı da müminler olarak anmıştır, bu sadık muhacirlere itiraz etmeyin onlara beraber olun” emri şerifini etti. Bunun üzerine Ensar kendilerinden bir Halife seçilmesi teklifinden vazgeçtiler. Muhacirlerinde üstün olduğu kanaatine varıp, onlara destek verdiler. Doğruluktan ayrılmayıp, sapmadılar. Başka bir âyette Rabbimiz müminlere şöyle hitap ediyor;

. َ‫صدّ َ قَ ِب ۪ه ٓ اُو۬لٰ ٓ ِئكَ ُه ُم الْ ُمتّ َ قُ ون‬ ِّ ‫َوالّ َ ۪ذي َجٓا َء ِب‬ َ ‫الصدْ ِق َو‬ “Doğruyu getiren ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar, Allah’tan korkanlardır.” (Zümer 33) Yani Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve Ebu Bekir (r.a.)’a işaret etmiştir. Başka bir âyette;

‫َل يَسْ ت َ۪وي مِ نْ ُكمْ مَ نْ اَنْفَ قَ مِ نْ َقبْ ِل ْالفَ ت ِْح وَ َقات ََلۜ اُو۬ ٰلٓئِ َك اَعْ َظمُ دَ رَ جَ ةً مِ نَ ا ّلَذ۪ ينَ اَنْ فَ ُقوا‬ .‫وا َوكُ ًّل َو َعدَ اللّٰ ُ الْ ُح ْسن ٰۜى َواللّٰ ُ ِب َما ت َْع َملُونَ خَ ۪بي ٌ۟ر‬ ۜ ُ‫ِم ْن بَ ْع ُد َوقَاتَل‬

PDF s. 65

“Mekke’nin fethinden önce sadaka verip cihad eden ile fethinden sonra cihad eden ve veren bir değildir. Önce olanın derecesi daha yüksektir. Sonradan malını dağıtan ve muhasebe edenlere de Allah Hüsna’yı söz vermiştir. Allah amellerinizden haberdardır.” (Hadid 10) Kelbi Hazretleri bu âyet hakkında şöyle der; “Ebu Bekir Hazretlerinin mübarek şanına nâzil oldu ve bu âyette hüccet zahirdir. Hz. Sıddık’ın fazileti üzerine başkalarına karşı üstünlüğü göstermektedir. Müslüman olduktan sonra birçok haber gelmiştir.” Ebu İmame, Amr bin Ateys Hazretlerine dedi ki; “Niçin dava ediyorsun ki? Ben içeriden Müslümanım.” Amr bin Ateys dedi ki; “Ben Müslüman halkı delalette gördüğümden dolayı. Ve bunların içinde hiç hak üzere gelen kimse görmedim. Bir haber aldım ki Mekke-i Mükerreme’de bir kişi peygamberlik davasına kalkmış. Gidip, adamı gördüm. Kavmi üzerinde etkisi olan, kendi nefsine mağlup olan bu adama şöyle dedim; “Seni böyle ne yaptı? Sen kimsin?” Bana cevap verdi; “Ben nebiyim.” Ona dedim ki; “Nebi nedir?” Dedi ki; “Allahu Teâlâ’nın elçisi demektir.” Söze devamla; “Seni ne için göndermiş?” Cevap verdi; “Allah’ın birliğini, ona ortak koşulmayacağını, putlara tapılmayacağını, akrabayı ziyareti emretmem için gönderdi.” Sözüme devamla dedim ki; “Seninle beraber kim var?” Şöyle söyledi; Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile Bilâl’i (r.a.) gösterdi ve peşi sıra ekledi; “Bir hür ve bir köle var.” “Bu söz ve cevaplar üzerine ben de Müslüman oldum. Üçüncü Müslüman olarak da kuvvetli sayılırım.”

PDF s. 66

Abdullah İbni Mesud (r.a.) buyurdular ki; “Kılıçlarıyla İslamiyet’i ilk defa etrafa yayan Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) oldu.” Hz. Ali (r.a.) Efendimiz ise şöyle söyler; “Herkesten önce İslam ile şereflenen Rasulullah (s.a.v) Hazretleri’dir. İkinci Hz. Ebu Bekir’dir. Üçüncü Ömer’dir.” Yine Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Beni Ebu Bekir ve Ömer’den üstün gösteren kişiyi cezalandırırım ve şahitliğini reddederim.” Başka bir âyet-i celilede;

. َۚ‫وَ ا ّلَذ۪ ينَ اسْ تَجَ ابُوا لِرَ بِّ ِهمْ وَ اَ َقامُ وا الصّ َ ٰلوةَ ۖ وَ اَمْ رُ هُ مْ شُ ورٰ ى بَيْ نَ هُ مْ ۖ وَ مِ مّ َ ا رَ ز َْقنَاهُ مْ يُنْ فِ قُ ون‬ “Rablerinin davetine icabet edip, namazı dosdoğru kılanlar, işlerini birbirine danışarak yapanlar, rızk olmak üzere verdiğimiz şeylerden hayra harcarlar.” (Şura 38) Bu âyet-i kerime Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) şan ve şerefi hakkında nâzil olmuştur. Çünkü O, mallarını İslam’ın uğrunda, Allah’ın yolunda infak etti.” Ne kadar yendilerse de kötüleyici kişilere cevap vermedi ve hususi şahsiyettir. Bütün müminler hakkında nâzil olan başka bir âyet-i celilede Allah şöyle buyuruyor;

ْ َۚ‫اب َس ُتدْ َع ْونَ اِلٰ ى قَ ْو ٍم اُو۬ ۪لي بَأ ٍس شَ ۪دي ٍد ُتقَ اتِلُونَ ُه ْم اَ ْو يُ ْس ِل ُمون‬ ِ ‫قُلْ لِلْ ُمخَ لّ َ ۪في َن ِم َن الْ َ ْع َر‬ ‫اللّ ُ اَجْ رً ا حَ سَ نً ۚا وَ اِنْ تَتَ وَ ّلَوْ ا َكمَ ا تَوَ ّلَيْ تُ مْ مِ نْ َقبْ لُ يُعَ ّذِ بْ كُ مْ عَ َذابًا‬ ٰ ُ‫فَاِنْ تُط۪ يعُ وا يُؤْ تِكُ م‬

.‫اَ ۪لي ًما‬ “Bedevilerden o geri bırakılanlara de ki; siz yakında çok çetin bir harp ehli olan bir kavme, siz kendileriyle muhasebe etmek yahut onlar Müslüman olmak üzere davet olunacaksınız. Binan aleyh itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Evvelce döndüğünüz gibi dönerseniz, sizi elem verici bir azap ile azaplandırır.” (Fetih 16) Rafi bin Hadie (r.a.) anlatıyor; “Biz bu âyet-i kerimeyi devamlı okuyorduk. Fakat bilmiyorduk ki; bu bahsolunan sır ne geldiğini şöyle anladık; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Ehli Yemame halkından Beni Hanife’den Müseylemet’ül Kezzab’a tabii olanların üzerine bizleri savaşa davet ettiği sırada ve zamanda. Murad olunan bunlarmış, onu pek iyi anladık ve bildik.” Bu âyet-i kerimede iki hüccet göründü. Mülhider ve mübtediler üzerine gidildiği zaman bir, gaibden haber verilmesi iki.

PDF s. 67

Anladık ki; bu âyet-i celile Hz. Ebu Bekir’in Halifeliğine de delalet etmektedir. Bunu kabul etmek istemeyenler de olmuştur. Fakat bunların çoğusu batıla inanmış delalet içinde olanlardan meydana geliyordu. Bu âyet-i kerimede tenbih de vardır. Ebu Bekir Hazretlerinin hilâfetinin dürüstlüğünden dolayı Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyordu;

.‫ فَسَ نُ يَ سِّ رُ هُ لِ ْليُ سْ رٰ ۜى‬.‫ٰى‬ ۙ‫ وَ صَ دّ َ قَ بِ ْالحُ سْ ن‬.‫فَاَمّ َ ا مَ نْ اَعْ ٰطى وَ اتّ َ ٰقۙى‬ “Kim verir ve sakınırsa, o en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız.” (Leyl 5-7) Ayrıca buyurulur ki; “Cenâb-ı Hakk’ın bahsettiği senedi Avn yakın zamanda sizi davet edecektir. Bir kalabalık ki bayağı şiddetli sahibidirler. Eğer o idareciye itaat ederseniz, o idareci de size küçük mükâfat verebilir. O idarecinin itaatini vacib kıldık. Onların üzerine ve o idareciye, şiddetli zarar sahibi olan kavmine davette bulundu. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) dedi ki; onları Acem ve Rum harbine davet edeceğiz. Ve halkı kıran kullar üzerine sevk edeceğiz. Bunlar bu iki güruhtan aşağı değillerdir. Eğer Benî Hanifeliler olursa, bunların üzerine idareci Ebu Bekir (r.a.) olur. Ebu Bekir’in (r.a.) imametin dürüstlüğünde Hz. Ömer’in (r.a.) imamlığının da dürüstlüğüne tesiri olur. Eğer niyet Fars ve Rum olursa Hz. Ömer (r.a.) idareci olur. Deliller bunu göstermektedir. Onun da imam oluşu haktır. Onun imamlığı dürüstlüğündedir. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) imamlığı da sabit olur. O sözleşme, bu ikiden dışardadır, nadirdir. O sözleşme ki bilinmektedir. Bu âyet-i kerimeden şu ortaya çıktı ki; görünen bir delil Nübüvvetin dürüst ve güzelliğinin gaibden bir haber verilmesiyle ortaya çıkmış bulunuyordu ve haber veriyordu. Orada buyuruluyordu ki; “Senedi Avn” ve her iki halife nasıl söyledi ve beyanda bulunduysa, her şey bahsedildiği gibi oldu. Çünkü bu söylenenler Kur’an-ı Azimüşşan’ın görünen yüzünün bildiği ve Hakk’ın izin verdiği nisbettedir. Cenâb-ı Hakk gaipten haber verir, daha sonra tafsilatıyla o habere mutabık ve muvafık şeyler vaki olur. Herkes de bunu anlamaya ve bilmeye vakıf ve kadir olamaz. Eğer, Allahu Teâlâ Hazretleri onun basiret gözünü açarsa, o zaman anlar. Başka bir âyet-i kerimede;

.‫ اَلّ َ ۪ذي يُؤْ ۪تي َمالَ ُه يَتَ َز ٰكّ ۚى‬.‫َو َس ُي َجنّ َ ُب َها الْ َتْ قٰۙى‬ “Hâlbuki çok sakınan, malını temizlenmek için veren ondan uzaklaştırılacaktır.” (Leyl 17-18)

PDF s. 68

Hişam’ın babası Urve, Allahu Teâlâ Hazretlerine muhalefetten dolayı köleydi. Hz. Ebu Bekir yedi köleyi alıp azat etmişti. Müşrikler bunlara Müslüman oldukları için azab ediyorlardı. Birisi Hz. Bilâl’di. (Bahsinde onu anlattık) Amr bin Füheyre ve kızı Hindiye Müslüman olmuşlardı. Ondan sonra gözleri kör oldu. Bu hal üzerine müşrikler ona dediler ki; “Lat, Menat ve Uzza, bunun görmesini men ettiler” diye konuşmaya başladılar. Bunlar, ona putlara tapmasını ve onları tanımasını istediler. Can-ı gönülden İslam dinine giren Hindiye, onlara şöyle cevap verdi; “Ben Lat, Menat ve Uzza gibi hiçbir gücü olmayan putları kabul etmiyor ve tanımıyorum. Onlara da ibadet etmem.” Bu sadakat üzerine Hak Teâlâ Hazretleri Hindiye’nin gözlerini açtı ve kız görmeye başladı. Hal böyleyken bu kız cariye olarak bulunuyordu. Sahibesi olan kadın ise onu ücretsiz satmayı veya azat etmeyi düşünmüyordu. Bunu duyan Hz. Ebu Bekir, Hindu Hatun’un sahibine “Bu cariyeyi kaça satarsınız?” diye sordu. Kadın Hindiye bir fiyat biçti. Ebu Bekir de istenen parayı verdi ve kızı satın aldı, azat etti. Abdullah bin Zübeyir Hazretleri bunun üzerine çıkıp cemaate şöyle hitap etti. “Ebu Bekir Hazretleri, güçsüz, çaresiz, köleleri alıp, azat ediyor.” Babası ona; “Ey Ebu Bekir! Niçin arkası kuvvetli olanları almıyorsun?” deyince mübarek şöyle cevap verdi; “Allahu Teâlâ ben zayıf kulunu cehennemden azat etsin diye zayıfları alıp sonra azat ediyorum.” Allahu Teâlâ’nın dini İslam üzere Hz. Ebu Bekir Halife oldu. Fakat Rafiziler’in büyük bir kısmı Hz. Ebu Bekir’in Halifeliğine karşı çıktılar ve istemediler. Bunların inkârı ve birbirlerine lanet etmeleri üzerine şu Ayet-i Celile’yi gönderdi;

‫يل ْالمُ ؤْ مِ ن۪ ينَ نُوَ ّلِه۪ مَ ا‬ ِ ۪‫ول مِ نْ بَعْ دِ مَ ا تَبَ يّ َ نَ لَهُ ْالهُ دٰ ى وَ يَتّ َ بِ عْ غَ يْ رَ سَ ب‬ َ ُ‫وَ مَ نْ يُشَ اقِ ِق الرّ َ س‬ .‫تَوَ ّٰلى وَ نُصْ لِه۪ جَ هَ نّ َ مَۜ وَ سَ ٓاءَ تْ مَ ص۪ يرً ۟ا‬ “Kim kendisine dosdoğru yol besbelli olduktan sonra peygambere muhalefet eder, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız. Kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir.” (Nisâ 115) Lanet Rafiziler, lanet okudular. Lanete layık oldular. Onun için Allahu Teâlâ Hazretleri Ebu Bekir’i Halife yaptım, müminler de Halife olarak kabul ettiler. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu; “Ebu Bekir İslam dininin ulusudur.” Allahu Teâlâ Hazretleri daha önceden haber vermiş bulunuyordu ve şöyle buyuruyordu; “Allahu Teâlâ’ya ve Rasulullah’a (s.a.v.) hiçbir muhalif yoktur ki Rafıziler gibi olsun.”

PDF s. 69

“Ebu Bekir İslam dininin ulusudur.” Rafızi diyor ki; “değildir.” “Ebu Bekir mümin bir kuldur.” Rafızi diyor “Hayır.” “Ebu Bekir mümindir ve gayba inanır.” der. Rafızi; “Hayır.” der. Allahu Teâlâ “Ebu Bekir fazıldır” der. Rafızi “değildir.” der. Allahu Teâlâ; “Ebu Bekir cömertti.” der. Rafızi “Hayır değildi ve cimriydi.” der. Bir haberde bildirilmişti ki; bir gün Hz. Cebrail (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek huzurlarına gelmiş yanında oturuyordu. Ebu Bekir’e (r.a.) hitap buyurdu ki; “Sen Ebu Bekir’sin.” Bu sefer Rasulullah (s.a.v.) dedi ki; “Siz Ebu Bekir’i biliyor musunuz?” Cebrail (a.s.) buyurdu ki; “Bizim yanımızda olan Ebu Bekir’dir. Onu gökte bulunanlar, yerde bulunanlardan daha iyi tanır. O senin hayatta vezirin, ölümünden sonra halifendir.” Ashab-ı Kehf’in köpeği “Kıtmir” peşine gittiği kişilerle birkaç adım atıp onlara sadakatle bağlanarak yanlarında kaldı. Mağarada onlarla bulunup uyudu, kıyamette ve âhirette de onlarla beraber Cennet’te olacaktır. Ebu Bekir (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin sohbetinde bulundu, onu dinledi ve onunla olmayı seçti. Mihnette, davette, hicrette onunla oldu. Tende beraber oldu. Ferzend ile onunla oldu. Kabirde onunla, şefaatte onunla olur inşaallah. Makam-ı Mahmud’da, Havz-ı Kevser’de, Cennet’te, Hz. Allah’ı görmede onunla olacaktır. Tefsirlerde Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) şanı âyet-i şerife ile gayet iyi anlatılır. İşitildi ve görüldü ki, beyan olunan hadislerde de üstatlardan dürüst isnat edilenlerle, Allahu Teâlâ’nın inayeti görülmüştür.

ELLİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretlerinin mübarek şanını haber veren Hadis-i Şerifler mevcuttur. Bunları da şöyle sıralayalım; “Hz. Aişe Sıddıka (r.anha) buyururlar ki; “Bir gece nöbetteydim. Seyyid-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) benim hücreme geldi. Ben dedim ki; Ya Rasulallah! Ben senin yanında ve huzurunda hatunların en hayırlısı değil miyim? Buyurdular ki; “Evet Ya Aişe!” Ben de dedim ki; “Ya Rasulallah! Babam hakkında bana bir şeyler söyle!” Allah Rasulü (s.a.v.) buyurdular ki; “Ya Aişe! Cebrail (a.s.) bana Allahu Teâlâ’dan haber verdi. O Cenâb-ı Hak bütün canlar arasından peygamberlerin ruhlarından sonra Ebu Bekir’in ruhunu halk etti. Toprağı Cennet toprağıdır. Suyu Abı Hayat’tandır. Bunlarla halk olundu. Bundan dolayı cen-

PDF s. 70

nette yakuttan bir kasır ve o kasrın içinde inciden birçok kasırlar halk etti. Hz. Allah benim O’nun hakkındaki dualarımı kabul etmiştir. Bu sebeple O’ndan günah meydana gelmez. İbadet kapısı üzerine kapanmaz. Kabirde komşum, ölümden sonra halifem olacaktır. Cebrail ve Mikail onun hilâfetine beraber biat ettiler. Gökten beyaz bir bayrak inip, arş altına koydular. Onu gök ehli, yeryüzündeki şeytanlar ve kısım denizlerde yaşayan cinniler bilir. Bu kadar tanınmış olan Ebu Bekir’i duymayan ve hürmet etmeyen, benden değildir, ben de ondan değilim.” Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle rivayette bulunur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Bir şanı yüce bir kişi vardır. Cenneti Ala’ya girdiği zaman oradaki hanelerde bulunan, köşklerde oturan, odalarda yatan herkes o kişiye Allahu Teâlâ’nın selamını verirler, onlar ile sohbet ederler.” Server-i Âlem Efendimiz’in (s.a.v.) bu mübarek sözü üzerine Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “Ya Rasulallah! Biz bu kişiyi saraylarda ve odalarda görebilir miyiz?” Efendimiz (s.a.v.) cevap verdi; “Evet görebilirsin. Zira Ya Ebu Bekir O sensin.” “Senin gibisi ümmetim ve nas arasında yok gibidir.” deyip Hz. Ebu Bekir’i tasdik etti. Bana iman etmeyi sağladı. Halk benden kaçtı. O kızını bana nikâhladı ve malını bana feda etti. Benimle kâfirlere karşı cihadda bulundu. Tehlikeli zamanlarda ve darlık, zorluk gecesinde biliniz ki; Ebu Bekir-i Sıddık gelir, beni ziyaret ederdi. Kıyamet gününde Cennet develerinden bir deveye binmiş olarak devenin eyeri yeşil zebercedden, yuları inciden ve iki yeşil sündüsden hülle giymiş ve ipek halatı beline sarmış olarak durumunu bana anlatır, ben de ona bir şeyler anlatırım. Kıyamet ehli insanlar; “Bunlar kimdir?” derler, cevap alırlar ki; “Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile dostu Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri’dir. Hz. Aişe (r.anhâ) buyururlar ki; “Rasulullah Efendimizin hastalığı şiddetlendi dediler ki, “Ebu Bekir’e emredin Müslümanlara imam olup namaz kıldırsın.” Ben de mübarek sözün peşi sıra şöyle konuştum; “Ebu Bekir sizin makamınıza geçse, ağlamaktan kimse onun sesini işitmez. Onun için bu vazifeyi Ömer bin Hattab’a havale edin, Müslümanlara imamlık yapsın.” Fakat Rasulullah (s.a.v.) Hazretleri yine buyurdu ki; “Siz Ebu Bekir’e söyleyin! İnsanlara namaz kıldırsın!” Hz. Aişe ısrar ederek, Hafsa Hatun’un yanına gitti. Ona dedi ki; “Siz Rasulullah Hazretlerine söyleyiniz. Babam imamlık makamında ağlamaktan geri kalmaz ve durmaz. Kimse de onu işitmez.”

PDF s. 71

Hafsa Hatun dahi Rasulullah’a (s.a.v.) gidip durumu söyledi. Fakat Rasulullah (s.a.v.) yine buyurdu ki; “Ebu Bekir’e söyleyin insanlara imamlık yapsın. Siz onlarsınız ki; kardeşim Yusuf Aleyhisselam’ı mihnete bıraktınız. Ben habire Ebu Bekir diyorum siz Ömer diyorsunuz.” Hz. Hafsa Hatun üzgün olarak geri dönüp Hz. Aişe’nin yanına geldi ve şöyle söyledi; “Her sefer, senden bir hayır görmedim.” Abdullah bin Abbas (r.a.) o vakit şöyle söylüyordu; “Nasr Sûresi” nâzil oldu. Hz. Abbas, Hz. Ali’nin (r.a.) yanına gelmişti. Hz. Ali’ye dedi ki; “Ya Ali! Rasulullah Hazretlerinin vefatının haberinin âyeti gelmiştir. Biz bilmiyoruz ki, kendilerinden sonra halife kim olur? Kimde karar kılınır? Bunun üzerine Hz. Ali Efendimiz dediler ki; “Ey amcam! Var Rasulullah’ın huzuruna git bu durumu sual et. Eğer emrin ve vazifenin istikametini bize buyurursa karışın, bizimle husumeti olmasın. Eğer bizden başkasına buyurursa kendisine rica ederiz, kimi seçiyorsa vasiyet etsin ki bizim hakkımızda riayet etmiş olsun.” Bunun üzerine Hz. Abbas, Rasulullah Efendimiz’in mübarek huzurlarına çıktı ve sordu ki; “Ya Rasulallah! Sizden sonra halife kim olacaktır?” Rasulullah (s.a.v.) şöyle cevap buyurdular; “Ey Rasulullah’ın amcası! Allahu Teâlâ benden sonra halifeliği Ebu Bekir’e verdi. Halife o olacaktır. Sizler Ebu Bekir her ne söylerse işittiğiniz zaman ona uyunuz ki kurtuluş ve felah bulasınız. Ona bağlı olunuz ki; doğru yolu bulasınız.” Abdullah bin Abbas (r.a.) dedi ki; “Onlar Hz. Ebu Bekir’e bağlandılar şüphesiz, suçsuz ve masum olarak doğru yolu buldular. Her kim olursa olsun Ebu Bekir’in (r.a.) hilâfetinin aleyhinde bulunmaya bunu Hak bile. Bütün büyük sahabileri dost tuta. Elbette ki o zaman doğru yolu bulmuş olursunuz. Buna da emin olunuz.” Cabir bin Abdullah (r.a.) Hazretleri buyurdular ki; “Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şerifinde bulunduğumuz bir zaman, bir grup insan geldi. Bunlar Kays Kabilesi’ndendiler. Bunlardan bir kısmı fazla, bir kısmı eksik söz söylediler, yani ileri geri konuşup hatta sorular sordular. Rasulullah (s.a.v.) Ebu Bekir-i Sıddık’a (r.a.) yönelip şöyle buyurdular; “Ey Ebu Bekir! Bunların neler söylediklerini duydun mu?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cevap verdi; “Duydum Ya Rasulallah!” Efendimiz o zaman Hz. Ebu Bekir’e şöyle hitap etti; “Eh! Madem duydunsa onlara cevabını da sen ver.”

PDF s. 72

Hz. Ebu Bekir-i Sıddık onlara gayet iyi ve güzel cevaplar verdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Ya Ebu Bekir! Allahu Teâlâ sana rızasını nasip etsin.” Sahabe-i Güzîn’den birisi dedi ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Rıdvan-ı Ekber nedir?” Efendimiz (s.av.)’de buyurdular ki; “Âlemlerin sahibi Allahu Teâlâ Hazretleri âhirette bütün kullarına tecelli edecektir. Hz. Ebu Bekir’e ise özel ve has bir suretle görünecektir.” Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) buyurdular ki; “Cebrail (a.s.) geldi. Rasulullah Efendimiz’e çoğu zaman bir şeyler anlattı, “Vahiy” de bulundu. O anda Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) geldi ve geçti. Rasulullah (s.a.v.) Cebrail’e buyurdu ki; “Ya Cebrail siz semada Ebu Bekir’i bilir misiniz?” Cebrail (a.s.) cevap verdi; “Evet! Ya Rasulallah. O Allahu Teâlâ seni halka, hakla göndermiştir. Ebu Bekir gökte ve yerde meşhurdur. Ebu Bekir’in göklerde adı Halim’dir. Hz. Ali bin Ebu Talib (r.a.) rivayet ederler ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) buyurduğu üzere ki; Allahu Teâlâ Hazretleri canları yarattı cesetlerinden iki bin yıl evvelinin sonrası canlara şöyle hitap ettiler; “Benim emirlerime bağlı olasınız. Bana salat ve selam getiresiniz.” O canlar daha sonra Rasulullah’ı (s.a.v.) tanıdı, bildi ve iman ettiler, tasdikte bulundular. O ruhların ileri gelenlerinden Ebu Bekir’in canı ve ruhu ilk önce gelendir. Bana iman edip, salat ve selam getirdi. Sonra Hatunlardan Hz. Aişe’nin canı ve ruhu geldi iman etti. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah’tan (s.a.v.) şöyle işittim. Buyurdu ki; “Beni o gece miraca götürdüler. Allahu Teâlâ Hazretlerinin huzurunda durdum. Bana buyurdu ki; Ya Muhammed! Benim yerde yaşayan Müslüman kullarımı kime emanet ettin? Hakk’a söyledim ki; Ebu Bekir-i Sıddık’a. Allahu Teâlâ buyurdu; Evvela benim kullarımın senden sonra en hayırlısıdır. Ona selamımı söyle.” Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Beni miraca götürdükleri (Hak Teâlâ’nın inayetiyle) zaman Allahu Azimüşşan’dan diledim ki; benden sonra Halife Ali bin Ebu Talib olsun. Bu düşüncemi sezmiş olan melekler mustarip oldular. Dediler ki; Ya Muhammed! Allahu Azimüşşan dilediğini yapar. Senden sonra Halife Ebu Bekir-i Sıddık olacaktır, dediklerini, Rasulullah Efendimiz (s.a.v) haber verdi.” Huzeyfe (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) buyurur ki;

PDF s. 73

“Her kim beni rüyasında görürse beni hakikaten görmüş gibi olur. Zira; Şeytan benim suretimde görünmez. Her kim Ebu Bekir’i rüyasında görürse, Ebu Bekir’i görmüş olur. Çünkü Şeytan Ebu Bekir suretinde bulunamaz.” Ali bin Ebu Talib (r.a.) dedi ki; Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum. “O gece benim ile semaya çıkıldı. Rabbim bana Ebu Bekir’in sesi ile hitap etti. Ben bu ses Ebu Bekir’in sesi diye kalbimden geçirirken Hak Teâlâ içimden geçeni bildi ve buyurdu ki; Ya Ahmed! Musa bin Umran ile konuştum. Onun gönlünü gördüm, çok sevdiği Harun’un sesiyle konuştum. Onun için senin gönlünden geçeni de anladım ve Ebu Bekir’i çok sevdiğim için, onun sesiyle sana seslendim.” Bir gün önle namazından sonra Cebrail (a.s.) geldi. Yanında yetmiş bin melek vardı. En’âm Sûresi’ni getirdi. Rasulullah Hazretleri o gece bütün Ashab-ı Güzin’i Hz. Aişe’nin evinde topladı. Kandiller yakılıp, En’âm Sûresi okundu. Kandilin yağı azaldı ve sönmeye yüz tuttu. Işığı kesilmeye başladı. Hz. Ebu Bekir kandilin yağının bitmek üzere olduğunu söyledi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.); “Bu gece yağ alamayız. Cenâb-ı Hakk’ın kelamını ise okumamız gerekiyor. Ey Ebu Bekir! Ağzındaki tükürüğünden biraz lambaya döküver” diye buyurdu. Hz. Aişe (r.anha) buyurur ki; “Babam biraz tükürüğünden o kandile tükürdü. O kandil aydınlık oldu. Allahu Teâlâ Hazretlerinin emri ve fermanıyla mum gibi yanıp, ışık vermeye başladı. Halkın gözü onun ışığından kamaştı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; o kandil kırk gün kırk gece yanacaktır. Söndürmeniz mümkün değildir. O kandil Hz. Aişe’nin hanesinde böylece yanmaya devam etti. Bir münafık Hz. Aişe’nin evine geldi ve o kandili gördü ve dedi ki; “Bu nasıl bir kandil ki, kırk gün kırk gecedir yanıyor da acep niye sönmüyor.” Bu söz üzerine kandil söndü. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; “Ya Muhammed! Allahu Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki; ben kötü gözlü nazarı değen insanları da yarattım. Eğer o münafığın gözü, o kandile değmeseydi, o kandil Hz. Ebu Bekir’in tükürüğünün bereketiyle kıyamete kadar yanacaktı ve onu söndüremeyecektiniz.” Nakletmişlerdir ki; bir gün Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ sana selam söyler. Ya Rasulallah Hak Teâlâ Kaf Dağı’nın ardında bir âlim halk eylemiştir. Üstü beyaz renkte misk ve amberden bu dünyanın yetmiş katı büyüklüğünde bir âlem yaratmıştır. Eğer arştan bir iğne düşse, meleklerin çokluğundan bir yere düşmez. O melekler durmadan Hakk’ı zikir, teşbih ve takdis ederler. Sevabını ise Hz. Ebu Bekir ve onu sevenlere bağışlarlar “buyurdu. Gelen dürüst bir rivayetle göre başka bir rivayet naklolunmuştur. Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinden gelen bu rivayete göre şöyle buyuruyor;

PDF s. 74

“Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri anasından doğduğu zaman, göklerde bir sevinç ve şadumanlık oldu. Allahu Teâlâ Hazretleri Adn Cenneti’ne nida buyurdu.” “Azim ve celalim hakkı için, sende kimseyi kolay kolay misafir etmem. Ebu Bekir ile onu sevenleri sana koyacağım.” Sonra cehenneme seslenerek; “Azim ve Celâlim hakkı için sana kimseyi gönderip, kolay kolay azap etmem. Ama Ebu Bekir’e düşmanlık edenleri sana koyacağım,” buyurdu. Kıyamet koptuğu anda Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri nida eder (veya ettirir). “Ya Ebu Bekir! Ben ki Cebbar-ı Âlem’im. Bugün senin sevdiklerini, dilediğin yere istediğin gibi koyacağım.” Bu rivayetten de anlaşılıyor ki, delil olarak her kim Ebu Bekir Hazretleri’ni (r.a.) sevmezse ve düşman bilirse, onun imanı, onunla payidar olmaz, sağlam değildir. Her kim de Hz. Ebu Bekir’i dost bilip, tutarsa ve severse onda küfür izleri kalmaz.” Enes bin Malik ve Ali bin Ebu Talip (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinden buyururlar ki; “Her kim ki dünyevi ve uhrevi olarak, Âlemin sahibi Allahu Teâlâ Hazretlerine niyazda bulunup bir hacet dilese, gusledip, tevbe yapıp gece kalkıp ve gündüz hazır olup, abdest alıp iki rekât namaz kılsın. Her rekâtta bir kere Fatiha Sûresi’ni üç kere İhlas’ı okuyup, selamdan sonra başını secdeye koyup “Ya Rabbi! Ebu Bekir hürmetine bu dileğimi kabul edip yerine getir.” diyerek sığınmalıdır. Gelen dürüst bir rivayet vardır. Fahr-i Âlem’den (s.a.v.) bahsettiler ve söylediler. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki; “O gece beni miraca götürdüler. Cenneti Ala’ya girdim. Bir huri karşıma geldi. Yanımda Cebrail vardı. Elini gözü üzerine koydu ve kapadı. Nurunun bolluğundan parlıyordu. Cebrail yüzünü çevirdi. Bunun sebebini sordum, dedim ki; “Niçin elini gözün üzerine koydun? Gözlerini kapadın? Yüzünü çevirdin?” Cebrail (a.s.) dedi ki; “Ya Rasulallah! O huriye bakmak için bana izin yoktur. O huri benim yanıma geldi ve selam verdi. Selamını aldım. Ondan sonra bana dedi ki; “Ya Rasulallah! Benim hocam nasıldır?” Ben de dedim ki; “Senin hocan kimdir?” Dedi ki; “O, öyle bir kişidir ki, sana iman etti. Senin yoluna malını, canını feda etti. O kişi ki; Ebu Bekir-i Sıddık’tır. Ben de ona dedim ki; Ya huri! Sen Ebu Bekir-i Sıddık için misin? Evet! Ya Rasulallah, dedi. Ben de; sen Ebu Bekir’i gördün mü? Dedim. O da dedi ki; Evet. İstersen sana göstereyim, dedi. Ben de göster, dedim. Elini açtı, elinin içinde Ebu Bekir’in sureti görünüyordu.

PDF s. 75

Ömer bin Hattab (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Her olur olmaz insan için ayağı kalkmayınız. Şu beş kişi için ayağı kalkınız; 1- Ana ve baba, 2- Kur’an-ı-Kerim’i öğreten hoca, 3- İlmiyle amel eden âlim, 4- Şerefli ve itibarlı güvenilir kişiler, 5- Adaletli insanlar. Ömer bin Hattab (r.a.) der ki; “O günkü Rasulullah bu hadis-i şerifi buyurdu. O sırada Hz. Ebu Bekir saadetli meclise geldi. Rasulullah Hazretleri ayağa kalktı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) oturmadan o Rasul dahi oturmadılar. Ömer bin Hattab Hazretleri dediler ki; “Ya Rasulallah! Bize buyurdunuz ki şu şu kimseden başkası için ayağa kalkmayınız. Ama siz Hz. Ebu Bekir (r.a.) için ayağa kalktınız?” Rasulullah Hazretleri buyurdular ki; “Cebrail (a.s.) gelip önümde oturmuştu. O sırada Ebu Bekir mescide girdi. Hz. Cebrail dedi ki; “Ya Muhammed! Ebu Bekir geldi.” Ben de dedim ki; “Ya Cebrail! Ebu Bekir’i nasıl tanırsın?” O da bana şöyle cevap verdi; “Ya Muhammed! Ebu Bekir feriştahlar arasında gökyüzünde iyi tanınır. Ondan sonra yeryüzünde sen çok iyi tanınırsın. Onun için Cebrail (a.s.) Ebu Bekir-i Sıddık önünde ayağa kalktı, ben kalkmaya mıydım? Ebu Bekir oturmayınca, Hz. Cebrail oturmadı, ben de oturmadım. Ebu Bekir’e hürmetten dolayı bunlar yapıldı.” Dürüst bir rivayetle gelmiştir ki; Allah Rasulü (s.a.v.) buyurdu.” Allahu Teâlâ (cc) beni kendi nurundan halk eyledi. Ebu Bekir’i (r.a.) benim nurumdan yarattı. Hz. Aişe’yi Ebu Bekir’in nurundan var eyledi. Mümine kadınları ise Hz. Aişe’nin nurundan yarattı. Her kim ki bunları sever, Allahu Azimüşşan da onları sever.” Ayrıca; Allahu Teâlâ onları canu gönülden sevenlerde bir nur halk eyledi. O kimseler, o nur ile kabrin ve kıyametin karanlığından emin olup, Cennet’e gider ve girerler. Onları sevmeyen kimsede bu nurdan yoktur.” Hz. Enes bin Malik (r.a.) buyurdu ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir vakit hasta olup, hastalığı uzadı. Bir gün sabahtan Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) ziyaretine gittiler. Zira yaratılış özelliği itibariyle aceleciydi. Herkesten önce davranmayı ve sıraya koyduğu işlerini halletmeyi çok severdi. Gittiği zaman gördü ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz evin ortasında yatmış mübarek başını Dıhyei Kelbî Hazretlerinin (r.a.) kucağına koymuştu.

PDF s. 76

Hz. Ebu Bekir içeri girip selam verdi. Dedi ki “Ya Dıhye! Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) mübarek latif cisimleri nasıldır?” Dıhye Hazretleri “Ey Allah’ın Halifesi iyidir” diye cevap verdi. Bu konuşmaya dikkat kesilen ve hayrete düşen Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) Dıhye’ye dedi ki; “Ya Dıhye Allahu Teâlâ sana hayır versin. Bu müjdeyi bana verdin. Seni Rabb’im güzellikler ihsan eylesin.” Daha sonra Dıhyei Kelbi buyurdu ki; “Ya Eba Bekir! O Allahu Teâlâ ki O’ndan gayri ilah yoktur. Ben seni başkalarından daha çok severim senin benim yanımda hediyelerin vardır. Onları sana ulaştırayım. Sen Allah Rasulü’nün (s.a.v.) Halifesisin. Gelmiş geçmiş peygamberlerden sonra insanların en hayırlısısın. Seni seven ve senin yolundan giden kurtuluş bulur. Seni veli edinmekle, sana tabii olmakla saadet elde ederler. Dünya ve âhiret kurtuluşunu elde ederler. Dünya ve âhiret kurtuluşunu elde etme, felah bulma imkânına kavuşurlar. Muratlarına ererler. Dediler ki “Felah “kelimesi dört manâ ifade eder; 1- Sonu olmayan “Beka.” 2- Fakirliği olmayan zenginlik. 3- Zelilliği olmayan izzet. 4- Faydası olmayan ilim. Seni sevmeyen sana tabi olmayan, bağlanmayan veli kabul etmeyen ziyandadır. Her kim seni dost kabul ederse Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) dostluğuyla dost tutar. Her kim sana buğzederse, Rasulullah’a (s.a.v.) buğzetmiş olur. Senin Rasulüne ve sana dost olan, Allahu Teâlâ’ya dost olur. Sana düşmanlık eden, Allah ve Rasulü’ne düşmanlık etmiş olur. Seni düşman sayan ve kabul edene, Muhammed Mustafa Hazretlerinin (s.a.v.) şefaati olmaz. Şanlı, mübarek Rasul’ün şefaatinden uzak olan, Allahu Azimüşşan’ın rahmetinden uzak olur. Onun için Ey Ebu Bekir! Sen insanların en üstünü ve hayırlı olanısın. Bana doğru yakın gel!” Yakın geldiği gibi Dıhyei Kelbi kayboldu. Bu esnada uykuda olan, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz uyandı. Hz. Ebu Bekir’i görüp, konuştuğunu duyduğu için buyurdu; “Ya Ebu Bekir! Bu konuşmanız nedir? Kiminle konuşuyorsunuz?” Ebu Bekir (r.a.) cevap verdi; “Ya Rasulallah! Dıhye ile konuşuyorduk. Aramızda epey sohbet ettik. Bana bazı müjdeler verdi.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ebu Bekir! O gördüğün Dıhye Kelbi değildi. O Cibril-i Emindi. Sana bazı haberler verdi. İsmi şeriflerden bahsetti. O isimler ki Allahu Teâlâ Hazretleri onları sana

PDF s. 77

isimlendirdi. O kimsede Cebrail idi ki; senin muhabbetini müminler kalbine saldı. Kâfirler kalbine de buğzunu saldı. Ebu Said El-Hudri (r.a.) rivayet eder ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Kıyamet Günü olduğu zaman Allahu Teâlâ emriyle arş önünde kırmızı altından üç kürsü kurulur. Kıyamet Sahası onların nuruyla aydınlanır. Biri sağda, biri solda, biri ikisinin ortasında konulmuş vaziyeti alır. İbrahim Aleyhisselam gelip Cenâb-ı Hakk’ın emriyle o bir kenarda olan minber üzerinde oturur. Ondan sonra ben Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelip diğer kenarda olan minber üzerine oturdum. Orta yerde olan minber boş değildir. O esnada bir münadi nida eder, der ki; “Ebu Bekir-i Sıddık nerede?” Ebu Bekir-i Sıddık durduğu yerden tazim ve tekrim ile getirirler, orta minber üzerine oturdular. Sonra bir münadi yine nida eder ve der ki; “Sıddık’ın Habib ile Halil arasında bulunması ne güzeldir! Ne hoş ne hoştur, O ne mübarektir. Takdir ve tedbirim Sıddıkım, Halil ile Habib arasında.” Allahu Teâlâ üçüne de aradaki perdeyi kaldırıp ezeli didarıyla tecelli eder. Ben iki baş gözüyle o güzel “Cemali” doya doya görürüm. İbrahim Aleyhisselam da bakar. O dahi müşahede eder. Ebu Bekir de müşahededen payını alır. Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “O mübarek Miraç Gecesi’nde âlemleri seyrettiğim zaman semadan Arş’a eriştim. Bir ara bir münadi, Arşı Ala’dan nida ederek “Ya Muhammed! Ya Muhammed!” diyordu. Ben ise (buyur Allah’ım buyur) dedim. Nida ikinci kez tekrarlandı. “Ya Muhammed! Ya Muhammed! Ebu Bekir-i Sıddık’ı sev. Ben onu severim” diye konuşur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek elini Ebu Bekir’in (r.a.) mübarek omuzuna koydu ve daha sonra dedi ki; Ya Ebu Bekir! Eğer yaratılmışlar Allahu Teâlâ Hazretlerine dağlar gibi günahları ile kavuşsalar ve kalplerinde senin muhabbetin olsa, Allahu Teâlâ o günahların hepsini affeder.” Gelen bir habere göre Bedir Gazâsı’nda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir çadır biçimindeki çardak altında oturmuş gölgeleniyordu. Müslümanlar ise kâfirlerle harp ediyorlardı. Arabın bir ceng yerinden o çardağın kapısına geldi ve dedi ki; “Ya Ebu Bekir! Kalk ve dışarı gel, cenk et. Zira Ashabın bir bölüğü şehit oldular.” Rasulullah Hazretleri o Arabı men edip (durdurup, daha sonra uzaklaştırıp) ona şöyle demişti; “Allahu Teâlâ, Ebu Bekir’i, Rasul’üne arkadaş, dost ve vezir tayin etmiştir.” Bu sözü nebeviyi dinleyen Arab geri döndü ve dayanamayarak şöyle bir hitapta bulundu; “Ey Ebu Bekir bin Kuhafe! Bu halin nasıl güzeldir.”

PDF s. 78

Biri dahi şudur ki; İslam Askeri zorlu bir muharebe içinde bulunuyordu. Bu çok büyük bir gazâ idi. İki tarafın da askerî kuvveti iyiydi. Temmuz sıcağında zeval vaktinde İslam askeri ile düşman askeri birbirine girmiş, ortalığı toz duman kaplamıştı. Çok korkunç öldürme işleriyle meşgul oluyorlardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yedi yakın dost ve arkadaşıyla (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ebuzer, Talha, Sa’d ve Saîd, Radıyallahu Anhüm) ordugâhdan uzakta oturmuşlardı. Ceng fazlasıyla uzadı. İslam askeri bir miktar zayıfladılar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Sa’d ve Saîd’e buyurdular ki; “İmdada yetişin!” Sa’d ve Said hemen yerlerinde kalkıp ceng meydanına gittiler. Peşi sıra Ebuzer ile Talha’ya buyurdular ki; “Sizlerde hemen ceng meydanına varın.” Onlarda gittiler. Daha sonra Ömer ve Osman’a (r.anhüma) buyurdu; “Sizlerde İslam Askeri’nin imdadına yetişin.” Bunlar da gittiler. Aradan bir saat geçti ve Hz. Ebu Bekir’de savaşa katılmak arzusu galip geldi. Kılıcını çekip, atının dizginlerini bıraktığı gibi, Rasulullah (s.a.v.) Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) bileğinden kaptı ve buyurdular ki; “Ya Ebu Bekir! Senin cenk etmede ne işin var. Sen burada gönlümüzü, gözümüzü yüzünü görmekle bahtiyar et.” Ya Ebu Bekir! Dünyada her ne dert ve incinme bana erişirse, bedenim rahatsız olursa, kalbimdeki bu kötülükler ve zararları yüzünü görmekle benim sırtımdan kalkıyor, bir kolaylık hali oluyor.”

NÜKTE Bu haberin benzeri ve daha iyisinin haberi gelmiştir. Bedir Gazâsı’nda günlerden Cuma idi, Ramazan-ı Şerif’in on yedinci günüydü. Bu haberi rivayet eden Abdullah bin Mesud’dur (r.a.). Der ki; o gazâda ben de hazır bulunuyordum. Benden aciz kimse yoktu. Lakin Ebu Cehil’in başını ben kestim. Bir an geldi iki tarafında askeri savaş yerinde birbirine girdi. Hz. Ebu Bekir’i (r.a.) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şerifinde gördük. Hz. Ebu Bekir oğlunun kâfirler safında olduğunu gördü. Dini İslam-ı Mübin’in verdiği gayret ve himmet ile galeyana gelmiş olarak gördük. Din kuvvetiyle coşkulu bir şekilde hareket edip dedi ki; “Ya Rasulallah bana izin ver. Cenk meydanına saldırıp gireyim onların kalplerine vurayım, oğlumun başını kendi ellerimle kesip getireyim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ebu Bekir! Siz harbe karışmayınız. Benim yanımda bulunuz. Benim için gözüm ve kulağımsın. Sen bunu biliyor musun?”

PDF s. 79

Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) kulaklarını o mübarek Rasulullah’ın (s.a.v.) kulaklarına benzetirler ki; o kulak ile Allahu Teâlâ Hazretlerinin selamını ve kelamını işitti. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) gözlerini Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek gözlerine benzetirler ki; o göz ile Allahu Zülcelal Hazretlerinin niteliksiz olan “Ezeli Cemal”ini müşahede etti. Eğer ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek başlarından şerefli ayaklarına kadar bütün azaları azizdi. Lakin mübarek kulakları ve mübarek gözleri, bütün vücudundaki azalardan azizdi. Bütün Müslümanlar doğudan batıya, eğer uygun, eğer muhalif bilirler ki; Rasulullah (s.a.v.) çok defa dua etmiştir. Kulağından ve gözünden dolayı olan bu dualar çok iyi bilinir ve meşhurdur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki; “Ey Âlemlerin sahibi ve hâlikı ulu Allah’ım! Kulağımla, gözümle beni faydalı olanlardan ve faydalananlardan eyle. Bütün vücudumu öldür. Lakin sen gözümü ve kulağımı ben dünyadan âhirete göçtüğüm zaman ümmetim üzerine miras tutucu yapasın.” Cenâb-ı Allahu Teâlâ Hazretleri bu her iki duayı iki halette işitip, icabet etmiştir. Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v.) hayatında Ebu Bekir ile mükâfatlandırmıştır. Hem dâr-u bekâya intikalinden sonra Hz. Ebu Bekir’i kendine mirasçı yapıp, halife tayin etmiştir. Bu iki dua, o iki duaya benzer. Yine; Ebu Bekir (r.a.) hazretlerine buyurmuşlardır ki; “Ey Ebu Bekir! Allahu Teâlâ yaşadığım süre zarfında da ölümümden sonra da benim tarafımdan sana iyi karşılıklı ve güzel muameleler eylesin.” Cenâb-ı Allah bu duaların dördüne de icabet etmiş, tamamıyla kabul buyurmuştur. Zira İslam dini evvelde ve ahirde Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretleriyle karar kıldı. Yine, Malik bin Enes, Hz. Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet etmiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “Eğer Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) olmasaydı Allahu Teâlâ Hazretlerine ibadet olunmazdı.” Önceden kimse Müslümanlığa gelmiyordu. Sonunda kimse Müslümanlık üzerinde kalmıyordu. Her kim ki o mübarek din “İslam”a geldi, İslam’ın güneşi dünyayı ışıklandırmaya başladı. Nasıl ki; Allahu Teâlâ’nın tevkifi oldu, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) İslam dinine geçmesi sebebiyle oldu. İstersen, bu sözün hakikati üzere, dürüstlüğünü bilesin. Zira Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz son hastalandığı sıralarda ölüme yaklaştı. Âlem halkı fırtına günündedir. Yağmur yağar gibi kötü günde ve musibette mustarip oldular. Lakin Hz. Ebu Bekir (r.a.) ilim, hilm, fazl ve aklı ile tedbirli oluşu sebebiyle, vasıf sahibiydi. Fitnelik sırasında ve afat zamanlarında, yabancılık dolandığı ve ihtilâfların olduğu vakitlerde halka derman olurdu.

PDF s. 80

Ne zaman ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz darı ukbaya intikal ettiler, ilk defa bir ihtilaf ortaya düştü. Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek ölüsü hususunda ayrı ayrı görüşler görüldü. Bir kısmı öldü, bir kısmı ölmedi dediler. Her iki tarafın halkı toplandılar ve kılıçlarını çektiler. Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) hücreye girdi. Yavaşça ve dinlenerek Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) yastığı üzerine geldi. Mübarek yüzünü kıble tarafına çevirip üzerine bir çarşaf örtmüşlerdi. Mübarek yüzünden (s.a.v.) örtüyü kaldırıp baktı ki fani dünyadan göç edip, mukaddes ve münezzeh ruhlarını “Hayyı la yemut vela yezal “e ulaştırmışlar. Bu hali gören Hz. Ebu Bekir (r.a.) durduğu yerde dizi üzerine çöküp, bir saat kadar yüzünü ve gözünü, O başların tacı ve gönüllerin sultanı, Allah’ın Rasulünün (s.a.v.) yüz ve gözüne sürüp, mübarek eline ve ayağıma sarılıp, mübarek yüzünün nurlarına temas edip, daha sonra o cemali pür nuru seyran etti. Nisan yağmurları misali inci gibi gözlerinden sel gibi yaşları akıttı. Peşi sıra dedi ki; “Anam, babam sana feda olsun. Eğer ki, Allahu Teâlâ sana yazdığı ölümden eziyet çektin ve şiddetini tattın bundan sonra sıkıntı çekmezsin ve hiç mihnet bulmazsın.” Kalkıp, hücreden dışarı geldi ve minbere çıktı ve Ashabı Kiram’a şöyle hitap etti; “Ya kavmim! Her kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa ve onun peygamberliğini kabul ediyorsa, Allahu Teâlâ’nın kulu olduğuna şüphe etmiyorsa, kim ki Allahu Azimüşşan’a tapıyorsa ve O’nun ölümsüz olduğuna inanıyorsa; bilsin ki ölmez ve ebedî Allah’ın kulu olan Hz. Muhammed vefat etmiştir.” dedi. Müslümanların arasından hilaf kalkıp, sakin oldular. Fakat bir defa daha ihtilafa düştüler ki; Rasulullah’ı (s.a.v.) nereye defnedelim. Muhacirler dediler ki Mekke-i Mükerreme’ye götürelim. Ensar’da dediler ki Medine-i Münevvere’de defnedelim. Bir kısmıda dedi ki Şam’a götürelim. Bir kısmı da dedi ki Yemen’e götürelim. Söz ve ihtilaf uzadı da uzadı. Düşmanlık meydana geldi. Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri buyurdular ki; Rasulullah’tan (s.a.v.) işittim. Buyurdu ki; “Cenâb-ı Allah’ın (cc) nebileri vefat ettikleri zaman ruhlarının kabzolduğu yerde defnedilirler. Bütün oradaki insanlar bu kavile razı oldu ve sakinleştiler. Bir müddet sonda İmamet (Halifelik) konusunda bir kere daha ihtilafa düştüler. Bu konuda eskiden, konuşulanlar bu seçime de işaret oldu. Muhacirler dediler ki; halife bizden olsun. Ensar dediler ki; halife bizden olması gerekir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kalkıp minbere çıktı. Hamd ve senada bulundu. Salat ve selam getirdi. Daha sonra buyurdu ki; “İmamet ve hilâfet işi ortaklaşa olmaz. Zira iki kılıç bir kında durmaz. Bir evde iki başlılık olmaz. Bir mecliste iki muhtelif kıbleye doğru gelinmez. İmamlık “Kureyş Kabilesi”ne düşer. Her kim Kureyş Kabilesi’nden ayrılır, imamlığa yaramaz. Bu şu anda her ne dedimse, hepsini Rasulullah’tan (s.a.v.) duymuşumdur. Orada bulunan bütün Ensar ve

PDF s. 81

Muhacir Hz. Ebu Bekir’in sözlerini duydular. Hepsi bu sözü kabul edip, teslim oldular, kılavuzlarının dediğini kabul ettiler. Bir de Esame hakkında ihtilafa düştüler. Rasulullah Efendimiz Mübarek hayatlarında sekiz bin adamı Şam cihetine tayin etmişti. Mübarek elleriyle Esame’ye bir beratla tanzim buyurmuşlardı. Onların işlerinden fariğ olmuşlardı. Lakin Esame Hazretleri yola çıkmazdan önce, Rasulullah Efendimiz vefat etmişlerdi. Muhacir ve Ensar bu askerleri Şam’a göndermeme konusunda ittifak ettiler. Böyle bir zamanda çıfıtlar, ters adamlar, mürtedler, münafıklar ortalığı birbirine katarlar, Müslümanları rencide ederler. Eğer bu zamanda bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak sonra biz burada nasıl oluruz? Hal neye gelirse gelsin asker burada dursun, dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur. Eğer karın kurtları gelseler, ortalık boş olduğu için hanım ve çocuklarımız evlerinden dışarı çıkamazlar. Çıksalar dahi rahat olamazlar.” Bu sırada Esame’yi Asker ile Medine’den dışarı göndereyim deyip, o vakitte Esame’yi asker ile Şam tarafına gönderdi. Çıfıtlar ve sairler bunu gördükleri anda kalplerine korku düştü. Düşündüler ve dediler ki; Eğer İslam dini dürüst bir din olmasaydı, onlar böyle zamanda bu kadar askeri kendilerinden uzaklaştırmazlardı. Bundan dolayı böyle konuştular; İslam İmamları, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ebu Hanife, Ebuzer, Ebu Hüreyre (Allah hepsinden razı olsun) birlikte ittifak etmişlerdi ki; eğer Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri (r.a.) olmasaydı kimse önceden de İslam’a gelmezdi, sonradan da İslam’da kalmazdı. *** Dürüst olanlardan gelen bir rivayete göre; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret etmeye başladılar. İkisi birbirlerine arkadaş oldular. Adil bir sohbet dostu oluverdiler. Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları bir sırada yolun sağ tarafına doğru biraz döndüler. Ta ki Beni Amr ve Avf hurmalığı arasına geldiler. Oraya inip durdular. Develerinin dizlerini bağladılar ve oturdular. Onların geliş haberi Medine’ye ulaştı. Halk sevinerek ferahlık içinde ziyarete geldiler. Hizmeti şerifine eriştiler. Gördüler ki Rasulullah (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir iki ay ve iki gün gibi. Mübarek sakalları dahi birbirlerine benziyor. İkisini birlikte görünce, kimse anlayamadı ve bilmedi ki hangisi Rasulullah’tır, hangisi Ebu Bekir’dir. Selam verdiler. Medh ve sena bulundular Ayak üzere hizmetlerinde durup, beklediler. Soru sormayı terk edip addettiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) insanlarla konuşmakta nasihat etmekteydiler. Rasulullah Efendimiz ise suskun olup, sükût içinde vakarıyla oturuyordu. Lakin hiç kimse ikisini birbirinden fark edemiyorlardı. Ta ki güneşin hareketi Rasulullah Efendimiz’in üzerine erişinceye kadar, bu hal devam etti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kalkıp ridasını çıkarıp, eliyle Rasulullah’ın (s.a.v.) üzerine gölgelik yaptı. O zaman Medine halkı Rasulullah’ın (s.a.v.) kim olduğunu anladılar.

PDF s. 82

ELLİ BEŞİNCİ MENKIBE Ey aziz Müslümanlar! Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın hidayetini daha önce zikrettik. Bunu anladınız. Yeterliliği ve inayeti sonunda zikrolunmuş oldu. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) faziletinden, kudretinden, kudretinden övünçlü ve övünülecek bir şahsiyet olduğundan, güzel cemalinden cihadından bir şeyler anladınız. Tatlı, şirin ibretlerinden bendende bir şeyler duydunuz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Cebrail (a.s.)’ı ilk defa gördüğü zaman, ondan bir şey duymamıştı. Hz. Cebrail (a.s.) kırmızı yakuttan bir taht üzerinde havada Hira Dağı’nda göründü. Rasulullah Efendimiz, onu görünce korktu. Hemen oradan aceleyle geri dönüp Hz. Hatice’nin (r.anha) evine geldi. Şöyle buyurdu; “Ya Hatice! Ben nasıl oldum, bilemiyorum. Nasıl oluyorum? Meğer ben divaneymişim. Çabuk Ebu Bekir’i bulup, benim yanıma yolla veya getir. Ben öyle bir nesne gördüm ki, bunu yalnız Ebu Bekir’e söyleyebilirim. Azıcık dinlenip, biraz sükût bulayım, bunu şimdilik düşünmeyeyim.” Hz. Hatice (r.anha) hemen gidip Hz. Ebu Bekir’i buldu. Ona; “Ya Ebu Bekir! Yardımıma koş! Muhammed hastalanmıştır, seni istiyor.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) kalkıp geldi ve Rasulullah’a şöyle seslendi; “Sana ne oldu? Rengin değişmiş! Sen kendinde değilsin!” Allah Rasulü (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Ebu Bekir! Ben Hira Dağı’nın başında duruyordum. Havada bir şahıs gördüm, kırmızı yakuttan bir taht üzerinde oturuyordu. Bilmem ki peri midir? Melek midir? Yoksa Âdemoğlu mudur?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir saat düşündü. Daha sonra Muhammed’e (s.a.v.) dedi ki; “Ya Muhammed! Ben eve girip ön kapısını sıkı bağlarım. Sen Hatice’yi çağır ve yanında otursun. O görünen her kim olursa, yine daha önceki gibi gelip sana görünürse, o zaman Hatice’ye söyle başını açsın. O kimse eğer Hatice’nin açık başına ve saçlarına bakarsa İblis’tir. Eğer bakmazsa Cebrail’dir.” Ey Müslümanlar! Duyun, işitin, görün, düşünün! O vakitte ve zamanda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendi işinde sükûnet bulamamıştır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Server-i Kâinat’ın (s.a.v.) sükûnetini sağlamıştır. Lanet ve toprak o lainlerin başına olsun ki; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) hakkında ileri geri konuşur ve kötü şeyler söylerler. Bunun benzeri şu haberdir ki; Emirül-Müminin Ömer bin Hattab (r.a.) hazretlerinden gelen bir rivayetle şöyle bildirilir; Pazar günü oldu. Allah Rasulü (s.a.v.) kendi ashabının azlığını gördü ve bunların üç yüz on üç kişi olduklarını bildi. Kâfirlerinde çokluğunu gördü. Bin kişiye yakındılar.

PDF s. 83

Mübarek yüzünü kıble tarafına çevirip, iki elini duaların kıblesi semaya kaldırıp, ağladı ve inleyip şöyle konuştu; “Ey Allah’ım! Bizlere vaad ettiğin galibiyeti nasip eyle! Eğer kâfirler çokluğuyla Müslümanlar üzerine galip gelirlerse, Kıyamet Günü’ne kadar Senin bir olduğuna inanacak, seni hatırlayacak kimseler kalmaz.” Ebu Bekir-i Sıddık Vera’sından gelip Rasulullah’a (s.a.v.) ulaştı. Daha sonra dedi ki; “Ya Rasulallah! Fazla korkma, üzülme, sıkılma! Hz. Allah şüphe yok ki Âlemin Sahibi vaadini yerine getirir. Ebedi sana Nusret eder. Seni kâfirlerin şerrinden korur.” O anda, hemen Cebrail (a.s.) nâzil oldu. Beş bin meleği kendi yanında cenge götürdü ve dedi ki; “Ya Muhammed! Ebu Bekir şimdi bu sözleri sana söyledi, biz hemen silahlarımızla geldik. Senden, bu şerrin uzaklaşmasını sağlayacağız.” Bu sırada Rasulullah (s.a.v.) Haticetü’l-Kübra’nın evinde inliyordu, Hz. Ebu Bekir (r.a.) Cebrail (a.s.)’ın hidayetiyle müjde verdi. Rasulullah (s.a.v.) Bedir Savaşı’nda ağlardı. Ebu Bekir Hazretleri ona Hz. Allah’ın nusretiyle yine müjde verdi. Bu cümleyi onun için tekrar ediyorum. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık, Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) kulak ve göz menzilinde bulunmuştur. Zira her tenden çıkan haberi kulak duyar, göz görür. Cebrail (a.s.) bir defa daha Hz. Hatice’nin (r.anha) evine geldi. Hz. Hatice mübarek başını açtı. Hz. Cebrail yüzünü döndü. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ya Muhammed! Bu o büyük melek Cebrail’dir.” O Allahu Teâlâ Hazretleri, Hz. Hatice’nin başının saçlarını Hz. Cebrail’in gözlerinden sakladı. Hz. Allah aciz midir ki, (Haşa) Aişe Sıddıka’yı çaresiz ve kötü insanların şerrinden korumasın. Baştan ayağa kadar hiçbir uzuv, kulaktan ve gözden faziletli değildir. Bütün peygamberlerin ümmeti arasında da Hz. Ebu Bekir hazretlerinden fazılı ve azizi yoktur. Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a.) pazara gitti ve dükkânın kapısını bağladı. Hayrete düşmüş, âşık ve kendinden geçmiş olarak bir yere oturdu. Bu arada Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hira Dağı’na çıkmıştı. Hz. Cebrail huzurunda bekler vaziyette göründü. “Alak Sûresi”ni getirdi. Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki; “Şimdi hemen geri dönünüz ve halkı dine davet ediniz. Ya Muhammed! Eğer bu saatte bir kişi Müslüman olursa, dünya kıyamete kadar selamette kalır. Eğer bu saatte hiçbir fert Müslüman olmazsa, geri gel, seni kanadım üzerine alıp göklere götüreyim. Ben tekrar yeryüzüne gelip, yerin yedi katını helak edip, intikam alayım.”

PDF s. 84

Rasulullah (s.a.v.) Hira Dağı’ndan aşağı inip, Mekke-i Mükerreme’ye yöneldiler. Bu esnada Hz. Ebu Bekir de (r.a.) Mekke’den çıkıp, Hira Dağı’na doğru gidiyordu. Yolda birbirlerine rastladılar. Âşıklar birbirlerine sarıldılar, musafaha ettiler. Server-i Âlem Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ebu Bekir! Gidişin nereye?” dedi. Hz. Ebu Bekir Efendimiz şöyle cevap verdi; “Ya Muhammed! Senin saadetli huzuru şerifine! Ya sizin niyetiniz nereye?” Sultanı Enbiya (s.a.v.) buyurdular ki; “Senin yanına geliyorum Ya Ebu Bekir-i Sıddık “ Ebu Bekir Hazretleri sordu; “Ne maslahattan dolayı?” Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; “Ben Allah’ın Rasulüyüm.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) sordu; “Delilin nedir?” Efendimiz cevap verdi; “Ey Ebu Bekir! Sen Şam’da bir rüya gördün. Bir âlime tabir ettirdin. Cevap aldın. Bir kâğıda senet yaptın ve o âlime rüyam doğru çıkarsa, sana yine para vereceğim dedin. Sen sevindin ve o senedi hala daha koynunda saklıyorsun. Bu delil olarak yetmez mi?” Bu sözleri duyan Ebu Bekir Hazretleri (r.a.) hemen şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar Hira Dağı’na dönüp, Cebrail (a.s.)’ın yanına gelip; “Ya Cebrail müjdeler olsun ki; Ebu Bekir Müslüman oldu.” Bunun üzerine Cebrail (a.s.) şöyle söyledi; “Ya Muhammed! Sana müjdeler olsun! Dünya kıyamete kadar helak olmaktan kurtuldu. Emin oldu. Ya Muhammed! Her kimse kıyamete kadar dirlik bulur. Bu dirlik Ebu Bekir’in dirliğinin bereketidir. Kıyamete kadar Müslümanlar olacaktır bu da Hz. Ebu Bekir’in Müslüman oluşunun bereketiyledir.” “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ Hazretleri kıyamet gününde bütün mahlûkatını Arasat Meydanı’nda evvel gelenleri ve sonra Müslüman olanları topladığı zaman, iyi kimseler arşın sağ tarafında, kötüler sol tarafında bulunurlar. Ondan sonra Allahu Teâlâ Hazretleri bana buyurur ki; Ta senin elin tutup Arşın yanına götüreyim. Ondan sonra da nida edeyim ki, “Ta on sekiz bin âlemin ehli yüz yirmi dört ümmeti arasında Ebu Bekir-i Sıddık’tan üstünü yoktur.”

PDF s. 85

ELLİ ALTINCI MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri buyurdu; “O gün gelecektir. Allahu Teâlâ emreder İsrafil (a.s.) “Sur”u çalar. Bu melek öyle bir melektir ki; ayakları yerde, başı Arşı Ala’dadır. Halk edildiği günden beri görevlendirilmiştir. Şu anda dahi, suru ağzına aldığı andan itibaren bir ayağı ileri, bir ayağı geri, gözünün ucunu arş tarafına dikip beklemeye başlamıştır. Ne zaman Hakk’ın emri vaki olursa “Sur “u üfürür. O zamanda gelecek ve mübarek “Sur”a üfleyecektir. “Sur Düdüğü” üzerinde yaratılan bütün canlıların sayısınca delik vardır. O Sur Düdüğü’nün içini hava ile doldurmak için kırk yıl geçer. Bir rivayette kırk bin geçer. “Sur”un her deliğinde, her yaratılanın ruhu vardır ve ona mahsustur. O delikten dışarı, o ruh gelir ve kendi kalbine girer. Hele Ebu Bekir-i Sıddık Hazretlerinin (r.a.) mukaddes ruhları sırdan dışarı çıkmaz. İsrafil Aleyhisselam hala daha “Sur”un içinde kalan bir ruh var mıdır diye “Sur”a bir defa daha üfürür. Ebu Bekir’in (r.a.) ruhu yine gelmez ve direniz. Cenâb-ı Allah’tan “Hitab-ı Müstedap” olur; “Ya İsrafil sen sakin ol. Ben onunla konuşayım.” Allahu Teâlâ Hazretleri buyurur ki;

.‫ فَادْخُ ل۪ ي ف۪ ي عِ بَ اد۪ ۙي‬.ًۚ‫ضيّ َ ة‬ ِ َ‫ اِرْ ِجع۪ ٓي اِ ٰلى رَ بِّكِ ر‬.ُۗ‫يَآ اَيَّتُ هَ ا النّ َ فْ سُ ْالمُ ْطمَ ئِ نّ َ ة‬ ِ ْ‫اضيَ ةً مَ ر‬ .‫ْخ ۪لي َج ّنَ ۪تي‬ ُ ‫َواد‬ “Ey nimetlerime erişmiş ruh, dön Rabbine! Sen O’ndan razı, o senden razı olarak. Haydi, kullarım arasına gir. Cennetime dahil ol.” (Fecr 27-30) Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) “Nefs-i Mutmainne”si dışarı gelir. Bakar ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek mezarlarından dışarı çıkıp, hazır dururlar.

NÜKTE Eğer isterseniz ki; bilesiniz ki, kıyamet gününde ölüler kabrinden çıkarlar. Bahar mevsiminde sahrada ovaya git, oraya nazar kıl göreceksiniz ki; nebatat Allahu Teâlâ Hazretlerinin emri şerifiyle yeri yarıp, topraktan dışarı çıkar. Başında dahi bir miktar toprak kalır. Onun için kıyamet günü ölüler dahi kabirden dışarı toprak içinden çıkarlar. Başlarında bir miktar dahi toprak kalır ve onu silkeleyip, üzerlerinden atarlar. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) kabirden dışarı çıktığı gibi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i kabri üzerinde görür. Der ki; “Ya Rasulallah! Bugün ne günüdür?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki; “Ya Ebu Bekir bugün arz günüdür.”

PDF s. 86

Hz. Ebu Bekir (r.a.) elini tutup Arş önüne giderler. Cenâb-ı Hak Hazretleri emir buyurur; nurdan üç kürsü kurulur. Birisi arşın sağına koyarlar, birini arşın önüne koyarlar. Hak Teâlâ tekrar nida eder; “Halil İbrahim’i Muhammed’i ve Ebu Bekir’i getirin.” Feriştahlar önce İbrahim (a.s.)’ı getirirler. Hilat giymiş, başı üzerinde tacı var, arş karşısında durdururlar. Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i getirirler. Hilat ayninde, taç başında. Ona Cenâb-ı Hak’tan izzetli hitabı iner. “İbrahim’i arşın sağına oturtun, Mustafa’yı arşın solunda oturtun, cemalini dahi arşın solunda tutun. Ebu Bekir’i Arş’ın önünde oturtun. Feriştahlar hayrete düşerler. Derler ki; “Ya İlahe’l-âlemin biz şöyle biliyorduk ki Muhammed (s.a.v.) sizin katınızda olması lazımken İbrahim (a.s.)’ı arşın sağında, cennetin yanına oturttunuz.” Cehennem tarafından nida gelir. İbrahim benim Halil’imdir, Muhammed Mustafa Habibim’dir. Bugün benim isteğim üzerine halkı evvelin vel ahirin onu yaparlar. Sevdiğimin her isteğini yaparım. Halil’im de benim istediklerimi yapar. Onun umuma şefaati yoktur. İbrahim Arş’ın sağında bulunsun ki ümmeti Muhammed’den affettiklerim cennete giderken onu görsünler. Sevdiğim Muhammed cehennem tarafında olsun ki; onun ümmetinden cehenneme attıklarımdan hiçbirisini cehenneme koymasın. Bir kısmını rahmetimle, bir kısmını da kendisine verdiğim şefaat hakkıyla cehennemden kurtarsın. Yani rızamla günahkârları ve cehennemlikleri kurtarsın. Rızamı gözeterek onları kurtarmaya çalışsın.” Cenâb-ı Allah (cc) yine buyurur ki; “Merhaba Halilim! Merhaba Habibim! Merhaba Sıddıkım!” İbrahim (a.s.) der ki; “Bütün zulümâtı bizden gideren, yerleri ve gökleri halk eden Yüce Allah’a hamdolsun. Rabbimiz çok affedici ve merhamet sahibidir.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur; “Bizden sıkıntıyı gideren, O Cenâb-ı Hakk’a hamdü senalar olsun. Rabbimiz ve hâlikımız olan Allahu Azimüşşan elbette ki çok affedici ve çok rızık vericidir.” Hz. Ebu Bekir de (r.a.) der ki; “Bize vaadinde sadık olan Allahu Teâlâ Hazretlerine sonsuz hamdü senalar olsun.” İbrahim (a.s.), Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) hamd ve senada bulununca mahşer yerinde halk birbirine girer. Nitekim dünyada koyun kuzudan ürker gibi halk da birbirinden ürker. Feryat ve figan kopar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz halkın birbirinden ürkmesini feryada ve figanını görüp, minber üzerine çıkar. Mahşer tarafına bakar. Yedi yüz bin başlı bir melek görür. Her ba-

PDF s. 87

şında yedi yüz bin dili vardır. Her dili yedi yüz bin lisan söyler. Allahu Teâlâ Hazretlerini tesbih eder. Bu meleğin burnundan bir duman çıkar. Mahşer halkının etrafını dolanır. Halk bundan çok korkar ve ürker. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu durumu görünce mübarek başını secdeye koyup, der ki; “Ya Rabbi! Senden selamet dileriz.” Melek o haliyle Rasulullah’ın huzuruna gelir, selam verir ve der ki; “Ya Muhammed! Beni tanır mısın?” Sultân-ı Enbiya (s.a.v.) buyurur ki; “Hayır! Tanımıyorum.” Melek konuşur; “Ben cehennem meleği Malik’im. Cenâb-ı Allah bana şöyle emretti; cehennemlik azap görecekler arasında dur. Cehennemin tabakalarına kuvvetli bent koydum. Cehennemin yedi kapısını bağla, ben de bağladım. Cehennemim anahtarlarını Muhammed Mustafa’ya ver. O da götürüp Ebu Bekir-i Sıddık’a versin. Sen git cehennem kapısında otur, Ebu Bekir’in kimi göndereceğini beklerim.” Ondan sonra Rasulullah (s.a.v.) buyurur; “Ya Eba Bekir-i Sıddık! Cehennem’in anahtarlarını al.” O da alır. Malik cehenneme geri döner. Bir melek de sağ tarafından gelir. Malik ismindeki melekten bin kat daha büyüktür. Günden daha nur, amber ve miskten daha fazla kokulu tesbihte bulunarak Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna gelir ve der ki; “Esselamü Aleyhe Ya Muhammed Nebi! Beni tanır mısın?” Habibullah Hazretleri buyurur; “Yok, tanımıyorum!” Tekrar konuşan melek der ki; “Ben Cennet Meleği Rıdvanım. Allahu Teâlâ bana emretti. Cenneti dinlenme yeri olarak hazırla. Günden güne nimetler ile süsleyip doldur. Ben de orayı süsleyip bezettim ve hazırladım. Daha sonra Rabbim emretti ki; Cennetin anahtarlarını Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) huzuruna götür. O da Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’a versin. Sen de cennette otur. Ta Ebu Bekir-i Sıddık kimi dilerse cennete göndersin. Ondan sonra Rasulullah (s.a.v.) sana buyursun ki; Cennet’in anahtarlarını Ebu Bekir-i Sıddık’a (r.a.) veriniz. Hz. Ebu Bekir de (r.a.) anahtarları eline alır. Cennet bekçisi Rıdvan geri döner. O sırada bir melek daha zuhur eder. Gelir ve Allah Rasulü’ne selâm verir. Otuz basamaklı kürs üzerine çıkıp, oturur. Yüzünü mahşer halkına döndürür. Der ki; “Ey mahşer ehli sizin inandığınız ilahınızın Rasulüyüm.” Allahu Teâlâ Hazretleri buyurur; “Ey dostlar ve düşmanlar biliniz ki bugün iki eviniz vardır. Biri cennet, biri cehennem. Benim dahi hükmüm ikidir. Biri “Adl” biri “Fazl”dır. “Adl” düşmanlara “Fazl” dostlaradır. “Fazl” evi ebedi cennet, “Adl” evi ebedi cehennemdir. Biliniz ki cennet ve cehennemin anahtarlarını Ebu Bekir-i Sıddık’ın eline verdim. Sizden her kim çok günah işlemiş

PDF s. 88

dahi olsa, Ebu Bekir-i Sıddık’ı seven olursanız, Cenâb-ı Hak günahlarınızı affeder. Zira Hakkı Subhan ve Teâlâ Ebu Bekir’i sevenlere Cehennem’i haram kılmıştır. Bir insan ne kadar günah işlerse işlesin, eğer Ebu Bekir sevgisi onda hâkimse, Rabb Hazretleri o kişilerin günahlarını bağışlayacaktır. Huzuruna tanıyan ve sevenler varsınlar ve beraberce Cennet’e gitsinler. Ondan sonra bir nida erişir. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ı götürün. Yedi yüz bin melek gelir ve Arş üzerinde saf tutup, el bağlayıp dururlar. Her safın uzunluğu doğudan batıya kadar uzanır. Hz. Ebu Bekir’in huzuruna gelirler. Daha sonra minberden “Burak” üzerine bindirirler ve götürürler, derler ki; “Ebu Bekir-i Sıddık’ı karşılayın.” Arş altına kadar varır. Allahu Teâlâ Hazretlerinden nida olunur. “Ya Ebu Bekir! Bana yakın ol, yakın.” Bir kere daha nida eder. Yine bir kere daha nida eder ve buyurur ki; “İleri gel, ileri gel” Abdullah bin Abbas (r.a.) der ki; o kadar ileri götürdüler ki arşa yakınlaştı. Allahu Teâlâ’dan bir nida erişir. Buyurur ki; “Ya Ebu Bekir-i Sıddık alnını yukarı kaldır, ta ki kenarına kadar olsun. Kendi nameni al, istersen oku, dilersen okuma. Bugün evvelin ve ahirin halkı içinde senin sevdiklerin için ne istiyorsun, onu yapacağım.” Peşi sıra Rabbü’l-Âlemin (Ebu Bekir’i cennete götürsün) diye emir verir. Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri nidayı duyuca Burak’tan aşağı iner ve başını secdeye koyar ve der ki; “Ya Rabbi! İzzetin ve Celalin Hakkı için bugün ayağımı Cennet’e koymayayım. Ta ki benim sevdiklerimden bir fert mahşer yerinde kalmayıp, hepsini bu kuluna bağışlayana kadar.” O anda bir nida erer; “Ebu Bekir-i Sıddık’ı dostlarıyla, mahbuplarıyla cennete götürün.” Bunun üzerine; Emirü’l-Müminin Ebu Bekir-i Sıddık Emirü’l-Müminin Ömerü’l-Faruk Emirü’l-Müminin Osman-ı Zinnureyn Emirü’l-Müminin Aliyyü’l-Murteza Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmain hazeratı cennete girdiler. Ardınca dostları, sevdikleri Cennet’e girdiler. Beyaz inciden bir kubbe getirirler. Ebu Bekir-i Sıddık bu kubbede otururlar. O kubbenin yetmiş bin nurdan kapısı vardır. Her kapıdan bakıldığı zaman Allahu Teâlâ Hazretleri niteliksiz müşahede edilir.

ELLİ YEDİNCİ MENKIBE Rivayet ederler ki; Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatmıştır; “Allah Rasulü (s.a.v.) bir gece mübarek başını dizimin üstüne koymuş, mübarek gözlerini semadaki yıldızlara dikmişti. Ben bu esnada aya bakıyordum ki; Rasulullah (s.a.v.) mübarek yüzü, aydan daha ışık ve daha parlaktı. Bir damla yaş benim gözümden mübarek yüzü üzerine düştü. Benden yana bakıp buyurdu ki; Ya Aişe ne oldu sana? Ben de dedim

PDF s. 89

ki; ben senin mübarek yüzüne baktım, aya baktım. Senin yüzünün nuru aydan fazlaydı ve ay kıyamet günü senin nurunu görse, utandığından kimsenin yüzüne doğmazdı. Vay onların haline ki; senin nurunun varlığını ve nurunu göremeyen, idrak edemeyenlere. Şefaatine nail olmak istemeyenlere.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ey Aişe! Allahu Teâlâ Hazretleri ayın ve güneşin nurunu benim nurumdan yarattı. Ne taaccüp ediyorsun? Benim yüzümün nurundan, yıldızları, levh-i kalemi ve on sekiz bin âlemi yarattı.” Ben de dedim ki; “Ya Rasulallah! Sen yıldızlara niçin bakıyordun?” Allah Rasulü buyurdu ki; “Ya Aişe! Benim ashabım arasında bir kişi vardır ki; onun her taatini bu yıldızlar gökyüzüne götürürler. İşte ben o yıldızlara bakıyordum. Bunların sayısını Allahu Azimüşşan’dan (cc) başkası bilemez.” Hz. Aişe (r.anha) zannetti ki; babamı kast ediyor ve söylüyor. Dedim ki; “Ya Rasulallah! O adam kimdir?” Allah’ın Habibi (s.a.v.) cevap buyurdu; “Ömer bin Hattab’dır. Onun taati, babanın taati yanında deryadan bir katre gibidir.” Bunun üzerine ayrıca, Allah Rasulü (s.a.v.) Cebrail (a.s.)’a Hz. Ömer ile Hz. Ebu Bekir’in ibadetleri arasındaki farkı sordu. “Bana bir haber ver.” dedi. Cebrail (a.s.) Hz. Ömer’in faziletlerinden dolayı şöyle ifade etti; “Ey Allah Rasulü! Seninle beraber bir miktar otursam (Nuh Aleyhisselam’ın kavmi ile arasında 950 yıl geçti) Ömer bin Hattab’ın faziletlerini açıklasam bir cüzünü beyana kadir olamam. Ömer’in faziletleri Ebu Bekir’in faziletleri yanında yıldızlar arasında bir yıldız gibidir.” Âlimlerden bazısı derler ki; her kim Ebu Bekir’in faziletlerini beyan etmeye kalkışsa, buna kadir olamazlar. Hâlbuki Bilâl-i-Habeşi Ebu Bekir’in azatlısıydı, kölesinin fazileti bu kadar olursa, hocasının fazileti ne kadar olur? Bir haberde de gelmiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) Hazretleri buyurmuştur ki; “O gece miraca vardım. Cebrail (a.s.) ile arş altında bir nalın sesi işitiyordum. Sordum, bu ses nedir? Ya Cebrail! Cebrail de dedi ki; bu Bilâl-i Habeşi’nin nalınlarının sesidir. Evden camiye gidiyor.”

PDF s. 90

ELLİ SEKİZİNCİ MENKIBE .‫َو ِع َبا ُد ال ّرَ ْح ٰم ِن الّ َ ۪ذي َن يَ ْم ُشونَ َعلَى الْ َ ْر ِض ه َْونًا َواِذَ ا خَ اطَ َب ُه ُم الْ َجا ِهلُونَ قَالُوا َسلَ ًما‬ “O çok esirgeyen kulları ki, onlar yerde vakar ve tevazu ile yürürler, kendilerine beyinsizler laf attığı zaman, selam ederler.” (Furkan 63) Bu âyet-i kerime nâzil olduktan sonra Allahu Teâlâ Hazretlerinin sevdiği kulları olanlardan Hz. Ebu Bekir (r.a.) yer üzerinde yürüdüğü zaman aheste yürüdüler ve hiçbir canlıyı incitmediler. Yürürken, ayağının altına bakardı. Bir gün bir akrep gördü. Üzerine ayağını koymak istemedi. Bir adam geldi Hz. Ebu Bekir’i söze tutup, meşgul etti. O da unutup ayağını akrebin üzerine bastı ve hayvanı öldürdü. Daha sonra farkına varıp hayvanın öldüğünü görünce çok üzüldü ve dedi ki; ben şimdi nasıl edeyim? Ne yapayım? O saatte Allah (cc) akrebi canlandırdı ve harekete geçti ve konuşmaya başladı; “Esselamu Aleyke Ya Halife-i Rasulullah! O saatte beni öldürüp, gamlandınız. Bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ ben zayıf mahlûkunu yeniden yarattı ve konuşturdu.” Bu hadiseyi duyan Rasul-i Zîşan (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Eba Bekir! Akrebe kadar sana “Halife” dediler. Her kim sana düşman olur ve buğz ederse seni sevmezse o akrepten daha aşağı olurlar.”

ELLİ DOKUZUNCU MENKIBE Gelen, dürüst ve güvenilir haberlerden biri de şudur; Cebrail (a.s.) dedi ki; “Ya Rabbel Âlemin! Bilmek istiyorum ki; Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) dostluğu Ebu Bekir’in gönlünde ne kadardır? Ne derecedir?” Bir bayram günüydü. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) çok kıymetli ve süslü elbiseler giyip otuz altınlık bir şalı omuzuna salmıştı. Cebrail (a.s.) bir âmâ suretinde yol üzerinde oturdu. O sırada Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) geldi ve ona yaklaştı. Cebrail (a.s.) dedi ki; “Allah Teâlâ uğurlu kılsın. Muhammed Mustafa (s.a.v.) aşkına bana bir şeyler verin.” Ebu Bekir (r.a.) bu söylenen sözü duydu, hemen omuzundaki şal örtüyü verdi. Buyurdu ki; bir daha söyle. Cebrail Hazretleri bir defa daha söyledi. Ebu Bekir (r.a.) çıkarıp kaftanını ona verdi. Üçünde avret yerlerini örtecek giysilerden başka bütün elbiselerini verdi. Dördüncüde ayağından nalınları çıkarıp verdi. Ta ki bir giyeceği kalmadı. Hz. Bilâl-i Habeşi’ye buyurdu; “Ya Bilâl! Aişe’nin evine var. Bir şeyler getir, giyeyim. Hz. Bilâl giderken yolda Allah Rasulü’ne rastladı. Efendimiz Bilâl-i Habeşi’ye nereye gittiği sordu. Sen mi söylersin, ben mi söyleyeyim dedi. Hz. Bilâl dedi ki;

PDF s. 91

“Ya Rasulallah! Siz buyurun!” Efendimiz buyurdu ki (s.a.v.); “Ya Bilâl! Bil ki o kör adam Hz. Cebrail’dir. Allahu Teâlâ onu gönderdi ki, Hz. Ebu Bekir’in bana olan muhabbeti nedir ve derecesi nasıldır?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, Hz. Bilâl’i beklemeye koyulmuştu. Hz. Bilâl elbiseyi getirdi. Ebu Bekir Hazretleri o elbiseyi giydi. Cebrail (a.s.) Hazretleri Rasulullah’ın mübarek huzuru şeriflerine geldi ve dedi ki; “Ya Muhammed! Ben Ebu Bekir-i Sıddık’ı tecrübe ettim. Libas benim işime yaramaz.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Cebrail Aleyhisselâm’ın haberini ve elbiseleri Ebu Bekir-i Sıddık Hazretlerine gönderdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) bunun üzerine şöyle buyurdu; “Dünyanın değersiz nesnelerini senin dostluğuna vermiş olmam mümkün değildir. O değersizler, senin sevgin ve dostluğun olmadıktan sonra bana gerekmez. Onların tasarrufunu size veriyorum. Gönlünüz nispetinde uygun gördüğünüz birisine veriniz.”

ALTMIŞINCI MENKIBE Haticetü’l-Kübra Hazretlerini (r.anha) Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) verdiler. Hz. Hatice (r.anha) gizli bir adam tutup Rasulullah’a (s.a.v.) gönderdi. Bu adam mübarek Efendimiz’in huzuruna gelip, dedi ki; Hz. Hatice Hanım derler ki; müşrikler bize kötü söylerler. Kendi rağbetimle bir fakire varıp, onu zevceliğe kabul ettin diye ileri geri konuşurlar. Şimdi siz bana bir miktar çeyiz gönderin. Az dahi olsa, ben üzerine bir şeyler koyar, onu çoğaltıp, halka gösteririm. Ta ki kötü konuşanların sözlerinden ve dillerinden kurtulalım. Peygamber Efendimiz düşünceli ve tereddütlü bir halde kalkıp, gitti. “Ben kimden borç isteyeyim. Bana borç kim verir?” diye düşünürken birden aklına Hz. Ebu Bekir geldi. Fedakâr dostun dükkânına gideyim, dedi. Pazara geldi. Boynuna şalı çekerek, göklerin melekleri nazar ederek, giderken Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri Sultan-ı Enbiya’yı gördü. Ona dedi ki; “Ya Muhammedü’l-Emin! Eğer benim dükkânıma teşrif ederseniz her türlü isteğinizi yerine getiririm.” Rasulullah (s.a.v.) bu davet üzerine doğru Hz. Ebu Bekir’in dükkânına geldi. Hz. Ebu Bekir onu muhabbet ile karşıladı. Dedi ki; “Ya Muhammedü’l-Emin! Anam, babam sana kurban olsun. Niçin gamlısın?” Fahr-i Âlem (s.a.v.) buyurdular ki;

PDF s. 92

“Ya Kureyş hâkimi! Bana bir miktar şey gerekir. Hatice’ye çeyiz göndereyim.” Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) dedi ki; “Ya Muhammedü’l-Emin! Yetmiş devem Şam’a ticarete gitti. Bugün müjde getirdiler. Salim ve bereketli olarak mallarla geliyorlar. Size zahmet olmazsa kervanı karşılayın. Kervanbaşı olan köleye ahvali bildirin. Ona deyiniz ki; sen sefere giderken Ebu Bekir (r.a.) sana bir va’dde bulunmuş. Eğer seferden salim ve bol mal ile dönersen seni azat edecekmiş, üstelik yüz altın verecekmiş.” Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri şad olup, neşelenerek kervanın önüne geldi. O sözü söylemek üzere buyurdular ki; “Efendin Ebu Bekir-i Sıddık bu deveyi yükü ile beraber bütünüyle bana hibe etti. İstersen sana nişan vereyim.” Köle; “Hayır! Ben sizi tanıyorum ve biliyorum, inanıyorum. Gerek yok. Bütün develer sana kurban olsun deyip develeri Hz. Haticetü’l-Kübra’nın evine doğru sürdüler. Hatice-i Kübra Hazretlerinin sarayının yakınında olan Pazar ortasına geldiler. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretleri bir kişi gönderdi; “Muhammedü’l-Emin Hazretlerine söyle develeri getirip, buradan geçsinler.” Bunun üzerine söylenilen yapıldı. Bütün develer oraya getirildiler. Hz. Ebu Bekir Hazretleri dedi ki; “Ya Muhammedü’l-Emin! Bir miktar durun.” dedi. Hizmetçilerden birini eve gönderip, kendi evinden çeşitli renkte ipekler ve elbiseler, kaftanlar getirdiler. Her birini bir devenin yükü üzerine çektiler. Böylece çeyizlerin ve develerin üzerindeki eşyanın Hz. Hatice validemizin evine gittiğini gördüler. Hepsi kıskandılar ve hasret ettiler. Allah Rasulü’nün arkasından olur olmaz, ileri geri sözler sarf edilen Mekke-i Mükerreme halkı bu malların Ebu Bekir’in malı olduğunu ve Muhammed’e bağışladığını söylediler. O develeri çeşitli renkteki ipekliler arasında süsleyip bezettiler, çıngırak sesleri arasında Mekke-i Mükerreme’yi dolaştırarak, Hz. Hatice’nin saadetli hanelerine getirdiler. Herkes anladı ki, bu Hz. Hatice’ye gelen çeyizdir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; Ebu Bekir-i Sıddık’ın bunun gibi şerefli hizmetleri ve güzel yardımları bize haddinden fazla olmuştur. Allahu Teâlâ (cc) ondan razı olsun.

ALTMIŞ BİRİNCİ MENKIBE Enes bin Malik (r.a.) Hazretleri rivayet edip, buyurdular ki; “Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) Ebu Bekir’in (r.a.) o kadar faziletlerini duydum ki; hayrette kaldım. Server-i Âlem Hazretleri fani dünyadan, darı bekaya göç ettiler.

PDF s. 93

Ben de bir gece rüyamda zâtı şeriflerini (s.a.v.) gördüm. Önüne bir tabak hurma koymuşlardı. “Ya Rasulallah o nesneden, Allah Teâlâ sana nasip vermiştir. Bana da ver” dedim. Bana bir hurma verdi; yine “Ya Rasulallah! Artır” dedim, uykudan uyandım. Baktım o dokuz hurmayı elimde buldum. O anda Hz. Bilâl’in ezan okuduğunu duydum. Abdest alıp, mescide geldim. Sabah namazını Ebu Bekir’in (r.a.) arkasında kıldım. Daha sonra namazdan ayrıldık. Bir saat başımı önüme koyup, tesbihatta bulundum. Daha sonra başımı kaldırdım Hz. Ebu Bekir’i gördüm. Mübarek arkasını mihraba vermiş, önünde bir tabak duruyordu. Bu tabak rüyamda Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) önünde duran tabaktı. Dedim ki; “Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! (Allah’ın verdiğinden, bana da ver). Bir hurma verdi. Onu yedim, bir tane daha verdi. Dokuz hurma kadar verdi, ben hepsini yedim. Tekrar istedim. Buyurdu ki; Ya Enes! Eğer Rasulullah Hazretleri sana fazla verseydi, ben de fazla verdim.”

ALTMIŞ İKİNCİ MENKIBE Ömer bin El-Hattab Hazretleri (r.a.) buyurur ki; “Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretleri’ni gördüm. Dilini parmağıyla tutup ovuyordu. Dedim ki; Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! Ne yapıyorsun?” Dediler ki; “Bu dilin beni çok işlere bulaştırmıştır. Hem bir ulu kimseden işittim ki, Ebu Bekir Hazretleri yedi dirhem ağırlığında bir taşı yedi yıl ağzında tuttu. Her vakit dili üzerinde bir söz çıksaydı eğer, o söz Allahu Teâlâ Hazretleri’ni zikreden başka olsaydı, sol eliyle dilini tutup, sağ eliyle o taşı yedi kere dili üzerine sürerdi. Zaman olurdu ki mübarek dili yaralanıp, kanardı. Ey dil bir daha Hakk olmayan sözü konuşmayasın.” Haccetü’l-İslam İmam-ı Gazali Rahmetullah “Kimyayı Saadet” isimli mübarek eserinde beyan etmişlerdi ki; Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretleri yedi lokma yiyecek verdi. Eğer gönlü fazla yemek isterse dokuz lokma yerdi. Şimdi Hz. Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) üzerine rahmet olsun. Yemek yemesi bu yol üzereydi. O pak dilinin ve dürüst itikadının üzerine yaşardı. Ebu Bekir Hazretlerini Ömer, Osman ve Ali Hazretleriyle (r. anhum) inananları dost eyleye. Yüz bin kere, yüz bin lanet ve gazab o müptedi Rafızi üzerine olsun. Bu din ulularına, bu yer ve gök halkının güzidelerine dil uzatanlara yazıklar olsun.

NÜKTE Huda Hazretleri kâfiri düşman bildir. Allahu Teâlâ Hazretlerinin dostluğunu dava edenler samimi değillerse, bu sözleri boştur. O kimse ki Allahu Teâlâ’nın dostunu düşman tutmaz. Allahu Teâlâ Hazretlerinin dostluğunu sever. Düşmanlarını sevmez.

PDF s. 94

Yani Allahu Teâlâ’yı sevenleri sevenler, sevmeyenleri sevmezler. Allahu Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler. Allahu Teâlâ’yı sevdiğini söyleyen, ona eş koşan ve emirlerini yapmayanların, onu sevdiklerinden bahsetmeleri abes olur.

ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Gelen bir habere göre, Kûfe’de bir Rafızi vardı. Adı Abdülmecid bin Abdül-Gaffar’dı. Cafer-i Sadık (r.a.) Hazretlerinin huzuruna vardı. Dedi ki; “Esselamü Aleyke ey insan! Rasulullah (s.a.v.)’den sonra faziletli olanlarınız kimdir?” Cafer-i Sadık Hazretleri cevap verdi; “Ebu Bekir-i Sıddık’tır.” Adam sordu; “Hüccetin nedir?” Cafer-i Sadık cevap verdi; “Allahu Teâlâ Hazretleri ona “İkinci Rasulüm” buyurur. Üçüncüleri Cenâb-ı Hak olan iki kişinin ikincisi olmak kadar üstünlük olabilir mi?” Rafızi dedi ki; “Hz. Ali (r.a.), Rasulullah (s.a.v.)’in döşeğine korkmadan yatmadı mı?” Cafer-i Sadık Hazretleri buyurdular ki; “Ebu Bekir-i Sıddık, Rasulullah (s.a.v.) ile Sevr Mağarası’na tereddütsüz girmedi?” Bu sefer yine Rafızi söyledi; “Eğer korksaydı girmezdi. Allahu Teâlâ Rasulullah’a (s.a.v.) haber verdi. Dedi ki; “Hüzünlenme/Korkma.” Cafer-i Sadık buyurdu; “Onun korkusu, kâfirlerin mağaraya girip de ona zarar vermesinden kaynaklanıyordu. Yoksa ayağının ökçesini yılanın deliğinin üstüne koymazdı. Hatta yılan onu kaç defa sokup, zehirledi. O sıkıntı ve acıya dayanarak ayağını kaldırmadı. Bir ah dahi çekmedi. Bu kadar fedakârlık gösteren bir insan da korku olmaz. Rafızi tekrar konuştu; Hz. Ali’nin şanındandır. Cafer-i Sadık Hazretleri buyurdu ki; “Bu âyetten önce bir âyet-i kerime vardır ki tahsiz rakamı ondan fazladır. O Sıddık şanındandır.

PDF s. 95

ٍ‫يَآ اَيُّهَ ا ا ّلَذ۪ ينَ ٰامَ نُ وا مَ نْ يَرْ تَدّ َ مِ نْ كُ مْ عَ نْ د۪ ينِ ه۪ فَسَ وْ فَ يَ ْأتِي اللّٰ ُ ِبقَ وْ ٍم يُحِ بُّ ُهمْ وَ يُحِ بُّ ونَ ُه ٓ اَذِ ّلَة‬ َ‫يل اللّٰ ِ َو َل يَخَ افُونَ لَ ْو َمةَ َ ٓلئِ ۜم ذٰ لِك‬ ِ ‫َعلَى الْ ُمؤْ ِم ۪ني َن اَ ِع ّزَ ٍة َعلَى الْكَ ا ِف ۪ري َۘن يُ َجا ِهدُونَ ۪في َس ۪ب‬ ٍ ٰ َ‫اللّ ِ يُؤْ ت۪ يهِ مَ نْ يَشَ ٓاءُۜ و‬ . ٌ‫اللّ ُ وَ اسِ عٌ عَ ل۪ يم‬ ٰ ‫فَضْ ُل‬ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir kavim getirir ki; onlar Allah yolunda savaştılar. Ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın lütfu inayeti der ki, onu kime dilerse, ona verir. Allah insanı bol olan, en çok bilendir.” (Mâide 54) Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin darı bekaya irtihalinden sonra Arab dedi ki; biz namaz kılarız. Ama zekât vermeyiz. Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri buyurdu ki; “Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) eda ettikleri zekât malından bir deve dizinin bağını men etseler ve ondan eksik verseler ben onlar ile muharebe ve mukatele eder, toprak ve kum sayısınca olsalar da fark etmez. Rafız dedi ki; “Ya Cafer! Şu âyet de Hz. Ali şanına nâzil olmadı mı?

َ َ ِ َ‫اَ ّلذ۪ ينَ يُنْ فِ قُ ونَ اَمْ وَ الَهُ مْ ِبا ّليْ ِل وَ النّ َ ه‬ ٌ‫ار ِسرًّ ا وَ عَ َلنِيَ ةً فَلَهُ مْ اَجْ رُ هُ مْ عِ نْ دَ رَ بِّ ِهمْ ۚ وَ َل خَ وْ ف‬ . َ‫َعلَيْ ِهمْ َو َل ُهمْ يَحْ َزنُون‬ “Mallarını gece ve gündüz, gizli aşikâr harcayanlar, işte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzunda olacak değillerdir.” (Bakara 274) Cafer-i Sâdık Hazretleri Rafızi’ye cevaben şöyle söyledi; “Sure-i Leyl Ebu Bekir-i Sıddık şanına nâzil olmuştur. Zira kırk bin kırmızı altın harcadı. Kendi bir kilime sarıldı. Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; Allahu Teâlâ buyurur ki; ben Ebu Bekir’den razıyım, o benden razı mıdır? Ebu Bekir-i Sıddık dedi ki; ben Allahu Teâlâ Hazretlerinden razıyım, razıyım, razıyım.” Rafızi konuştu ve şöyle söyledi; “Bu âyet Hz. Ali şanına nâzil olmadı mı? (Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı bina etmeyi) o yere değil mi?” Cafer-i Sadık Hazretleri buyurdu ki; “Şu âyet Hz. Ebu Bekir şanında nâzil olmadı mı?”

PDF s. 96

‫َل يَسْ ت َ۪وي مِ نْ كُ مْ مَ نْ اَنْفَ قَ مِ نْ قَبْ ِل ْالفَ ت ِْح وَ قَاتَلَۜ اُو۬ ٰلٓئِ كَ اَعْ ظَ ُم دَ رَ جَ ةً مِ نَ ا ّلَذ۪ ينَ اَنْ فَ قُ وا‬

ۜ ُ‫ِم ْن بَ ْعدُ َوقَاتَل‬ .‫وا‬ “Mekke’nin fethinden önce sadaka verip, harb eden ile fetihten sonra veren ve harb eden bir değildi. Önce olanın derecesi daha yüksektir.” (Hadid 10) Ebu Bekir’in savaşı ve kahramanlığı Ebu Cehil’i öldürmekle ispatlanmıştır. O Rasulullah’a (s.a.v.) vurmaya çalışırken, Ebu Bekir Cehil’i halletmiştir. Rafızi konuştu; “Hz. Ali hiç küfre girmedi.” Cafer-i Sadık söyledi; “Öyledir! Lakin Allahu Teâlâ hiç kimsenin imanına o senayı buyurmadı, Ebu Bekir’in imanına buyurdu. Muhacir ve Ensar’ın önce gelenlerinden Allahu Teâlâ razıdır.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir haber verdi. Diğerleri yalan derlerdi ki, Ebu Bekir Sadakatle söylerdi. Ebu Bekir takva sahibi, hizmet ehli, rıza sahibi ve zekiydi.” Rafızi konuştu; “Allahu Teâlâ şikâyet etmez mi? Hz. Cafer-i Sadık buyurdu; “Oku.” Rafızi dedi; “Hz. Ali’nin dostluğu farzdır.” Cafer-i Sadık dedi; “Ebu Bekir’e dua etmek gerekir ve onun dostluğu farzdır.” Rafızi söyledi; “Rasulullah (s.a.v.) buyurmadı mı ki; “Hasan ve Hüseyin, cennet efendilerinin ehlidir. Babaları da onlardan daha hayırlıdır.” Cafer-i Sadık (r.a.) buyurdular ki; “Cenâb-ı Hakkın Ebu Bekir hakkında bundan daha hayırlısını buyurdukları, bundan daha üstündür. Ben babamdan duydum. Daha önce ceddim Ali bin Ebu Talib’den (r.a.) demişler ki; ben Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) şerefli huzurunda bulunuyordum. Başka birisi yokmuş. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) göründüler. Server-i Âlem (s.a.v.) şöyle buyurdular; (Ey Ali! Bu ikisi peygamberlerden başka geçmiş ve gelecek devirlerin insanlarından orta, yaşlı Cennet ehlinin efendileridir. Ya Ali! Onlara bunu haber verme.) Rafızi dedi ki; “Ya Cafer! Aişe mi fazıldır, Fatıma mı?” Cafer-i Sâdık Hazretleri buyurdu; “Hz. Aişe (r.anha) Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) zevcesiydi. Onunla bir derecede olur. Fatıma (r.anha) Hz. Ali’nin zevcesiydi. Onunla bir derecede olur. Allahu Teâlâ Hazretlerinin gazabı, laneti, sıkıntısı o Rafızi ve mübtedi üzerine olsun. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) Ezvacı Tahiratına (r.anhünne) rahmet eyleye.” Rafızi dedi ki; “Aişe Ali ile muharebe etti. Cennete girer mi?”

PDF s. 97

Cafer-i Sadık Hazretleri buyurdu; Allahu Azimüşşan şöyle buyurur;

َ ‫َو َما كَ انَ لَكُ ْم اَنْ ُتؤْ ذُوا َر ُسولَ اللّٰ ِ َو َ ٓل اَنْ تَنْ ِك ُحٓوا اَزْ َو‬ .‫اج ُه ِم ْن بَ ْع ِد ۪ه ٓ اَبَد ًۜا‬ “Sizin Allah’ın Peygamber’ine eza vermeniz doğru olmadı. Kendinden sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebedi caiz değildir.” (Ahzab 53) Rafızi dedi ki; “Ebu Bekir’in hilâfetini Kur’an-ı Azimüşşan’da bana göstermeye gücün yeter mi?” Cafer-i Sadık Hazretleri söyler; “Gösteririm! Hem Kur’an’da hem Tevrat’ta hem İncil’de. Kur’an-ı Azimüşşan’da olan şudur;

َ ْ َ‫وَ هُ وَ ا ّلَذ۪ ي جَ عَ لَ ُكمْ خَ َ ٓلئِف‬ . ِ‫الرْ ض‬ “O sizi yeryüzünün halifeleri yapandır.” (En’âm 165)

َ‫وَ عَ دَ اللّٰ ُ الَّذ۪ ينَ ٰامَ نُ وا ِمنْ كُ مْ وَ عَ ِملُوا الصّ َ الِحَ اتِ لَيَ سْ تَ خْ ِلفَ نّ َ ُهمْ ِفي ْالَرْ ِض كَ مَ ا اسْ تَ خْ لَف‬ .ۖ ْ‫ا ّلَذ۪ ينَ مِ نْ َقبْ لِهِ م‬ “İman eden ve emirlerimizi yapanlarınızı yeryüzüne hâkim kılacağıma söz veriyorum.” (Nur 55) Ve İncil’de ve Tevrat’ta Kavlehu Teâlâ; “Ebu Bekir-i Sıddık ve yine bir daha Kavlehu Teâlâ.” İlla ahir ve ila âyet inşaallahu Teâlâ tafsilatı yedinci konuda gelir. Cafer-i Sadık (r.a.) buyurdu ki; “Babam haber vermedi. Ceddim Ali bin Ebu Talib’den (r.a.) o da Rasulullah (s.a.v.)’den buyurdu; Ben aydınlanıp, dışarı gelenlerden olurum. Allahu Teâlâ bana kerametlerden verir. O şeyleri benden önce nebilerin bir ferdine vermemiştir.” Sonra Allahu Teâlâ buyurur; “Ya Muhammed! O halifelerini bana yakın getir ki; onlar senden sonra gelirler.” Dedim ki; “Ya Rabbi! Onlar kimlerdir?” Allahu Teâlâ buyurdu; “Ebu Bekir-i Sıddık benden sonra olup, kabirden dışarı gelenlerin ulu evveli olur. Ta gelip arş önünde durur ve hesabını az görürler. Arş önünde ayak üzere dururlar.” O anda bir münadi nida eder; “Hattab oğlu Ömer nerededir? Onu bulup, getirirler. Yaralarından kan revan içindedir.” Derler ki; “Ya Ömer! Bunu sana kim yaptı?” O da cevap verdi; “Mugire bin Şuğbe’nin kölesi.”

PDF s. 98

Ona dahi buyururlar; Arş önünde durur, hesabını dahi kısa görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Ondan sonra Osman’ı (r.a.) getirirler. Yaralarından kan revan olduğu halde durur; “Bunu sana kim yaptı?” derler. O da “Falan “buyururlar. Arş önünde durdururlar, hesabını dahi az görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Rafızi bütün bunları duyunca; “Ya Cafer! Bu Kur’an-ı Azimüşşan’da var mıdır?” Cafer-i Sadık (r.a.) buyurdu; “Evet!” Okumamışsın ki; Allahu Teâlâ onlardan haber verir. Rabbim (cc) şöyle buyurur; “Nebileri ve şehidleri getirirler.” (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali -r.anhüm) Rafızi dedi ki; “Ya Cafer! Bu ana kadar ben onlardan bizar idim. Şimdi pişman oldum. Eğer tevbe edersem Hz. Allah (cc) kabul eder mi?” Cafer-i Sıddık (r.a.) buyurdu ki; “Tez tevbe ediniz ki; saadetin alameti görülsün. Eğer o itikat üzerine (Allah’a sığın) dünyadan gitmiş olsaydın, senin dünyan zayi olurdu.

ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Tenbihü’l Gafilin isimli eserde Ebu Leys Semerkandi Hazretleri (k.s.) Zeyd b. Erkam’dan (r.a.) şöyle bir haber verir; “Ebu Bekir’in bir kölesi vardı. Ahir ömründe her gece iftar vaktinde ona yiyecek götürürdü. Öyle bir şerefli adetleri vardı ki; o yiyeceklerden bir lokma ağzına koymadan bu yiyecek nereden geliyor? Nasıl kazanıldı? Kimden satın alındı? Onun sanatı ne idi? Huyu nasıldı? Gibi şeyleri sorar, cevap alınca ve uygun görünce yerdi. Bu köle yine alışıldığı üzere bir gece yemek getirdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) alışıla gelmiş üzere sual etmedi. Mübarek elini uzatıp bir lokma o yemekten yedi. Köle dedi ki; “Ne oldu ki bu gece soru sormadan önce yemeğe el uzattınız ve bir lokma yediniz. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) mübarek gözleri yaşlarla doldu ve buyurdu ki; “Ey köle! Açlığım bana zarar veriyordu ve rahatsız ediyordu çok acıkmıştım. Sabredip bekleyemedim. Bu kaza benim elimden çıktı. Şimdi bana haber ver; bu gece bu yiyeceği nereden getirdi?” Köle cevap verdi; “Eskiden cahiliyye zamanında dans eder, oyun oynardım. Bir gün bir kalabalık güruha oyun oynadım. Benden fazlasıyla memnun kaldılar. Fakat size şimdi verecek bir şeyimiz yok. Daha sonra size bir şeyler veririz demişlerdi. Bugün onları gördüm. Durumları iyiydi. Ben onlara gidip verdikleri sözü hatırlattım. Onlar da bu yiyeceği bana verdiler.”

PDF s. 99

Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) bütün bunları duyunca dertlenip, çok ağladı. O yiyeceği önünden kaldırttı. Daha sonra parmağını boğazına o kadar derin soktu ki; sonunda kustu. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine büyük bir eziyet verdi. Yeme kudreti göstermedi. Mübarek yüzü göğerdi ve karardı. Bu mübareğin halini böyle görenler dediler ki; “Eğer bir lokma su içersen boğulmaktan kurtulursun.” Hz. Eba Bekir dedi, su getirdiler içti. Bir daha kasiyan etti. Çok rahatsızlandı. İyice emin oldu ki karnında bir şey kalmadı. Dediler ki; “Ya Ebu Bekir-i Sıddık! Bu kadar rahatsızlık ve meşakkat kendinize bir lokmadan dolayı mıdır?” O da cevap verdi; “Evet!” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den işitmiş bulunuyorum ki; şöyle buyurdular; “Allahu Teâlâ Hazretleri Cenneti haram yiyenlere, haram etti.” Ondan sonra başını yukarı kaldırıp şöyle buyurdular; “Ya İlahel Âlemin! Boğazımdan geçen bir lokma için, gücüm yettiğince onu helalinden yedim. Eğer bilmeyerek yediysem, o lokmadan vücudumda damarlarımda eser bırakma. Şayet kalmışsa, beni affeyle, bağışla, bu zayıf kulunun günahına bakma! Ben biçare Cehennem azabına takat götüremem.” Bu, o, Ebu Bekir’dir ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyordu; “Ebu Bekir benim gözüm ve kulağımdır. Gözü kör olsun o kimsenin ki, onun adı işitildiğinde küfür edip, söver.”

SUAL Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri niçin Allah rızası yoluna bütün malını verdi. Ve Ömerü’l Faruk (r.a.) malının yarısını verdi?

CEVAP Hz. Ömer (r.a.) adalet mahalliydi. Adaletli bir insandı. Eşitliği saklı tutardı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) sıdk menziliydi. Sıdk o dur ki; hem ne tutarsan, biriktirirsen, onu Allah Rızası için veresin. Eğer Hz. Ömer (r.a.) bütün malını verseydi, evine çocuklarına bir şey koymasaydı adil olmazdı. Eğer Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) malının yarısını verip yarısını koysaydı sadık olamazdı. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) için dahi adalet söz konusuydu. Hz. Ömer (r.a.) içinde sıdk vardı. Lakin birisi dağ gibi Sıddık’tır. Birisi de adalet hacetidir. Hz. Ömer (r.a.) adalet üzeredir ve kişi olarak kendisi adalet dağıdır. Bir kişinin varlığında iyi bir haslet varsa halinde de vardır. İyi bir şahsiyeti yoksa halinde de onun bir şey yoktur.

PDF s. 100

Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) dedi ki; eğer helal malın varsa, bütün malını Allah yolunda ver. Hiçbir şey koyma. Sualinden kurtulursun. Eğer malın haramdır azabından kurtulursun. Adaletli Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; nefsini ver, nefsini alıkoy aile fertleri için ve onlar adına ve onlarla kurtulursun. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) bütün varını, yoğunu Allah (cc) yolunda verdi. Denilir ki; sen ne kadar verirsen, Ömer seni takip eder, ama sana yetişemez.

ALTMIŞ BEŞİNCİ MENKIBE Cabir bin Abdullah (r.a.) der ki; Bedevi Arabın biri kırmızı bir deve üzerinde Hz. Ali (r.a.)’in huzuruna geldi. Deveden aşağı inip dedi ki; “Esselamü Aleyke Ey Emire’l-Müminin! Tez bana Ebu Bekir’den haber ver. O Cennette midir?” Hz. Ali (r.a.) bu konuşmadan rahatsız oldu ve üzüldü. Buyurdular ki; “Ya Arabi! Keşke anan seni doğurmasaydı. Ya da öleydin. Senin bu cüretin hiç kimsede görülmedi. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında ve vefatı şerifinden sonra bu sözü birisi söylemedi. Sen söyledin. Muhacirin ve Ensar arasında dahi cennetlik olduğuna dair şüphe yoktur. Ebu Bekir’in (r.a.) Halifeliğinden ve cennetlik oluşundan şüphe edenlerin sonlarından korkulur. İtikadı bozuktur. Kâfir olur. Ey Arabi! Rasulullah Efendimiz, Ebu Bekir-i Sıddık’ı babası yerinde görür, bilir ve severdi. Ebu Bekir Cennet Ehli’ni nice ruşen eder. Bir ışıklı yıldız gibi göğün kenarından zemin ehlini ruşen eder. Ebu Bekir cennette bir köşkten bir köşe, bir kasırdan bir kasra gider. Cennette hiçbir kasır ve bir saray ve bir konak ve bir hücre ve bir bostan yoktur ki Hz. Ebu Bekir’in nurundan eksik olsun ve ruşeninden aydınlanmasın. Cennet ehlileri başlarını çıkarıp derler ki; “Ya Rıdvan bu ne nurudur?” Rıdvan cevap verir; “Bu Ebu Bekir’in yüzünün nurudur. Kasırdan kasra, hücreden hücreye gider.” Ya Arabi! Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri vefat edecekleri sırada bana şöyle konuştu; “Dostum! Gözümün nuru, Azizim! Ölümüm yaklaştı ve ömrüm ahire erişti. Vefat edeceğim o mübarek elinle beni yıka, Rasulullah Hazretleri’ni (s.a.v.) yıkadığın gibi. Kefene sar ve tabut üzerine koy. Cenazemi Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) mukaddes hatıralarını sergileyen evinin kapısına koy. Orada de ki; “Ebu Bekir (r.a.) kapıdadır. Emir bekler ki içeri girebilsin. Ya Rasulallah (s.a.v.) eğer kilit anahtarsız açılırsa beni Seyyid’ül Âlem’in mübarek arkası tarafında defnedin. Eğer kapı açılmazsa beni götürüp Cennetü’l Baki’de garipler kabristanına defnedin.”

PDF s. 101

Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ya Arabi! Allah Rasulü’nün (s.a.v.) Mübarek Halifesi Ebu Bekir-i Sıddık dünyadan göçtü. Vasiyetlerini yerine getirip, onu yıkadım, kefenledim, tabuta koydum ve dediği yerin (Mukaddes Hatıra) kapısına koyup, destur istedim. O anda kilit açılıp bir ses duydum, haykırdı; dedi ki; Habibi habibine getirin. Habibine âşıktır.”

ALTMIŞ ALTINCI MENKIBE Bu kelimelerde; Emirü’l Mümin’in Ali bin Ebu Talib (r.a.) Hz. Ebu Bekir’in vefatı sırasında gördüklerini anlatır. Rivayet olunmuş ki; Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) fani dünyadan âhirete göç ettiler. Mübarek yüzünü ve bedenini bir çarşaf ile örttüler. Medine-i Münevvere insanlar ile dolup taştı. O günkü gibi Rasulullah (s.a.v.) vefat ettiği zamandı. Hz. Ali (r.a.) Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) vefatını duyunca ağlayarak; “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun” diyerek geldi. O evin kapısında durdu; Hilâfet ve Nübüvvet kesildi. Ebu Bekir Hazretleri o evdeydi ve buyurdu; “Allah rahmet eylesin. Ya Ebu Bekir! Sen Rasulullah (s.a.v.) ’ın dostu sohbet arkadaşısın. Yumuşak huylu yakınısın. Sırlarının ortağı ve müşavere yoldaşıydın. İlk İslam dinini sen kabul ettin. Senin imanın bütün kavmin imanından daha halis, daha temizdi. Yakınlarını koruyandın. Allahu Azimüşşan’dan (cc) daha çok korkandın. Daha fazla sahiydin. Rasulullah (s.a.v.) üzerine daha müşfiktin. Aziz insanlardandın. Senin sohbetin, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yanında, bütün kavmin sohbetinden daha üstündü. Hayır hasenat sahibidir. Senin menkıbelerin, hatıraların bütün kavimden fazladır. Bütün işlerde iyilerin başı oldun. Rasulullah (s.a.v.) yanında senin derecen yüksekti. Yüksek insanlardan oldun. Kavim ve akrabadan önce Rasulullah’a (s.a.v.) daha çok yakındın. O Rasulullah’a (s.a.v.) benzeyip, durdun. Keremde, huyda ve haslette, boyda, endamda, yüzde, güzellikte senin derecen Rasulullah Efendimiz yanında ve katında hepsinden ve herkesten fazlaydı. İtikat ve sekada Allahu Teâlâ sana hayırlı mükâfatlar versin. Rabbü’l-Âlemin’in Rasulü’nü (s.a.v.) doğru sözlü buldun ve inandın. O vakte kadar bütün halk Rasulullah’ı (s.a.v.) yalancı tuttu. Sen onun menzilinde ve katında göz ile kulak oldun. Hz. Allah (cc) seni Kitabı Mecid’inde “Sıddık” diye yâd etti. O kitap senin için buyurmuştu ki; “Ebu Bekir-i Sıddık, sıdk ve sehavet yaptı.” Muhammed (s.a.v)’e o vakte kadar halk muhalefette bulundular. Sen yanında oldun. Onun çektiği meşakkat ve sıkıntılarda sağlam ayak üzere durdun. Bütün halk ondan uzaklaştı, sen O Habib’in (s.a.v.) yanında olup, kerametli sohbetlerde bulundun. Ta bu hil’atı buldun. (İkinin ikincisi ve onun mağara arkadaşı) O hazretin (s.a.v.) sohbet arkadaşıydın. Menzillerde durağıydın, seferlerde ve mihnetli yerlerde hilafesi oluyordun. Ümmetinde ve Allahu Teâlâ’nın dini üzere hakikate kaim oldun. Bütün halk dinden döndüler, İslam dinini kaim tuttun. Onun için hiçbir peygamberin ümmeti, peygamberini senin gibi tutmadı. Sen kuvvetli oldun. Diğerleri za-

PDF s. 102

yıfladılar sen savaşçı oldun, ortaya geldin. Bütün diğerleri mağlup oldular sen İslam’ın üzerine çıktın, bütün diğerleri küfrün altında kaldılar. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in tarikatını ve siretini tuttun. Bütün gayrileri tefrik oldular, bütün Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Hazeratının az sözlüsü can dostu, güzel konuşanı sen oldun. Senin görüşün ve sevabın cümleden fazladır. Amelin cümleden temizdir. Gönlün cümleden temizdir. Gönlün cümleden merdanedir. Dostluğun sağlamdır. İşlerini bilerek yapandın. Geri kalmış insanları İslam grubuna dâhil ettin. Düşmanları kaçmaya yüz tuttular. Müminlere müşfik davrandın dost oldun, baba oldun. Bütün malınla senin ayalin oldular. İslam’ın bezirgânını götürdün. Diğerleri aciz kaldılar. İslam’ın hakkını ortaya getirdin. Diğerleri zayi ettin. Kendi gönlünde ona yer ettin. Sen o dağa benzedin ki; uzun yıllar seni yerinden depretemediler. İster istemez senin yolunda ve önünde uzak ve yakın bir oldu. Zira senin işin Hak idi, ilim idi. Sözün güvenilirdi. Dini İslam ile batılın kökünü kazdın. Hak dininin ağacını diktin müşkilleri ehli İslam’ın üzerine kolaylaştırdın. Batılların küfür ateşini söndürdün. Doğru oldu. Seninle Dini Mübin İslam rahman ve kavi oldu. Seninle İslam ve iman azimdir. Senin merteben gönüllerde, melekler arasında büyüktür. Senin ölümün yeryüzünde muhacirler ve Ensar arasında “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun. Allah’tan geldik, Allah’a dönücüleriz” dedi. Çok ağladı. Mübarek gözlerinden kanlar gibi yaşlar revan oldu. Daha sonra “Biz ondan razıyız” dedi. Allahu Teâlâ Hazretlerinin her kazasına ve kaderine razı olup, onu Hakk’a teslim ettik. Her ne güzel şeyler var ise bize gösterdi ve söyledi. Ya Ebu Bekir! Müslümanlara Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in vefatından sonra senin vefatın gibi zor olmadı. Sen müminlere sığınılacak bir yer ve gölge oldun. Münafıklar üzerine sert ve zor davranırdın. Allahu Teâlâ Hazretleri seni Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in huzuruna ulaştıra. Bizi senin sevaplarından ve bereketinden mahrum eylemeye. Senden sonra bizi azgın kılmaya. Sahabe-i Güzîn’in (r.anhüm) hepsi susmuşlardı. Hz. Ali (r.a.) sözünü bitirdi. Hepsi birden ağlamaya başladılar. Bütün yer ehli ve gök ehli ağlaşmaya gelip, dediler ki; “Doğru söyledin! Ey Rasulullah’ın damadı.” Muhammed bin Cerir Et-Taberi, tefsirinin Ankebut Sûresi kısmında demiştir ki; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’a (r.a.) zehir verdiler. O zehir sebebiyle öldüler. Hz. Ebu Bekir’in hilâfeti günlerinde Hayber Kalesi Yahudilerinden bir Yahudi Ebu Bekir’i (r.a.) kendi konak evine davet etti. Yanında Doktor Haris bin Kelde bulunuyordu ve bu bir Arap idi. O dahi Hz. Sıddık’a ev sahipliği yapıyor ve mihman oluyordu. Bir tabak pişmiş pirinci sofra üzerine koydular. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Haris’e dedi ki; “İleri gel.” Ve kendileri elini uzatıp ondan bir lokma alıp, mübarek ağızlarına koydular. Haris dahi elini uzatıp, bir lokma alıp ağzına koyduğu gibi, lokmayı dışarı attı. Dedi ki;

PDF s. 103

“Bu yiyecek zehirle bulaştırılmıştır. Bu yemekten ziyade bir zehirdir. Bir yıldan sonra adamı öldürür.” Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) bunu duyunca gamlandı. Kendi kendisiyle bundan sonra âhiret azığını hazırlığını yapmaya koyuldu. Hilâfette ayık ve uyanık olup, nefsini ölmüş bilip, öbür tarafa hazırlandı. Taatinden ve zikrinden aşağı kalmadı. Daima ağlardı ve derdi; “Ey Allah’ım! Sen dünyada ve âhirette benim velimsin. Bana Müslüman olarak ölmeyi nasip et ve beni salih kulların arasında bulundur.” (Yusuf 10) Bir yıl tamam oldu. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) o bir lokma zehirden hastalanıp, on beş gün yattı. Daha sonra fani dünyadan âhirete irtihal etti. Tarih; Hicri: 7 Cemaziyel Ahir, Pazar / Medine-i Münevvere. Aynı günde Mekke-i Mükerreme’de İtab bin Asiyd vefat etti. Bu adam Mekke’nin Emiri idi. Hz. Ebu Bekir ona emir demişti. Ona dahi zehir vermişlerdi. Âlimlerden bazıları derler ki; Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) vasiyet etti ki; benim ehlim Esma yıkasın, oğlum su döksün. Peşi sıra; “Ey kavmim! Bana köhne bir izar, birde köhne bir kefen yapın. Asla bana yeni bir kefen yapmayın. Yeni giyecek diriye layıktır. Onunla ibadet edilsin.” Aişe Sıddıka Radiyallahu Anha buyurdular ki; “Eğer ben bilseydim ki; kadınlar erkekleri yıkayabilirler. Rasulullah (s.a.v.)’i başkasına yıkatmaz, kendimiz gasl ederdik.”

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.