HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve ailesi
21 (642) yılında Medine'de doğdu. Babası Yesâr'ın (müslüman olmadan önceki adı Feyrûz), Irak'ın fethi sırasında Basra yakınlarındaki Meysân kasabasından Medine'ye getirilen esirlerden olduğu söylenir. Oğlunun şöhreti dolayısıyla daha çok Ebü'l-Hasan adıyla tanınan Yesâr, kaynaklarda Zeyd b. Sâbit'in veya Enes b. Mâlik'in halasının âzatlısı olarak gösterilir.
Annesi Hayre, ekrem">Resûl-i Ekrem'in eşi Ümmü Seleme'nin âzatlısı ve hizmetkârıdır. Bundan dolayı Hasan'la daha çok Ümmü Seleme ilgilenmiş, bilgili ve hakîm bir kişi olarak yetişmesinde bu ortamın büyük rolü olmuştur.
Kendisinden küçük iki kardeşinden Saîd hadisçi, Ammâr ise Allah korkusundan dolayı çok ağlamakla tanınan bir zâhid idi.
Tahsili
Hz. Ömer başta olmak üzere birçok sahâbînin duasını alan Hasan-ı Basrî on iki yaşında Kur'an'ı ezberledi. Yetmişi Bedir gazisi olmak üzere 120 kadar sahâbî ile görüşme imkânı buldu. Daha sonra Vâdilkurâ'ya giderek burada kendini ilme verdi; istifade ettiği sahâbîler arasında Enes b. Mâlik ilk sırada yer alır.
Hz. Ali'nin halife olmasının ardından ailesiyle birlikte Basra'ya gitti ve ömrünü burada geçirdi. Arap olmayan bir kadınla evliliğinden bir kızı ile Saîd ve Abdullah adlarında iki oğlu oldu.
Kadılığı ve öğrencileri
Basra Valisi Süleyman b. Harb'in verdiği kadılık görevini bir süre ücret almadan yaptıktan sonra istifa ederek ilim ve vaazla meşgul olmaya başladı.
Yetiştirdiği öğrenciler arasında Eyyûb es-Sahtiyânî, Katâde b. Diâme, Amr b. Ubeyd, Vâsıl b. Atâ, Abdullah b. Avn, Mâlik b. Dînâr, Mübârek b. Fedâle ve İbn Ebû Arûbe bulunur.
Muâviye zamanında Rebî' b. Ziyâd'ın kumanda ettiği bir sefere katılarak ona kâtiplik yaptı; ayrıca Mühelleb b. Ebû Sufre kumandasında Kâbil üzerine gönderilen bir orduya da katıldı. Bu iki sefer dışında hayatını Basra'da vaaz ve ibadetle geçirdi ve Receb 110'da (Ekim 728) burada vefat etti.
Hitabeti ve yaşayışı
İyi bir hatip ve etkili bir vâiz olan Hasan-ı Basrî fesahat ve belâgatın doruk noktasına ulaşmıştır (Câhiz). Özlü ve akıcı üslûbu, derin bir tefekkürün ve mânevî bir tecrübenin ürünü olan hakîmâne sözleri özellikle zâhidler, sûfîler ve vâizler üzerinde her zaman etkili olmuştur; sözleri tesir bakımından peygamberlerin sözlerine benzetilmiştir.
Dünyaya ve dünya malına değer vermez, elinde bulunan şeyi ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Zamanını eviyle mescid arasında geçirir, mescidde ve evinde dinî sohbetler yaparak halkı İslâm'ın ibadet ve ahlâk prensiplerini samimiyetle benimseyip tam bir ihlâsla yaşamaya davet ederdi. Devamlı Kur'an okurdu.
Siyasî tavrı
Hz. Osman'ın şehid edilmesi, Cemel ve Sıffîn savaşları, Kerbelâ Vak'ası gibi birçok fitneye şahit olan Hasan-ı Basrî bu konulardaki düşüncelerini cesaretle ortaya koymuş, bu tutumuyla da halkın takdirini kazanmıştır.
İlke olarak devlete ve siyasî otoriteye baş kaldırılmasına karşı olduğundan, birtakım telkinlere ve hatta zorlamalara rağmen isyanlara katılmamış; ancak zalim ve zorba devlet adamlarını hiç çekinmeden tenkit ederek baskı altındaki halkın hislerine tercüman olmuştur.
Muâviye'nin istişareyi bir yana bırakıp kılıç kuvvetiyle iktidara gelmesini, siyasî sebeplerle Ziyâd b. Ebîh'i kendi nesebine katmasını, Hucr b. Adî'yi haksız olarak öldürtmesini ve lâyık olmadığı hâlde oğlu Yezîd'i veliaht yapmasını büyük hata olarak görmüş, bu yanlışlardan birinin bile kişinin mahvolmasına yeteceğini söylemiştir.
Irak Valisi Haccâc'ı ağır bir dille kınamış, onun Saîd b. Cübeyr'i katletmesini büyük bir felâket olarak görmüş, ancak kargaşaya sebebiyet vereceği endişesiyle Haccâc'a isyan edilmesini de doğru bulmamıştır. Haccâc öldüğü zaman “Allahım! Onu ortadan kaldırdığın gibi kurduğu yönetimi de kaldır” diye dua etmiş ve ölümünden dolayı Allah'a şükretmiştir. Ömer b. Abdülazîz'e ise zaman zaman mektup yazarak tavsiyelerde bulunmuştur.
Kaynak bu dengenin siyasî sonucunu da kaydeder: siyasî olaylarda taraf tutmaması, fitneye ve isyana karşı olması, halkı dünyadan uzaklaştırıp âhirete önem vermeye davet etmesi Emevîler'in işine gelmiş ve bu sebeple onun eleştiri ve kınamalarına katlanmışlardır.
İtibarı
Tâbiînin en faziletlilerinden biri kabul edilir. “Basra halkının şeyhi, Basralılar'ın imamı” unvanları yanında Zehebî onun için “şeyhü'l-İslâm” tabirini kullanır. Mutasavvıflar ise “takvâ sahiplerinin öncüsü, Hakk'ın gerçek velîsi, fütüvvet ehlinin önderi” diye söz ederler.
Bütün kaynaklar, Allah'tan ve O'nun gazabından korkmayı din anlayışına esas aldığını, bundan dolayı devamlı hüzünlü ve gözü yaşlı olduğunu bildirir. Dinî hayatta Allah sevgisini temel kabul eden tasavvufî anlayışa karşılık, o Allah korkusunu esas alan Basra zühd okulunun temsilcisi ve önderi sayılmıştır.
Zühd anlayışı
Hem yaşayışında hem tavsiyelerinde ılımlı bir zühd anlayışı ortaya koymuştur. Zühdü, ahlâk kurallarına uyulmasını kolaylaştıran ve dinî görevlerin yerine getirilmesini sağlayan bir unsur olarak görür.
“Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu da altın ve gümüştür” diyerek dünya tutkusunun, maddeciliğin ve çıkarcılığın tehlikesine dikkat çekmiş; kendisinden öğüt isteyen kişiye aşırılıktan kaçınarak orta yolda yürümesini tavsiye etmiştir.
Kaynak bu noktada önemli bir tashih yapar: tasavvuf kaynaklarında çeşitli tarikatların silsilesinde gösterilse de dünya ile âhiret arasındaki münasebete dair temel düşüncesi dünyadan vazgeçmek değildir. Ne mal edinmede ne yeme içmede ne de kılık kıyafet konusunda bir sûfî hayatı yaşamıştır. Üstelik kılık kıyafetini ihmal ederek bunu bir zühd alâmetiymiş gibi göstermek isteyenleri ikaz etmiş, bunların görünüşlerini dindarlık alâmeti gibi sunmalarını riya olarak değerlendirmiştir. İnzivâ hayatı da yaşamamış, bunu teşvik de etmemiştir — bir müslümanın ihtiyacını gidermenin bir ay itikâfa girmekten daha hayırlı olduğunu söylemiştir.
Ahlâk düşüncesi
Düşüncesinin mihveri yaşadığı hayatla Kur'an ve Sünnet arasındaki alâkanın yeniden tesisi olmuştur. Gerçek vâizin sadece sözleriyle değil davranışlarıyla da insanlara doğruyu anlatan kişi olduğunu söylemiş; sözlerinin büyük bir kısmı ya bir âyetin meâli veya tefsiridir yahut bir peygamber sözüne dayanır.
Takip ettiği yolu şöyle ifade etmiştir: “Allah nazar ve tefekkür eden, tefekkür ettiğine itibar eden, itibar ettiğini gören, gördüğüne sabreden kişiye rahmet etsin.”
Düşüncesinin en önemli konusu insan ve onun bu dünyadaki hayatıdır. Hayat bir mühlettir; belirli bir süre devam eder ve biter. Kişinin hayatı onun fiillerinin toplamıdır; bu yüzden ahlâka insanı en çok ilgilendiren alan olarak bakmıştır — fakat neyin iyi neyin kötü olduğunun tartışıldığı nazarî bir alan olarak değil, bir şuur hâli olarak.
İlim anlayışı
İlim de ibtilânın bir parçası olarak anlam kazanır. Bir yandan çok önemlidir — ilim olmasaydı insanlar hayvanlar gibi olurlardı; öte yandan tek başına bilgi, gereği gibi amel edilmediği zaman kişinin bile bile hata işlemesine sebep olacağı için bir yüktür.
Kişi bilmediğini öğrenmek, öğrendiğiyle amel etmek, amel ettiğini de başkalarına öğretmek zorundadır. “İlmi dini yaşamak için, tıbbı bedenleri tedavi etmek için, nahvi de lisanı güçlendirmek için öğrenin.”
İlmi kalbe ait olanla lisanda kalan şeklinde ikiye ayırır ve sonuncusunu Allah'ın insanın aleyhine delil olarak kullanacağını vurgular. Asıl bilgi yaşanmışın bilgisidir; duyulanlara bilgi denilmesi mümkün değildir.
Siyaset düşüncesi
Siyaset düşüncesi ahlâk anlayışının ve kendi hayatının bir uzantısıdır. İdarecilerin varlığını toplumda düzenin korunması açısından zorunlu görür; asıl mesele ellerindeki imkânları kötüye kullanarak zulme saptıklarında ortaya çıkar.
İdarecilerden üç temel şart bekler: arzulara tâbi olmamak, insanlardan korkmayıp Allah'tan korkmak ve Allah'ın âyetlerini ucuza satmamak. Devlet reisliği bir emanet ve dolayısıyla bir ibtilâ ve imtihandır. İyi bir idareci aynı zamanda işleri kimlerle yürüteceğini de bilen insandır; zulme meyyal olan insanlara yetki vermez, çünkü yetki verdiği insanların yaptığı kötülükler de onun kötülüğüne eklenir.
Bir toplumun ahlâkî durumu ile idare şekli arasında doğrudan bir alâka görür: bir toplum içinde iyi bir idare şeklini ve onu uygulayan idareciyi başta tutacak yeterli sayıda erdemli insan bulunmazsa o idarenin varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber'e isnat edilen “İdarecileriniz amelleriniz gibidir, siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadisini hatırlatır.
Ayaklanmaya karşı çıkışının gerekçesi tarihî tecrübedir; bizzat gördüğü veya yakın bilgi sahibi olduğu isyanların sonuçlarını iyi tesbit etmiştir. İsyanlara niçin katılmadığı sorulunca cevabı şudur: “Allah tövbe ile değiştirir kılıçla değil.”
Buna karşılık pasif değildir: zalim sultanın haksızlıklarını anlatmanın gıybet olmadığını söyler; Basra Valisi Nadr b. Amr'a ölümü hatırlatıp âyetlere keyfî yorumlar getirerek kötü hâllerini meşrulaştırmasını kabul etmediğini bildirmiş, Irak Valisi Ömer b. Hübeyre'yi Yezîd b. Abdülmelik'e itaat etmemeye çağırmıştır.
Teklifi ise kurumsaldır: faziletli insanların yer alacağı meclisler oluşturulup buralara devam etmek — meselelerin farkında olan kişilerin bir araya gelerek birbirlerinden feyiz ve güç almaları, doğrunun korunarak yaygınlaştırılması konusunda birbirlerine destek olmaları.
Tefsir, kıraat, hadis ve fıkıhtaki yeri
Tâbiîn müfessirlerinin önde gelenlerindendir ve Basra tefsir ekolünden sayılır. Tefsir sırasında önceliği Kur'an'ın kendisine vermiş, ikinci sırada hadisleri kullanmıştır. Buna karşılık kaynak eleştirileri de kaydeder: kaynağı sağlam olmayan ve Kur'an tefsirine katkı sağlamayan rivayetleri kullanması onun hakkındaki eleştiriler içinde en ciddi olanıdır. Zemahşerî'nin el-Keşşâf'ında ona ait 350 kadar görüş tesbit edilmiştir.
Kıraati, muttasıl sened, hatt-ı Osmânî ve Arap diline uygunluk ölçülerine uymayan unsurlar ihtiva etmesi sebebiyle meşhur on kıraatten sayılmamış, şâz olarak değerlendirilmiştir; ancak on dört kıraat imamı arasında yer alır.
Hadiste rivayetleri Kütüb-i Sitte'de yer alır; aradaki râviyi zikretmeksizin yaptığı rivayetlerin (mürsel) sıhhati konusunda münekkitler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Fıkıhta ise fıkhî meseleleri bir hukukçu gibi değil bir vâiz ve mürşid tavrıyla ele almıştır; üstlendiği kadılık görevi karşılığında ücret almayışı da bu sebeple olmalıdır. Fıkhı, sadece görünen davranışlara göre hükmeden bir ilim olmayıp insanın hem zâhirini hem bâtınını hesaba katan bir bakışı yansıtır.
Akaid ve kader meselesi
Sünnîler'e ait bazı kaynaklara göre “Ehl-i sünnet” tabirini ilk defa kullanan âlimdir ve Ehl-i sünnet'in ilk kelâmcılarındandır. Buna karşılık Kâ'bî, Kādî Abdülcebbâr, İbnü'l-Murtazâ gibi Mu'tezile mensupları ile İbn Kuteybe gibi Sünnî âlimler onu Mu'tezile'ye öncülük eden kişiler arasında zikrederler.
Kaynak tercihini belirtir: bu görüşlerden ikincisinin daha isabetli olması kuvvetle muhtemeldir — zira İbn Kuteybe gibi erken devir Sünnî otoritesinin kendisine sahip çıkmaması ve onu Sünnîler'e muhalif grup içinde zikretmesi bunun delilidir; ayrıca ona nisbet edilen Haseniyye adlı bir fırka Mu'tezile'nin kolları arasında gösterilmektedir.
Kaynağın nihaî değerlendirmesi ise şudur: öğrencileri vasıtasıyla hem Ehl-i sünnet'e hem de Mu'tezile'ye öncülük yaptığı, zühd ve takvâya çağırması sebebiyle de tasavvufî hareketlerin doğuşuna zemin hazırladığı anlaşılmaktadır. Özellikle kader ve nüzûl-i Îsâ konularında, zühd ve takvâ ile ilgili hususlarda, asıl görüşlerini tam anlamıyla belirlemeyi zorlaştıracak derecede farklı görüşlerin ona nisbet edilmesi dikkat çekicidir.
Silsiledeki yeri
Tarikat silsilelerinde önemli bir yer tutar. Bir silsileye göre Huzeyfe b. Yemân vasıtasıyla Hz. Peygamber'den feyiz almış, bu feyiz Hâris el-Muhâsibî ile devam etmiştir; bu silsile daha çok Kuzey Afrika'da yaygındır. İkincisi Hz. Ali → Hasan-ı Basrî → Habîb el-Acemî → Dâvûd et-Tâî → Ma'rûf-i Kerhî; üçüncüsü Enes b. Mâlik → Hasan-ı Basrî → Ferkad es-Sebahî → Ma'rûf-i Kerhî şeklinde devam eder.
Ayrıca Hz. Ali'den veya Kümeyl b. Ziyâd'dan hırka giydiğine inanılır. Fütüvvet ehli, cesaret ve cömertliği sebebiyle onu “seyyidü'l-fityân” olarak kabul etmiştir.