HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Hayatı, irşadı ve metinleri
Ahmed Efendi'nin irtihâlinde dergâh meşihati müşârünileyhe tevcih olunmuştur. Ma'den-i ilm ü irfân olan bu zât-ı muhterem, hem meşâyıhdan, hem huffâz ve hattâtindendir. Seyyid Yahyâ nâmında bir muhibbi, hakk-ı âlilerinde güzel bir menâkıb-nâme yazmıştır. Fâtih'de Millet Kütübhânesi'nde 862 numarada ve târih kısmındadır.8* Bunun mütâlâasından müstebân olduğuna göre, pederleri Hasan, onun pederi Ömer en-Nakkâş-ı Tokâdi'dir. Tezkire-i Sâlim'de “Pederleri, kibâr-ı meşâyıh-ı Nakşiyye'den Rümiyye şeyhi Seyyid Muhammed Efendi” diye muharrer ise de, doğrusu Seyyid Yahyâ Efendi'nin sözüdür.
Muhammed Emin Efendi, Tokat'ta doğmuştur. 1100/(1689) târihinde İstanbul'a gelmiş, “Soğukkuyu” denilmekle ma'rüf ve Zeyrek civârındaki Piripaşa Medresesi'ne misâfir olmuştur. Bir müddet sonra Kisedâr Ali Efendi'nin /35/ oğluna hocalık etmeye başlar. Reis Kalemi Kitâbeti'ne Ârif mahlasıyla ta'yin olunur. Şehzâde Câmi'-i şerifinde ve mümâileyh Ali Efendi'nin evinde tedris-i ulüm ile meşgül olup, feyz ü irfânından müstefid olanlar çoğalmıştır. Sonra Ali Efendi ile Edirne'ye azimet ve avdet etmiştir.
Muhammed Emin Efendi'nin müsikiye intisâbı olduğundan, meşâhir-i müsiki-şinâsândan Hâfız Post ve ltri Çelebi ve Küçük Müezzin ve Nazim Çelebi'den iktisâb-ı 62. — ملعتتو نظ vezni bozuktur. (H)
63. — İbârenin hesaplanmasından 1124 çıkmaktadır. (H) 64. o Adı geçen eserin şu andaki kayıt numarası: Şer'iyye, No: 1103. (H) Meşâyıh-ı Nakşiyye'den Hasib-i Üsküdâri, Ahmed-i Yekdest ile Emi -i Tokâdi'nin menâkıbını yaz; mıştır. (Osmanlı Müellifleri, Ill, 47) 1 65. نظ medrese hakkındaki ma'lümat 3. cildde 223. sahifededir. Mürâccat buyurula.
feyz-i nağamât ve sâhib-i makâmât olarak, Mısru'l-Kâhire'ye azimet edip, bir müddet sonra Hicâz'a âzim olmuştur ki, 1115/(1703) senesine müsâdiftir. Hasanpaşa-zâde Kımılkımıl Bey'in imâmeti vazifesini der-uhde etmesi münâsebetiyle, Mısru'l-Kâhire'ye gitmeye muvaffak olmuşlardır.
Bir eserlerinde, Mekke-i Mükerreme'ye vusülünde, Yekdest Ahmed-i Cüryâni-i Nakşıbendi hazretlerine süret-i intisâblarını ber-vech-i âti bahsediyorlar:
“Sâlik-i râh-ı hakikata vâcibdir ki, bir kutb-ı vakitden veyâhud mürid-i kutubdan
ahz-i feyz ede. Ve ene - fe-li'llâhi'l-hamd ve'l-minne - nezil-i Mekke-i Mükerreme'de
iken, kıbletü'l-aktâb ve merciu'l-evtâd ve'l-encâb, sâhib-i füyüzât-ı Muhammed-i
Ma'süm Hz. Ahmed-i Cüryâni eş-şehir bi-Yekdest (kaddesa'llâhu sırrahü ve ne-
feana'llâhu bi-berekâtihi ve berekât-i enfâsihi fi'd-dünyâ ve'l-âhire) hazretlerinden ahz
ettim. Sene 1115/(1703), der-Mekke-i Mükerreme.
Azizimin lisân-ı şeriflerinden, “EL-hamdu li'llâhi teâlâ seni kabül ettiler.” diye hâcegân-ı
âli-şândan beşâret-resân oldular. Bana kıyâmete değin sermâye-i şereftir.”
Silsile-i tarikatları:
Şeyh Ahmed-i Yekdest, Şeyh Mir Gelân b. Seyyid Mahmüd-ı Belhi, Şeyh Molla Ekber-i Şirgâni, Mevlânâ Hored el-Azizân, Hâce Emkineki, Hâce Derviş Muhammed-i Veli, Hâce Muhammed el-Kâdi eş-şehir bi-Zâhid, Hâce Ubeydullâh Ahrâr-ı Taşkendi, Hâce Ya'küb-ı Çerhi, Hz. Pir İmâmu't-tarika Şâh-ı Nakşıbend (Kuddise sırruhu's-Samed)
Ahmed-i Buhâri ittisâliyle olan silsile-i tarikatları:
Şeyh Karâmâni-zâde Ahmed Efendi, Şeyh Osmân Efendi, Şeyh Yüsuf Efendi, Şeyh Hüseyin Efendi, Şeyh Muslihuddin Mustafa Efendi, Şeyh Seyyid Ahmed el-Buhâri, Şeyh Abdullâh-ı İlâhi, Hâce Ubeydullâh Ahrâr-ı Taşkendi, Hâce Ya'küb-ı Çerhi, Hz. Pir İmâmu't-tarika Şâh-ı Nakşıbend (Kuddise sırruhu's-Samed).
/36/ Mektübât-ı İmâm-Rabbâni (Tercümesi)'nin I. cildinde, halife-i mükerremleri Müstakim-zâde Süleymân Sa'deddin Efendi hazretleri, cenâb-ı şeyhin tercüme-i hâl ve menâkıb-ı âli'l-âlinden bahs eder.
Tarikât-ı aliyye-i Kâdiriyye vü Şâzeliyye'ye olan nisbetleri be-vech-i âtidir:
Silsile-i Kâdiriyye
Hz. Abdulkâdir-i Geylâni (kuddise sırruhü), Şeyh Tâceddin (kuddise sırruhü), Şeyh Seyyid Şerefeddin (kuddise sırruhü), Şeyh Seyyid Bahâeddin (kuddise sırruhü),
Şeyh Seyyid Ukayl (kuddise sruhü), Şeyh Şemseddin (kuddise sırruhü), Şeyh Seyyid Gedâ-yı Rahmân b. Ebi'l-Hasan (kuddise sırruhü), Şeyh Seyyid Şemseddin (kuddise sırruhü), Seyyid Gedâ-yı Rahmân Fuzayl (kuddise sırruhü), Şeyh Kümmel (kuddise sırruhü), Şeyh İskender (kuddise sırruhü), Şeyh Ahmed-i Fârüki (kuddise sırruhü), Şeyh Muhammed Ma'süm (kuddise sırruhü), Şeyh Murâd el-Kâdiri en-Nakşıbendi (kuddise sıruhü), Şeyh Yekdest Ahmed-i Cüryâni (kuddise sırruhü), Şeyh Emin-i Tokâdi (kuddise sırruh).
Silsile-i Şâzeliyye
Hz. Ebu'l-Hasan Ali eş-Şâzeli (kaddesa'llâhu sırrahü), Şeyh Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Ömer el-Mürsi (kaddesa'llâhu sırrahü), Şeyh Tâceddin Ahmed b. Atâullah-ı İskenderâni (kaddesa'llâhu sırrahü), Şeyh Yâsin ed-Dımeşki (kaddesa'llâhu sırrahü), Şeyh Zekeriyyâ Yahyâ Muhyiddin (kaddesa'llâhu sırrahü) 676/(1277), Şeyh Yüsuf el-Müzeni, Şeyh Ömer et-Telgini, Şeyh Sâlih, Şeyh Celâleddin-i Süyüti, Şeyh Yüsuf-ı Ermiyüni, Şeyh Ali ez-Ziyâdi, Şeyh Muhammed-i Bâbili, Şeyh Ahmed-i Nahli el-Mekki 1127/(1715), Şeyh Muhammed Emin-i Tokâdi.
(Aynı silsilenin Şeyh Zekeriyyâ Yahyâ Muhyiddin'den i'tibâren gelen bir tarikı da şu şekildedir):
... Şeyh İbnü'l-Habbâz, Şeyh el-Bedrü'l-Kabbâni, Şeyh Burhân el-Makdisi, Şeyh Abdülvahhâb, Şeyh Ali eş-Şinnâvi, Şeyh Ahmed, Şeyh Muhammed-i Satiha, Şeyh İbnü'l-Cemâl, Şeyh Ahmed-i Nahli el-Mekki, Şeyh Muhammed Emin-i Tokâdi.
Müstakim-zâde merhüm Tâc risâlesi'nde der ki:
“Hâce-i dest-girim, üstâd u pirim hamiyyetü't-tarika, ebu'l-emânât eş-Şeyh Muham-
med Emin-i Tokâdi (kuddise sırruhü), mürşidi olan cenâb-ı güzide-i ehl-i yemin ماعلا
dest eş-Şeyh Ahmed-i Mekki-i Cüryâni'den hin-ı vedâ'da bir hademesinden ricâ ey-
ledikde, teberrüken kendi başında olan kisve ki, “Sâre” ta'bir olunan sikke-i mu'tâ-
de-i Hindiyândan Pesmân'da bulunan hırka-ı tarikat mesnün olmak üzere atâ kıl-
mışlardır ki, ziver-piş-i tahte-i hıfzları idi. Eğerçi tâc olsa idi, sâlikânına ziyy-i hey'et
kılıp ve seng-i mezâra vaz' ile emr buyururlar idi. Zamân-ı rıhletlerinde târik-i mâd-
de-i cismâniyyet ve sâlik-i câdde-i rühâniyyet olmazdan üç gün evvel, za'f-ı bimâri-
leri hâlinde destâr-ı yevmiyyelerini sarıp, tâbüt üzerinde nihâde diyu resm ile, seng-
i mezâra istâre kılınmak üzere alenen vasiyyet buyurdular idi.”
Hicâz'da iken, muhaddisin-i kirâmdan Şeyh Ahmed-i Nahli hazretlerinden me'zün olmuşlardı ki, bu zât-ı muhterem bâlâdaki silsile-i Şâzeliyye'de ism-i âlileri geçen mürşid-i muhteremdir. Muhammed Emin Efendi, İstanbul'a avdetlerinde neşr-i
feyz-i tarikat eylediler. Ancak, tesettüre ve ihtifâ-i hayâta meyl-i azimleri vardı. İstanbul'da elli sene dem-güzâr olmuşlardır. 1100/(1689)'de gelmiş olmalarına ve elli sene kalmış bulunmalarına bakılırsa, sekiz sene seyâhatle vakit geçirdikleri anlaşılır. 1158 senesi Şa'bânının (Eylül 1745) evâhirinde mübtelâ oldukları şir-pençe illetinin te'siriyle terk-i hayât-ı müste'âr eylediler.8
Bukleli Câmi"-i şerifi İmâmı işâret-i ma'neviyye ile gelip gasl eylemiş; cenâze namâzı Fâtih Câmi'-i şerifinde ba'de'l-edâ mezkür medresenin /37/ haziresinde defn edilmiştir. Kabr-i âlileri ziyâret-gâh-ı ehl-i aşk u muhabbettir. Türbelerinin üstü açıktır. Demir parmaklıkla muhâttır. Mezâr taşındaki manzüme-i âtiyeyi halifesi Müstakim-zâde söylemiş, yazıyı Kâtib-zâde Muhammed Refi' Efendi hattıyla kabre nakşedilmiştir.
Gül-sitân-ı Nakşıbendiden yine tğ-i ecel
Bir gül-i sad-berg kat' itdi hezâr âh u enin
Ya'ni Tokâdi Efendi ol Muhammed nâm zât
Ârif-i bi'llâh Emin-i sırra Rabbi' Lâlemin
Mürşid-i râh-ı hidâyet hâcegânın erşedi
Vâkıfa sır-ı ledün ilme'l-yakin ayne'l-yakin
Murg-ı rehber olduğu ahrâra pes ma'rüf idi
Zât-ı ma'sümi'irâde zü'l-cenâheyn-i Emin
Siyyemâ bâğ-ı hadis-i Ahmed'in nahli idi
Yek-be-yek dest-i kerâmetle olup hıl'at-güzin
Eyleyüp habs-i nefes gavvâs-ı bahr-ı Lâ-yezâl
Buldu dürr-i vaslı irdi asla fer'mden hemin
Asdıkâdan pençe-i şir-i ecel dür eyledi
Ola Sıddik'ın karibi Şir-ı Hak'la hem-nişin
Peyk-i vahdet sırr-ı 'pâkinden okur târihini
Oldu lâhüta revân Allâh diyüp rüh-ı Emin
)1158/(1748 > (اولدى لاهوته روان الله ديوب روح امين) o Halifesi Müstakim-zâde'nin terceme-i hâli sırasında süret-i vefâtını tafsilen ma'lümât vardır. .66Bu târih dahi Müstakim-zâde'nindir: امين السر لله محمد بخارى الطريقة والحديث رشيد مرشد المستر شدينا طريق الحق منسوب إليه سلوك التقشبندى لديه ذاته داء الأسود LİL باظفار المنية فى يديه تعلّى الله روحا والديه تدلّى روحه ارخت هذا (Muhammed Emin-i Tokâdi'nin) hâneleri, bu civârda Filyokuşu'nda idi. Kimse hâl ü şânına vâkıf olamazdı. Meclislerinde kendilerine mürşid ve şeyh muâmelesi 61. — “Muhammed Emin Efendi, Cenâb-ı Hakk'ın sır eminidir. Dünyâ ve âhireti gözeten bir velidir. O, tarikat ve hadis silsilesi bakımından Buhârâ menşe'li olup, her iki sahada da şeyh-i kâmildir. O, irşâda muhtaç olanları irşâd eden şeyhlerin en kâmilidir. Bundan dolayı hak tarikat ona nisbet edilmektedir. Muhammed Emin Efendi, elindeki Nakşıbendi silsilesine göre, Hz. Ebübekr'in samimi bir takipçisidir. Onu, ellerinde ölüm pençesi bulunan kötü bir hastalık yakalamıştır. Böylece, emr-i Hak vâki olup, vefât etmiştir. Allah, onun ebeveyninin ruhlarını da yüceltsin. Rühu en yüksek makama erişince, vefâtına şu anlamdaki târih mısrasını yazdım: O, korkusuz olarak Allah'a kavuşmuştur.” (H)
olunmayıp, hoca ile şâkird arasındaki muâmelenin icrâsından mütelezziz olurlardı. Sohbetleri lâubâli ve bi-tekellüf idi. Müridlerinden biri, “Efendim, kerâmet buyurdunuz.” dese, izhâr-ı âsâr-ı celâl ile türrehâta başlardı ve ba'zan şutüm ile huzzârı meclislerinden tard etmek âdetleri idi. Sokakta müridlerinden biri rast gelse elini öptürmezdi. İhvân gibi hareket ederdi. Tasarrufât-ı acibeleri çoktur. Herhangi bir meclis-i ilimde, ilmen ve irfânen herkese gâlib idi. Kâdi ve Keşşâf tefsirlerini ezberden okutuverirdi. Hadisde mütebahhir idi. Libâsları avâmma şebih idi. Hâl ü şânını halkdan ihfâ ve müridânını bu hâl üzere islâk ederdi.
1156/(1743) senesinde şeyh-i mükerremleri Yekdest Ahmed Efendi hazretlerinin hulefâsından Tatar Ahmed Efendi'nin tekkesi münhal olmuş, Şeyhu'l-islâm Mustafa Efendi, bu meşihati Şeyh Muhammed Emin Efendi'ye tevcihi münâsip görmüş idi. Çünkü Ahmed Efendi ile Emin Efendi pir-daş olup meşihat Emin Efendi'ye münâsip oluyordu. Şeyhu'l-islâm-ı müşârünileyh keyfiyyeti arzeder, irâdesini istihsâl edip, tevcih berâtını mektupçusu Hamza-zâde Abdullâh Efendi ile göndermiş. Emin Efendi ise, bâlâda yazdığım /38/ vechile ihtifâ-perver olduklarından, kendisini şöhrete sevk edecek böyle bir teklifden infiâl hâsıl ederek, nezd-i Şeyhu'lİslâmi'ye gidip; “Efendim, bu hakir, henüz şeyh olamadım. Şeyhlik alâmetim bile yoktur. Nâ-müstahakka tevcih buyurulmuş.” diye arz-ı i'tizâr eylemesiyle, Şeyhu'l-islâm efendi, “Emin Efendi! Biz sizi biliriz. Tesettür buyurmayınız. Mızrak çuvala sığmaz. Menzil-i ihtifâyı geçeli otuz yıl oldu; tevcih pâdişâhındır, kabül lâzım.” demiş; bunun üzerine Emin Efendi, “Efendim, bu şartla kabül ederim ki, hânkâhda oturamam. Bu süretle râzı olunur ve müsâade buyurulursa berâtı kabül ederim.” cevâbını vermiş idi. Kabül olunmuş ve küçük birâderini tekkede iskân ile, kendisi kemâ-kân hânesinde kalmış ve zikir günleri dahi bulunmamıştır. Hiç olmazsa mevlid cem'iyyetlerinde bulunması, postunda oturması halk tarafından ricâ edilmiş ve hattâ bir cem'iyyette Hz. Şeyh gelecek diye öyle bir tehâlük gösterilmiştir ki, tekkede yer bulunmamış. Emin Efendi ziyy-i avâmda olarak ve hiç kimseye kendisini tanıttırmayarak tekkeye gelip cemâatin arasına sokulmuş, oturmuş. Yanında bulunan cemâatten biri, “Acabâ efendim, bu âsitânede şeyh olan Tokâdi Emin Efendi hazretlerini görmek nasib olmayacak mı, bu gün de gelmeyecek mi?” diye kendisine sormuş, Emin Efendi, “Birâder! O adam sizin işittiğiniz gibi değildir. Âdi bir herifdir. Maahâzâ geldiği zamân size gösteririm.” demiştir. Hıtâm-ı mevlidde duâyı, meşâyıhdan bir zâta havâle ile, halkın arasına karışıp tagayyüb etmiştir.
Tâc yerine kavuk giyer, destâr sararlarmış. Menâkıb-nâme'de gördüm:
Meşhür Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa ile Medine-i Münevvere'de görüşüp, Beşir Ağa kendisinden çok mütelezziz olarak, İstanbul'da Otakçılar'da bir tekke yap,ممت meşihatini teklif ettiği hâlde, kabül etmemiş, Şeyhü'l-islâm Mustafa Efendi dahi, Eyüp'de inşâ eylediği dergâhın meşihatına kendilerini bir türlü imâleye muvaffak olamamıştır. Emir Buhâri Dergâhı meşihatı, şekl-i mesrüd üzere iki sene uhdelerinde kalabilmiş idi.
Müstakim-zâde hazretlerinin, el- Vasâyâ fi'1-Uhüd ve'1-Mevâsikı'I-Ma'düd nâm ahid-nâmesinde, 144. bahsin nihâyetinde buyurur ki:
“Kuvve-i kudsiyye sâhibleri olan ehlu'llâh (kaddesa'llâhu esrârahum) harâret-i kesret-
i şuğl sebebiyle, kuvâ-yı cismâniyyede, kuvâ-yı hakkâniyye bi-avni'l-latif hâdis olup,
onun feyezânı takviyyet ve heyecân peydâ eder. Ba'zı enbiyâ ve nice evliyâda müte-
addid menkühalar ve kesret-i serâri bulunması, bu cihetten, hattâ harr-ı zikr ve nür-
ı fikirde izâbe-i et'ıme edip, hazma muin olmakla, şeyhim Muhammed Emin-i Tokâ-
di (kuddise sırruhü) hazretlerinden, sinn ü تلد doksana karib iken, vakt olurdu ki,
şübbân ve kühülun tahammülleri muhal olan hârikulâde mertebesi, kesret-i ekl ve
vefret-i şurb kat'â mi'desinde sıklet ve bir eser-i redi dahi peydâ ve hiss olunmadığı,
bu fakirin birkaç kerre meşhüdum olmuştur. Onlar Asâ-yı Kelim (aleyhi't-teslim) gi-
bidir. Sâirlerine makisun aleyh olmazlar. Zirâ bu hâl ile yine eyyâm-ı kesire bir hab-
be tenâvül eylemeyip, cü' dahi kendine kat'â sıklet vermezdi. (isi geri) دوع
rârından feyz-yâb olanlar tavr-ı vâhid üzere hayvân gibi murtabıt olmaz. Her an bir
ile mestüre-i kıbâb-ı sübhândır.” مقو
Hüsn-i hat ashâbından olduklarını Tezkiretü'l-Hattâtin (Tuhfetü'l-Hattâtin)'de yazıyor. Hatt-ı destlerini hâvi Delâilü'l-Hayrât, manzür-ı fakirânem oldu. Merhüm Hâfız Osmân şivesinde bir güzel yazıdır. İmzâsını, كتبه الفقير امحتاج إلى رحمة) 69(ربه القدير حافظ القرآن السيد محمد أمين الطوقادى المعروف بداعى زاده /39/ süretinde tahrir buyurmuşlardır.Urafâ-yı kirâmdan Hâfız Tahsin Efendi, Hünkâr İmâmı Hâfız Râşid Efendi merhümdan naklen beyân eyledi ki, Muhammed Emin Efendi bidâyet-i hâlde tahsil-i ulüm ile meşgül olarak Zeyrek Câmi'-i şerifinde kürsi şeyhi olmuşlar; henüz meşâyıh-ı ızâma ve mesleklerine muhabbeti uyanamadığından ta'n ederler ve kurside esnâ-yı va'zda o zamânın feridlerinden Şeyh Osmân Fazli-i İlâhi-i Celveti hazretlerine sengendâz-ı ta'riz olurlarmış. Osmân Fazli Efendi, bu esnâda Zeyrek civârındaki Kilise Câmii ittisâlinde ikâmet buyururlarmış. Bir gin Muhammed Emin Efendi, va'zdan fâriğ oldukları sırada, sokakta Osmân Fazli hazretlerine mülâki olurlar. Emin Efendi'ye hitâben, “Senelerden beri alış veriş ettiğimiz hırıstiyan bakkalı müslümün ediniz, ben de sizin komşunuz sarhoşu o hâlinden vazgeçireyim.” buyururlar. Emin Efendi, “Sarhoş zâten 68. “...O(Allah), bana yedirir ve içirir.” 26. Şuarâ süresi, 79. (H)
69. — “Bunu, Kadir olan Allah'ın rahmetine muhtaç, fakir, hâfızu'l-Kur'ân ve “Dâi-zâde” diye tanınan es-Seyyid Muhammed Emin et-Tokâdi yazmıştır.” (H)
müslümân olduğundan onu yola getirmek kolaydır, işin mühimmi bu bakkalı müslümüân etmektir. Bunu siz der-uhde buyurunuz. Sarhoş bana kalsın.” diye mülâtefe ederler. Emin Efendi, sarhoşun hânesine giderek, şiddet ve mülâyemetle işretin fenâlığından bahs edince, sarhoş, “Ben evimde müstakil bür-re'yim. Kimsenin müdâhâlesini kabül etmem.” diye Emin Efendi'yi dövmeye kalkar. Osmân Efendi ise, bir gün bakkala uğrar, “Odandaki Meryem ana kandili sönmüş, niçin yakmıyorsun?” der. Bakkal, “Odasına kimsenin girdiği yok. Bu adam nasıl bildi?” diye hayret eder. Diğer bir gün, “Kiliseye niçin gitmiyorsun?” der. Fakat nazar-ı kimyâ-eseri bakkala isâbet eder. Bakkalın içine bir âteş düşer. Osmân Efendi'nin nezdine azimetle kabül-ı İslâmiyyet'e karâr verir. Bi'l-cümle müşterileriyle hesaplaşır, dükkândan keff-i yed eder. Hz. Şeyh'e ilticâ eyler, müslümân olur. Müridânı sırasına girer.
Emin Efendi, sokakta Osmân Efendi'ye tesâdüf ile, sarhoştan düçâr olduğu hakâreti anlatır. Osmân Efendi de, bakkalın müslümân olduğunu söyler ve maiyyetinde bulunan bakkalı gösterir, isminin Muhammed olduğunu bildirir. Emin Efendi görür ki, bakkal hakikaten müslümân olmuş. Şeyhin kemâlâtını takdir ile, dâhil-i dâire-i sohbetleri olarak bir gün huzür-ı âlilerinde kendilerinin de müridliğe kabülünü ricâ ederler. Kürsüde kemâ-kân kendisine seng-endâz-ı ta'riz olmak şartıyla kabül edeceklerini teklif ve beyân ederler. “Aman Efendim, bu nasıl olur?” diye i'tizâr eylerse de, “Bu şart esâstır.” demeleriyle kabül şerefinden mahrüm kalmamak için kabül ederler. /40/ Kürsüde süfıyyüna ta'rize sevk-i kelâm vâki' olunca, “Hele o Osmân Fazli Efendi yok mu?” diyerek hüngür hüngür ağlamaya başlar, cemâat ise keyfiyyetten haber-dâr olmadıklarından, “Bakalım ne yolda ta'riz edecek?” diye muntazır olurlarmış. İlerisinin zuhür etmediğini görürlermiş.
Burada nakl ettiğim hikâyeyi târih ile te'lif edemedim. Zirâ Emin-i Tokâdi'nin İstanbul'a gelmesi 1100/(1689)'dedir. Osmân Fazli hazretlerinin Mağosa'ya i'zâmı 1101/(1690)'dedir. Orada irtihâli 1102/(1691)'dedir. O zamân İstanbul'da değildi. Emin-i Tokâdi ise henüz İstanbul'a gelmiş ve Zeyrek'te va'z edecek derecede değildi. TTârihe karışmış bir mes'eledir. Belki İstanbul'a geldiği sene va'z etmiş ve va'zında taarruz-kâr olmuştur. O zamân Hz. Osmân-ı Fazli, İstanbul'da idi. Yâhut bu vak'a başka başka zevât arasında câri olmuş bir hakikatin müşârünileyhimâya isnâden nakl edildiği müstedeldir. el-Ilmu inda'llâh.
Bir gün huzür-ı ârifânelerinde bulundukları sırada mazhar-ı tecelliyyât olan Hz. Şeyh, hâzırüna hitâben, “Herkes ne isterse istesin.” buyurmuş; herkes bir şey istemiş, duâ etmişler. Emin Efendi ise mazhar-ı kemâlât olmalarını ve ba'de'l-irtihâl kabirlerine ziyârete gelenlerin murâdât-ı dünyeviyye vü uhreviyyelerinin hâsıl olmasını temenni edince, “Büyük bir şey istediniz.” diyerek bir müddet:sonra maksüdunun husülü tebşir buyurulmuştur.
Emin Efendi hazretleri fi'l-hakika derece-i kemâlde yükselmişler ve kabr-i enverleri fi'l-hakika metâf ve kabül-gâh-ı maksüd-ı erbâb-ı hâcât olmuştur. Muharrir-i kemter bunu kirâren tecrübe ettim. Hüsn-i niyyet ve sıdk u istikâmetle kabr-i muallâlarını ziyâret ve burada izhâr-ı temenniyyât yüzünden bir çok emellerime nâil oldum. Her ne zamân emr-i dünyâ üzerinde zorluğum olsa orada hallolunur.
İnâyât-ı celile-i Sübhâniyye'ye nihâyet olmaz. Fakat bilmek, bulmak ve lâyıkı vechile dilemek lâzımdır. Dergâh-ı Azamet'te red yoktur. İş, istemenin yolunu bilmelidir. Üsküdarlı şâir-i merhüm Tal'at-ı Mevlevi ne güzel söyler:
Zât-ı Hak'dan taleb vuküunda
Sineden mâ-sivâ silinmelidir
Her duâ müstecâb olur ammâ
Talebin süreti bilinmelidir
Türbe-i şerifelerine civâr olan mahallin sâhibi, tüccârdan Ahmed Efendi merhüm, sokaktan gelen sel, kabr-i enverlerine zarar vermesin diye, sokağın zeminini düzlettirmiş ve tahte'z-zemin mükemmel bir mecrâ yaptırmış. Türbe-i şerifelerine bir zamânlar i'tinâ ile bakılırken sonraları muhâcirler eline düşerek uşşâk-ı Emin'in ârzü etmediği bir şekle girmiştir.
١ Kabr-i pür-nür-ı Tokâdi'dir bu Zâire menba'-ı şâdidir bu
/41/ Âsâr-ı Aliyyeleri:
1. İrşâdü?s-Sâlikin
2. Risâletü'l-Atvâr
3. Şerh-i Kaside-i Askalâni
4. Tuhfetü't-Tullâb
5. Hulâsa-i Tarikat
6. Risâle-i Rühiyye
7. Sıyânet-i Dervişân
8. Suâl-Cevâb Sıyânet-i Dervişân: Devrân-ı süfiyyenin hak olduğuna dâir, delâil-i mühimmeyi hâvi bir eserdir.
9. Tercüme-i Şerh-i Delâilil-Hayrât: Elyevm Süleymâniye Kütübhânesi'ne naklolunan Galata Mevlevihânesi, Hâlet Said Efendi kitapları meyânında 70 numarada gördüğüm bu kitabın da Emin-i Tokâdi hazretlerinin âsârı meyânında olduğu anlaşılmıştır.
Kendinin tertib-kerdesi bir virdi olduğunu Hâfız Şevket Bey söyledi.
Fâtih'de Millet Kütübhânesi'nde Emiri Efendi merhümun kitaplarından Tasavvuf kısmında 786 numarada, Âdâb-ı Nakşıbendi; 832 numarada Tercüme-i Emânet-i Gazâli nâmında iki eser daha gördüm ki, her ikisi Şeyh Emin-i Tokâdi merhüma nisbet olunuyor.
Savâık-ı İbni Hacer'i tercüme eylemişlerdir. Arabi, Fârisi ve Türki lisânlarıyla yazılmış daha iki risâlesi vardır ki, mecmü'-ı âsârı ondur. Fakat bâlâda yazdığım vechile Millet Kütübhânesi'nde gördüğüm daha iki eseri vardır ki, 12'ye bâliğ oluyor demektir.
Şöhret ve Künyeleri:
“Tokâdi Emin Efendi” diye meşhürdur. “Dayı-zâde” lakabları olup; “Ebü Mansür” ve “Ebu'l-emân” künyeleridir.
Hakk-ı âlilerinde vaktiyle yazılan bir bahisde, “Hâsılı bu zât, Bu'l-emân, fi'-hakika esrâr-ı süveydânın emin-i nakş-hânı ve dest-gâh-ı hâcegân-ı Nakşıbend'in pür-irfânıdır.” mediha-hân olunmuştur.
Divân-ı Ali Şerhi'nde sahife 174'de Müstakim-zâde mürşidleri hakkında buyurur ki
Latife:
Bakiyyetü's-selef ve hediyyetü'-halef eş-Şeyh el-Ârif Cemâleddin Hoca Muhammed Emin (kuddise sırruhü) cenâbları ba'zı bıtâkalarında hâtime olmak üzere رب همه خلق را بحس بد خو كن) 4) rubâisini ba'de't-tâhrir bu fıkra-i nâzikâneyi dahi irâd buyururlardı: Hak teâlâ bizi sevmeyenlerden râzı olsun, sevenlerden ziyâde.
70. “Yâ Rab! Bütün halkı bana karşı kötü huylu yap.” (H)
Şeyh Emin-i Tokâdi hazretlerinin hulefâsı esâmisi olup Üsküdar'da Selimağa Kütübhânesi'nde Hz. Hüdâti kitaplarında târih kısmında 122 numaralı tomârda görülmüştür: Bukleli İmâmı Muhammed Efendi, Mustafa Yüsuf -zâde Mustafa Efendi, İshâk-zâde Yahyâ Efendi, İshâk-zâde İshâk Efendi, Hâtem-zâde Yazıcı Efendi, Çadırcı-zâde Edirnevi, Hazine-dâr Osmân Efendi, Bolayır kâtibi Muhammed Efendi, kendi birâderi Sâlih Ağa (1158/1745), Kafesi Abdülbâki, Sırrı Paşa câbisi Ahmed Efendi, Hammâmi Kethüdâ Yüsuf Ağa, Feyzullah Davul, Seyyid Yahyâ Halife, Mukbil Ahmed Ağa, Seyyid Abdülvehhâb Abdi Paşa, Sultân Bâyezid kâtibi Ahmed Efendi, Kavukçu Seyyid Muhammed Ağa, Gümrükçü Seyyid İshâk dâmâdı Seyyid Ahmed Efendi (1199/1785), Tüfenkçi Müsâ, Sadr-ı esbak Yeğen Muhammed Paşa (25 Safer 1200/28 Ocak 1786), Yüsuf-zâde Yüsuf b. Mustafa, Ebussuüd-ı Hâcegâni Hamza-zâde Muhammed Es'ad, Hamza-zâde İbrâhim, Yorgani Muhammed Emin Efendi, Cezeri-zâde Mustafa Efendi, Tevfik Hâni Mustafa Ağa, (onun) dâmâdı Muhsin Efendi (1158/1745), Kâtib-i Kalyon Ömer Efendi (1191/1777), Galata Gümrüğü kâtibi Sabih Ahmed Efendi (1175/1761), Fazlı Beşe, Vâlide mütevellisi Edirneli Halil Efendi-zâde ez-kibâr-ı Hâcegân, Hammâmi Piyâle Paşa Muhammed Ağa, Behcet Efendi kethüdâsı Mustafa Efendi, Merâmi, el-Kâsi Seyyid Halil Efendi, el-Hâc Muhammed Çıkrık, Harem kethüdâsı Seyyid Ahmed, Kubüri-zâde Abdurrahmân Rahmi der-Mısır (1128/1716), Berber Süleymân Efendi, Kılıççı Muhammed Ağa, Mustafa Efendi tâbi-i Hamza-zâde Kâdi, Şeyhü'l-issâm Muhammed Sâlih Efendi, Hz. Müstâkim-zâde eş-Şeyh Ebu'-Mevâhib Süleymân Sa'deddin Efendi. Târih-i velâdet: 1131/(1719) Ruhletü'n-Nakşıbendi: “Tevekkeltü ale'-Hayyi'-Kayyüm” (توكلت على الحى القيوم) - 22 Şevvâl 1202/(26 Temmuz 1788) Eş'ârı: من سالك راه اتقياى دينم خوش أنكه دمى ييار نشينم وز روضه خواجكان كلها جينم غم نيست امين اكُرجه مجنون كويد 0 من بنده ديوانه بهاء الدينم 71. "8عمب علمتل müttakilerin yolunun sâlikiyim. Bu altın silsileye ayağımdan bağlıyım. Sevgiliyle oturduğum zamân ne güzeldir; efendilerin bahçesinden gül dererim. Ey Emin! Sana mecnün derlerse ne gam. Çünkü ben Şâh Bahâeddin'in divânesi ve kuluyum.” (H)
**#*
Ârifâ kesme ümidin rahmet-i Rahmân'dan
Ger rızâ-i Hak'sa matlüb geç yürü Rıdvân'dan
Kıble-i uşşâka yüz sür gâfil olma andan
Kıl itâat sâki-i sahbâya her dem cândan
Ey Emin-i Bu'l-emân ger ister isen feth-i bâb
***
Rüşen gerekse hâne-i dil aks-i yârdan
Âyine gibi sineni sâf it gubârdan
Devr-i piyâle devlet-i Cemden haber virir
Her bir habâbı remz ile bir tâc-dârdan
***
Meded dil-sir-i feyz olsun kemine Yâ Rasüla'llâh
Ecel kesr itmeden çün âbgine Yâ Rasüla'llâh
Huzüra âl u sahbe asl u fer'a bin salât olsun
Sürür ire kabülünle Emin'e Yâ Rasüla'llâh
**#*
Mi'mâr-ı ezel yapalı bu şehr-i vücüdu.
Cân didesinin vahdet ili oldu şuhüdu
/42/ Müşârünileyhin bir mektübu elime geçti. Birçok hakâyıkı câmi'dir. Teberrüken ve aynen dercolundu. Bu meyanda münâcâtı da vardır:
“Benim gayretli oğlum, azizim!
Abdullâh Efendi ile gönderdiğiniz mektüb ve tesbih vusül buldu. Ma'denli Muhammed'e ahyânen cenâbınıza selâm dedik. Ancak sipâşirimiz bu kadardır. Hemen kendi mel'anetinden size söylememiş. Muhlisinizi öyle mi zannedersiniz? Ma'denli Muhammed'e değil, belki gerçekten adam kıyâs edip evrâd aldığınız Abdullâh Efendi'ye bile lisânen bir şey söylemem. Zirâ biz sizinle Allâh için ve hasbeten-li'llâh dostluk ederiz. Muhlisinizin garazım bir âlüde-meşreb, yaramaz adamı, bin türlü letâifü'-hıyel ile Cânib-i Hakk'a döndürüp, “Allâh” dedirip, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin eltâf-ı aliyyesine mazhar etmeye sa'y üzreyiz. Cenâb-ı Hak, bu pederinizi bu hizmetten ilâ-âhiri'l-ömr ayırmasın.
Benim nür-ı didem oğlum!
Bu âlem-i nâsüta fâniye fenâ nazarıyla, ya'ni âhiril-ömr fenâ bulacağını bilerek nazar edip, bulunduğun hizmette kesb-i rızâ-yı Mevla'ya cüll-i himmeti sarf etmelisin. Cenâb-ı Vâhibi'l-âmâle çok niyâzda bulunup, bu âleme niçin geldiğini bilip, maksad-ı asli olan
ma'rifetu'llâh devletini bu kalıpda iken bi't-tahsil devlet-i dâreyne mazhar olmalısın. Yoksa birbirimizin aleyhinde dedikodu ile meşgül olursak, bu hakikati nasıl anlarız? Dünyâ dostu, mâl dostu, hüsn dostu ve eşyâ dostu çoktur. Lâkin Allâh dostu, iksir-i a'zam gibi, nâ-yâb ve nâdirü'wücüd ve aziz نا nâbüddur. Hele nür-i didem, Ârif ne şâd olur bu cihânda ne gam çeker Câhil hemişe şâd olayım der elem çeker Zât-ı âlinize nasihatim budur ki, hidmet-i şerifesinde bulunduğun efendinin kesb-i rızâsına bezl-i himmet ve sa'y-i kudret eyleyip, geceleri bidâr ol, gözlerinden eşk-i nedâmeti rizân eyle. Dergâh-ı Hakk'a niyâz et. Bu fursat ele girmez. Yalvar Gani Mevlâ'ya. Zirâ علاط yurmuşlardır: Gözünden dökmek ister dâimâ yaş Kuru âh ile iş bitmez karındaş Yalnız sabunu elinde bin kerre köpürtsen , su dökmeyince kabil değil elinden köpük gitmez. Bu böyledir. Şu atideki rubâiyi vird edinesiniz de, devlet-i dâreyne yetişesiniz. Bu rubâi, Hâce Ebu Said el-Hayr hazretlerinindir. “Her kim me'zünen her vakit /43/ okuyacak olursa, Cenâb-ı Hak ile, Kelim-vâri mükâleme devletine nâil olmuş olur.” buyurulmuştur. Size izin, her hâtırınıza geldikçe okuyunuz: من بى تو دمى قرار نتوانم كرد احسان ترا شمار نتوانم كرد كر بر تن من زبان شود هر مويم 72 يك شكر تو از هزار نتوانم كرد Bunu gâhice okuyunuz: İlâhi al beni benden Haber-dâr olayım senden Sâdât-ı Nakşiyye'den Ebü Said el-Hayr hazretleri, büyük devlelülerdendir. Mevlânâ Câmi yazar: 72. “Ben,biran bile sensiz olamam. Seni ihsânını sayamam. Benim saçımın her teli dile gelse, sana yapmam gereken teşekkürün bindebiri i bile ifâ edemez.” (H)
Şeyh Sa'di, Gülistan kitâbının evvelinde: “Minnet ü şükr ü hamd ol Hakk'a ki, O'na ubüdiyyet etmek insânı yakınlık devletine nâil eder. Ni'metine şükretmek, ni'meti ziyâde seder.” buyurur. Estaizü bi'llâh, شكرتم لأز يدنكم) 3 âyet-i kerimesinin ma'nâsını ifâde eder. Evvelâ insân-ı zaife Hak teâlâ, kirpik dedikleri bi-fâide zannolunan kılları i'tâ etmiştir ki, fâidesinden bir şemme beyân edeyim: Yazın tozundan ve güneşten sakınmak için yaratmıştır. Gözünü açık koysan gubâr dolup göz ağrısı hâsıl olur. Eğer gözünü kapasan önünü görüp yola gidemezsin. İmdi kirpik sebebiyle gözüne ne toz girer, ne de yolundan kalırsın. Ednâ mülâhaza ile böyle menâfi-i kestresi zâhir olur.
Bir nefeste iki ni'met bulundu. İki şükür dahi lâzım ve vâcib oldu. Yirmidört sâatte, her sâatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört sâatta kırksekizbin şükür eder. Bir insân her işini terk etse de, “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ'ya hamd ü şükr eylese yine kırksekizbin def'a şükür diyemez. İmdi acz zâhir oldu. Ma'lâm oldu ki, Hak (celle ve alâ)'nın şükrünün binde birini edâ edemeyiz. Alâ-hakkıhi şükrü kim edâya kâdirdir? Estaizü bi'llâh, ON اعمنُوا آل داوود شكرا وقليل من عبادي . (74. Sadaka'llâhüzlazim.
Hulâsa-i kelâm, benim cân-ı azizim, oğlum! “Ahvâlini mahrem ve nâ-mahremden sakla.” diye tenbih ederler; ma'nâsı sana da ayândır.
Rüşen gerekse hâne-i dil aks-i yârdan
Âyine gibi sineni saf it gubârdan
Devr-i piyâle devlet-i Cem'den haber virir
Her bir habâbı remz ile bir tâc-dârdan
Ya'ni bu fenâya senden mukaddem nice kimseler gelip devletle, âfiyetle gününü, nöbetini geçirdi ve nice tâc-dâr pâdişâhlar gelip gitti. Bu fâniye gelmekten maksüd olduğu üzre hâne-i kalbi kedürât-ı nefsâniyyeden ve mühlikât-ı insâniyye olan /44/ gubâr-ı ağyârı âyine-i kalbden süpürüp pâk etmelisin. Ya'ni Hz. Rahim u Kadim veyâhüd hulâsa-i mevcüdat efendimiz, şefimiz Hz. Fahr-ı âlem ve nür-ı bâsira-i sadafe-i beni âdem, kerem ü mürüvvet edip mazhar-ı in'âm-ı ma'firet-i Rabbâni ve ebedü'l-âbâd saâdet-i sermediyyeye nâil olasınız.
Bir mikdâr söz yazıldı ki, cenâbınızın hüsn-i teveccüh ü i'tikâdından nâşi matla'-ı rağbetten tulü' etti. Yoksa ma'lümunuzdur ki, fakirde zâhir-i ülfet ve hevâ-perest ve mahcüb dostluktan gayrı kimse ne görebilir? “Hay kâfir! Hay kızılbaş!” diye herkes, hakkımda bir şey söyler. O kimse cevherden ne bilir, ne görür, ne alır? Hz. Mısri merhüm, “Halk içre bir 73. Şükrederseniz, size olan nimetlerimi mutlaka artırırım...” 14. İbrâhim süresi, 7. (H)
74. Ey Dâvüd ailesi! Allah'ın nimetlerine şükretmek için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” 34. Sebe'süresi, 13. (H)
âyineyim..” buyurmuş. Bu ilâhiyi mütâlâa ile, herkes fakirde kendisini görür, söyler. Allâh teâlâ, sizi ve bizi, dosta düşmâna muhtâc eylemeye. Amin, bi-hurmet-i seyyidi'-mürselin. Efkarü'LVerâ Muhammed Emin et-Tokâdi en-Nakşibendi” Müşârünileyh ferâşet-i şerifeye nâil oldukda söylemiştir: Çü oldun bende-i çârüb-keş-i sultân-ı kevneynin Der-i vâlâsı ferrâşını Mevlâ eylemez hâsir O sultân-ı cihânın bendesini kimse incitmez Kapusu bendesisin çün Eminâ bâtın u zâhir Münâcât: اى مقصد هر اميد وارى ى ÇT بخشندهمء هر كز جرم ز بندكان نيايد عفو تو جمال كى تمايد كر بار كناه ما كرانست A لطف وكرم تو يا رب بصفاى صبح خيزان ريزان lila olu يا رب بدل نياز يا رب نياز مستمندان از سر محبتم كن آكاه در خاطرم اين وآن مده راه بفروز دلم بنور ايمانبيدار كنم رز خواب غفلت بر بنه امين بى سر و با 7 رحمت كن از كرم ببخشا Sünühât-ı fakirânemdir: Meşâyıhın muazzamısın Hazret-i Emin Ekâbirin mükerremisin Hazret-i Emin Samim-i kalbim ile arz-ı ihtirâm iderim Urefânın mefharısın Hazret-i Emin (Divân-ı Ali Şerhi) sahife 541: Rezin-i nisbet-i Hâce Emin'im Rehin-i minnet-i Hâce Emin'im Murâd-ı halk iderse Hak mutiüim Mürid-i hıdmet-i Hâce Emin'im Eğerçi ufl vaktim pir-i dehrim Tufeyl-i re'fet-i Hâce Emin'im Sebak-hân mekteb-i feyzinde gönlüm Ki ufli himmet-i Hâce Emin'im 75. “Ey her ümidvar kişinin maksüdu, her günahkârın bağışlayıcısı. Eğer kullar suç işlemezlerse, Sen'in bağışlaman ne zamân tecelli eder? Her ne kadar günâhımızın yükü çok ağır ise de, Sen'in lütfun ve keremin sınırsızdır. Yâ Rab! Erken kalkanların safâsı için, göz yaşı dökenlerin duâsı için. Yâ Rab! Sana ilticâ edenlerin gönlü için, derdlilerin niyâzı için. Sevgi sırrından beni haberdâr et. Yâ Rab! Gönlümden başka şeyler geçmesin. Gönlümü imân nuruyla aydınlat; başımda mağfiretinden bir kapı aç. Gaflet uykusundan beni uyandır; vuslat şarâbıyla da beni mest et. Başsız ayaksız Emin kuluna rahmet et ve kereminle bağışla.” (H)
Emân-ı Hak'dayım vaz'-ı cihâna Damin-i zimmet-i Hâce Emin'im Hakiri kıldı Hak bi-fâka sad-şükr Ganiyy-i ni'met-i Hâce Emin'im Meâli mesnedinde ehl-i mecdim Hakir-i izzet-i Hâce Emin'im Reh-i bi-sıyt-ı Yekdest'e revânım Mücib-i da'vet-i Hâce Emin'im Mekânımdır kemin-i me'men-i kevn Mekin-i mekteb-i Hâce Emin'im Süleymân ismim ammâ bir cihetden Semiyy-i Hazret-i Hâce Emin'im (Kaddesa'llâhu sırrahü) EBU SAİD el-HAYR (Sâdât-ı Nakşiyye'den) Ebü Said el-Hayr, Fazlullâh b. Ebu'l-Hayr, meşâhir-i meşâyıh-ı süfiyyedendir. Nişâbür'un kurâsından Mihne'de doğmuş, neş'et eylemiştir. Ebu'l-Fazl Lokmân-ı Serahsi'den ahz-i tasavvuf u tarikat etmiştir. Makâmât ve menâkıbı meşhür olup, zühd ve tasavvufa müteallik rubâiyyâtı vardır. Seksen yaşı mütecâviz bir sinde 440/(1048) senesinde irtihâl-i dâr-ı naim eylemiştir. Hâlât u Suhanân nâm eseri Millet Kütübhânesi'nde, Fârisi kısmında 214 numaradadır. Şu rubâisi de ne hoştur: بهر قدم كه يويند خوشست pol, Dip وصل تو بهر سبب كه جويند روى تو بهر ديده كه ييند خوشست 76 نام تو بهر زبان كه كويند خوشست 76. o “Senin yolunda atılan her adım hoştur. Ne sebeple olursa olsun sana ulaşmak hoştur. Senin yüzün hangi gözle görülürse görülsün hoştur. Adını hangi dille söylerlerse söylesinler hoştur.” (H)
Urafâ-yı süfiyyeden Muhammed Besim Efendi, bir mektübunda yazarlar ki: “Ârif-i server-i nâz ve vâkıf-ı vürüda niyâz, âşinâ-yı serâir-i maâni ve elfâz-ı Hz. Ebü
Said Ebu'l-Hayr ile Fazlullâh-ı Nişâbüri künye vü nâm u nisbetinin müşir olduğu vücüd-ı
mübârek bir zât-ı ulvi-nihâd olduğu hâlde menâkıb-nâmelerimiz bu vücüd-ı mübâreki ikiye
bölmek gafletinde bulunmuşlardır.”
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar nâm kitâb-ı mu'teberde Fuâd Bey (F. Köprülü), müşârünileyh hakkında 21,177,178, 249, 341, 349, 354. sahifelerde ma'lümât veriyor.
Hoca Ahmed-i Yesevi, müşârünileyhe pek ziyâde izhâr-ı muhabbet edenlerdendir. Ebü Said hazretleri, İbn Sinâ ile ilk mülâkatta birbirlerini takdir etmişlerdi. Cidden yüksek ve samimi ve hiss-i tasavvufla çok güzel rubâiler söylemiştir. Ba'zı mutasavvıflar, rubâtlerine şerhler yazmak gayretinde bulunmuşlardır. Şeyh Ebü Said hazretleri, umümiyyetle bir şâirden daha fazla bir mutasavvıf sıfatıyla ma'rüf idi.
Şu rubâisi de ne güzeldir. Teberrüken yazıyorum:
تاروى ترا بديدم اى شمع طرازنه كار كنم نه روزه دارم نه JEجون با تو بدم مجاز من جمله JEجون بى تو بدم نماز جمله مجاز 77 300Geldik huzür-ı devletine Yâ Ebâ Said
Düşdük harim-i himmetine Yâ Ebâ Said
Cenâb-ı Hak, feyz-i rühâniyyetlerinden müstefid buyursun. Âmin.
Dârü'lfünün Kütübhânesi'nde Hâlis Efendi merhümun kitapları meyânında 1714 numaralı Riyâzü'l-Ârifin'de ve Câmi merhümun Nefehâtü'l-Üns nâm eserinin 336. sahifesinde ma'lümât-ı tafsiliyye vardır. (Kaddese'llâhu sırrahfi ve nefeana'llâhu bi-şefâatihi ve fuyüzâtihi. Âmin.)
LOKMÂN-I SERAHSİ
Diğer sahifede ism-i mübâreki mezkür Ebu'l-Fazl ile Lokmân-ı Serahsi hazretleri ibtidâ-i hâlinde çok mücâhede etmiştir. Eâzım-ı urefâ-yı süfiyyedendir. Ebü Said el77. o “Eysüsmumu(şem'-i tırâz)! Senin yüzünü görünce ne bir iş yaparım, ne oruç tutarım, ne namâz kı-
larım. Seninle olduğum müddetçe bütün mecâzlar namâzdır. Sensiz olduğum zamân ise bütün namâzlarım mecâzdır.” (H)
Hayr, kerâmâtından bahseder. Nefehâtü'l-Üns tercümesinin 336. sahifesinde görmüştüm:
Bir gece Ebu'l-Fazl ile hânkâh sofasında mübâhese ederken, müşkil bir mes'ele karşısında kalındı. Lokmân-ı Serahsi, hemân hânkâhın damından kuş süretinde görünüp mes'eleyi hâlletmiş. Böyle garâib ahvâli varmış. İlmi yok imiş; fakat ümmi-i âlem vârisi, mazhar-ı ilm-i ledün, bir veliyy-i kâmil ü mükemmil idi.
Ebü Said buyurur ki:
Bir gün Serahs şehrinin kapusunda Lokmân-ı Mecnün nâm zâtı gördüm. Hırkasını yamıyordu. Miyânede cilve-i muhabbet oldu. “Yâ Ebâ Said!” diye elimden tuttu, Pir Ebü'l-Fazl'ın hânkâhına götürdü. “Yâ Eba'l-Fazl! Bunu sakla, sana emânettir.” dedi, beni ona teslim eyledi. Ebu'l-Fazl eline bir cüz' almış, muttasıl ona nazar ediyordu. Merâk ettim, acabâ bunda ne var ki, bu kadar dikkatle bakıyor, diye düşündüm. Görünce bana hitâben, “Yâ Ebâ Said! Yüz yirmi dört bin peygamber ki, halka gönderildi, onlar halka dediler ki: “Allâh” deyiniz. İşte bunun için geldiler. O kimseler ki, bu lafz-ı mübâreki dediler, onda müstağrak oldular.” Bu ifâde-i meknüzenin te'sir-i azimi altında kaldım. O gece uyutmadı, seher vakti destür diledim, tefsir okutmakta olan Ebü Aliyy-i Fakih'in yanına gittim. Ders, bu (Oyak .قل الله ثم ذرهم في خوضهم . )78 âyet-i kerimesine gelmişti. Bu âyet-i kerimeyi işitir işitmez gönlümden bir kapu açıldı ve beni benden aldılar. Müşârünileyh Ebü Ali, bendeki tegayyürü gördü, “Dün gece nerede idin?” diye sordu. “Pir-i muhterem Ebu'l-Fazl'ın yanında idim.” dedim. “Hemen kalk, geri dön. Onun yanından ayrılmak sana harâmdır.” dedi. Gittim, Ebü'l-Fazl beni görünce, “Yâ Ebâ Said,
مسنك شدهء همى ندانى يس و بيش هان كم بكنى تو اين سر رشته خويش dedi ki, meâli, “Ziyâde sarhoş olmuşsun, özünü fehmden ve bi'n-netice amelden kalmışsın. Sakın bu ser-rişteyi elinden kaçına.” merkezindedir.Aziz-i müşârünileyhe, “Bu hâlimi ne ile te'vil buyurursun?” diye sorunca; “İçeri gir otur, bu kelimeye meşgül ol, bu kelimenin seninle çok işi vardır.” buyurdu. Pir Ebü'l-Fazl, cânı cânâna verdi ve hâmil olduğu irs-i Muhammedi'yi, nefes-i nefisi Ebü Satd'e verdi.
İşte insân-ı kâmil ü mükemmilin hâli böyledir. Ebü Said ne bahtiyâr adammış ki, Ebu'l-Fazl'ın bezm-i muhabbetine ulaşmıştır ve ondan alacağını almıştır. Cidden ve hakikaten her ikisi de eâzımdandır. Bu satırları yazarken bile enfâs-ı kudsiyyeleri kalbimde te'sirler gösterdi. Ervâh-ı latifesine el-Fâtiha.
78. “Sen “Allah”de; sonraonları bırak, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” 6. En'âm süresi, 91. (H)
/45/ ŞEYH MUSTAFA EFENDİ
Muhammed Emin-i Tokâdi'den sonra Emir Buhâri Dergâhı'nda şeyh olmuş, yirmisekiz sene meşihatta bulunmuştur. Kabri, Ahmed Efendi civârındadır.
Kitâbesi:
Vâdi-i Nakş'ı bend'in menzil erenlerinden
Tatar Ahmed olmuş çün kim revân fenâdan
Yolunda olmuş idi irşâd-ı ehl-i aşkın
Bu zât-ı ekrem el-hak sırr-ı irşâd-ı Hudâ'dan
Gördü bekâsı yoktur bu tekye-i fenânın
Atf-ı mân itdi Adn'e reh-i sivâdan
Menkât harfle düşdü bir mısra'la târih
Şeyh Mustafa da göçdü bu kevn-i bi vefâdan”
)1196/1781 - 1 - 1197 - (شيخ مصطفا ده كوجدى بو كون بى وفادن)ŞEYH MUSTAFA EFENDİ
Mustafa Efendi'den sonra yedi sene kadar icrâ-yı meşihat eden diğer Mustafa Efendi'dir.
Mezâr taşındaki kitâbesi
“Kutbu'Lârifin Şeyh Murâd hazretlerinin halifelerinden Ali Efendi-i sâni halifesi Ahmed el-Buhâri hazretlerinin hânkâhında post-nişin Şeyh Mustafa Efendi rühuna el-Fâtiha 1203/(1789).”
ŞEYH MUHAMMED ŞEMSİ EFENDİ
Mustafa Efendi'den sonra ellidört sene icrâ-yı meşihat etmiştir.
Kitâbe-i seng-i mezârı:
“Emir Buhâri Hânkâh-ı şerifinde seccâde-nişin Şeyh Mes'üd Efendi-zâde Muhammed Şemseddin Efendi rühuna el-Fâtiha 1257/(1841).”
79. Buşiirin vezni bozuktur. (H)
ŞEYH MES'ÜD EFENDİ
Şeyh Mustafa Efendi-zâde'dir. Kabri dergâh haziresindedir.
Münâcât eyleyüp târihini yazdı oku Safvet
İsâm-ı ekreme Firdevsi mesken eylesün Mevlâm
Şa'bân 1271/(3 Mayıs 1855) 15 - (عصام اكرمه فردوسى مسكن ايلسون مولام)YEK-DEST HÂCE AHMED-İ CÜRYÂNİ
Bu zât-ı ekrem İstanbul'a gelmemiştir. Buhârâ'da Cüryân kasabasında gehvâre-i zib-i âlem-i şuhüd olup, 1096/(1685) senesinde berâ-yı ticâret Hindistan'a gitmiş, yolda harâmiler tarafından sağ eli kesilmiştir. Bundan dolayı “Yekdest” deniliyor. Sonra Serhend'e gelip, Mekke-i Mükerreme'ye hicret eylemiş, kibâr-ı evliyâu'llâhdan bir zât-ı âli-kadrdir. Burada neşr-i feyz-i tarikat eyleyip, 1119/(1707) senesinde Mekke-i Mükerreme'de irtihâl-i dâr-ı naim eylemiştir.
İstanbul'da beş halifesi vardır. İkisi, tercüme-i hâl-i âlileri bâlâda derc-i sahife-i ihtirâm kılınan Tatar Ahmed ve Tokâdi Muhammed Emin Efendilerdir. (Diğer halifesi), âtide 143. sahifede muharrer Süleymân-ı Kürdi, Şam'da neşr-i feyz ederdi.
