İrşad III · kaynak sayfaları 694–701
seriya onlara söz geçiremiyor, arkamızdan götüremiyoruz.
Halbuki, bu imamlar her asırda milyonlarca kişiyi peşlerinde sürüklemişler, bütün islâm âlimleri başta olmak üzere büyük kütlelere ilmi içtihatlarını kabul ettirmişlerdir. Kıyâmete kadar da, onların içtihatları devam edecek, ilmî kudretleri ve yüce şahsiyetleri herkes tarafından takdir ve teslim edilecektir.
Onları küçük görenler, kendi cüceliklerini farkedemeyen biçaelerdir ki, böylelerine ancak acınır.
Evet; dersimize devam edelim:
Kıyâmet gününde yüzleri kara olanların âkibetlerini haber verdikten sonra, şimdi de yüzleri nurlu olanları anlatalım:
Bu zevat-ı âli-kadr, Dâr-ün-naiym olan cennette ve Allahu tâlâ'nın rahmet ve lûtf-u kereminde bulunacaklar ve orada daimi kalacaklardır. Bu ehl-i cennet ise, Allah'in dinine, Resûlüne ve kitabına sımsıkı sarılan ve ayrılmayanlardır.
Allah ile kulu arasında vasıta yoktur, diyenlere hatırlatırım ki; Allahu teâlâ ile Nebi-i-zişân arasında Cebrail aleyhisselâm, yine Allahu teâlâ ile kullar arasında da vasıta HABL-I ILAHi olan Kur'an-ı azim-ül-bürhan ve canlı Kur'an Nebi-i âhir zamandır.
Allah ile kul arasına girerek, dalâlete vasıta olan Iblis varken; Allah ile kul arasında hidayete vasıta olacak kimseleri kabul etmemek. akıllı ve bilgili kişilerin sözü değildir. Allah ile kul arasında delâlete vasıta olan şeytan olduğu gibi Allah' ile kul arasında hidayete vasıta olarak da Nebiler ve onlara vâris olan re Allah muhabbetini. Allah'ın emir ve nehiylerini insanlara nakleden ve öğreten âlimlerle ehlullah vardır. Nete:' kim. haberde:
(Âlimler, Nebilerin vârisleridirler.)
buyurulmuştur.
Kaldı ki, Allah ile kul arasında vasıta olmadığını iddia edenlere, namazlarda cemaatin önüne geçerek halkı Allah'a
takdim vazifesini gören imamların mevcudiyetlerini irae etmek kâfi bir cevap olur kanaatindeyim.
Asıl mesele şudur: Islâmdaki Allah ile kul arasındaki vasıta"l; hıristiyanlıktaki Allah ile kul arasındaki vasıtaya benzetenler yanılmaktadırlar. Zira, arada büyük fark vardır. Islâmda, Allah ile kul arasındaki vasıtalar, yukarıda da işaret olunduğu gibi Nebiler ve onların vârisleri olan alimler ve velilerdir ki, Allahu tâlâ'nın azametini, vahdaniyyet ve muhabbetini bildirir, öğretir ve o kulu Allah'a takdim ederler. Hıristiyanlıkta, Allah ile kul arasındaki vasıta anlayışı, daha doğrusu papasların ve rahiplerin durumları büsbütün başkadır. Rühban sınıfı, hadlerini bilmeden Allah namına hüküm vermeğe kalkarlar. Günah çıkarmağa gelenlere: (Seni affettim..) veya:
(Seni aforoz ettim..) yahut: (Sana cennetin anahtarını verdim..) demeğe cür'et ederler. O kadar ki, bir hıristiyan kendi ölüsünün mezarına giderek dua edemez. Illâki, o mezarlıkta vazifeli papas gelip okuyacaktır. Bu izahlarımızdan da gayet açık olarak anlaşılıyor ki; affetmek, aforoz etmek, cennet anahtarı vermek nev inden safsatalarla Allah namına hükmetmek, rahiplerin marifetleridir. Oysa, islâmda böyle midir? Hâşâ, Allahu teâlâ namına kim hükmedebilir? Bu itibarla, hıristiyanlıktaki bu sapık inanışla, islâmın Allah ile kul arasındaki vasıta anlayışını benzetenler, hiç şüphe yoktur ki ne söylediklerini kulakları işitmeyen veya söylediklerinin mânasını idrak edemeyen gafil kişilerdir.
Hıristiyanları, kendi sapık ve sakat inançları ile başbaşa bırakarak mevzuumuza dönelim:
Cibril-i emin vasıtasiyle Habib-i Hüdâ'ya nâzil olan Kur'an-ı azim, bizlere tevhidi emretmektedir. Zira, Kur'an'a sarılanlar, ona iyman edenler; insan vücudunun birer âzası gibidirler. Her uzuv, birbirlerine irtibatı ve ihtiyacı bulunduğu gibi, bütün mü'minlerin de birbirlerine irtibatı ve ihtiyacı vardır.
Bu vücudu şöyle tavsif ve tarif edebiliriz:
Bu vücudun başı Türkler ise, sağ kolu Pakistan halkı, sol kolu İran halkı, göğsü Arap halkı, sağ ayağı Mısır halkı, sol
ayağı Sudan halkı ve diğer uzuvları da diğer müslüman mil etleridir.
Bu vücudun ruhu da Kur'an-ı azim-ül-bürhandır.
Bu vücudun kalbi de Nebi aleyhisselâmdır.
Bu uzuvlardan birisi kopacak olursa, vücudun o tarafı sakat kalacaktır. Sağ kolun sol kola, sağ ayağın sol ayağa, velhasıl bütün uzuvların teker teker birbirlerine ihtiyaçları vardır.
Vücudun ihtiyacı da ruhadır.
Ruhun makarrı da kalptir.
Ruh, vücuttan ayrılınca, ceset hiç bir kıymet ifade etmez, çürür ve yalnız iskelet olarak kalır.
Şu hâlde, islâmın vücudunu teşkil eden milletlerin de, ruhtan ayrıldıkları takdirde, hiç bir kıymet ve ehemmiyetleri kalmaz. Cansız, ruhsuz bir bedenin, bir cesedin kıymeti ne kadarsa o kadar olur. Aynı şekilde, herhangi bir ameliyat neticesinde vücuttan ayrılan uzvun, meselâ kol veya ayağın hiç bir kıymeti ve hususiyeti olamayacağı gibi, islâm camiasından kopan ve ayrılan milletin de değeri ve özelliği kalmaz. Indallah, bu böyledir ve böyle olagelmiştir.
Şu var ki, değil kolun veya ayağın, sırasında bir parmağın dahi yokluğu acı acı hissedildigine göre, vücut kendisinden ayrılan o uzvun acısını elbette duyar. Hattâ, bir yerimiz incindigi zaman, bütün vücudumuz ezalanmıyor mu?
Şu halde, bir mü'min incindiği zaman, o mü'minin ezasını sen duymuyor ve onun ezası ile ezalanmıyorsan, sen o vücuttan ayrılmışsın demektir.
Aynı misali teşmil ederek diyebiliriz ki; islâmda mezhepler de bir vücuda benzerler. Bu vücudun da ruhu Kur'an-1 azimüş-şân, kalbi Resûl-ü zişân ve diğer uzuvları da hak mezhepleridir.
Hak olan dört mezhep şunlardır:
HANEFIYYE - ŞÂFI'İYYE - MÂLIKİYYE - HANBELİYYE'dir.
Bu dört mezhepten gayrı nice hak mezhepler de mevcut idi. Fakat, bugün o hak mezheplerin sâlikleri kalmamıştır. Daha doğrusu, o mezheplerin sâlikleri, denizlere dökülen nehirle-
rin deryalara karıştıkları gibi bu dört hak mezhebe karışmışlardır.
Filvaki, zamanımızda bir takım inançlar da hâlâ devam etmektedir. Şi'a-i-Imamiyye ve Şi'a-i-Zeydiyye ve benzeri diğer inançlar da mevcuttur ki, bu inançlara da saygı göstermemiz lâzım gelmektedir. Zira, ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinin şi'arı, ehl-i kıbleyi tekfir etmemektir.
— Ben müslümanım, diyene:
— Hayır, sen müslüman degilsin, denilemez.
Kaldı ki, müslümanlık iddiasında bulunanların, islâmiyyetini reddetmememizi Kur'an-ı azim men'etmektedir:
esselin Ve lâ tekulû limen elka ileyküm-üs-selâme leste mü'minâ.
En-Nisâ:
(Size islâmca selâm verene: SEN MÜ'MİN DEĞILSİN demeyin...)
Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resülüllah diyen, bu kelime-i tayyibeyi dili ile takrir ve kalbi ile tasdik eyleyen her fert müsümandır. Müslümanlarda milliyet, renk, ırk, lisan gözetilmez.
Güzel, çirkin, âlim, cahil, zengin, fakir bütün müslümanlar.
birbirlerinin kardeşleridirler:
8 080 İnnemel-mü' minûne ihvetün...
(Mü'minler, birbirlerinin kardeşidirler.)
El-Hucurât: 10
Hiç bir kimsenin, diğer bir kimseye üstünlüğü yoktur. Allahu teâlâ indinde en yüksek ve en kerimi Allah'tan korkandır.
Zira, müttekileri Allah celle kendi dostları olarak ilân buyurmuştur:
.9 'u% jell8!
In evliyâ-ühü illel-müttekun...
El-Enfâl: 37 (Allahu tâlâ'nın dosiları ve velileri ancak müttekilerdir.)
Evet; yukarıda da beyan olunduğu gibi, mezheplerde bir vücut gibidir. Nasıl ki, vücutta ulvi ve süfli uzuvlar varsa ve nasıl ki bu uzuvların yekdiğerine ihtiyacı varsa, ister ulvi ister süfli herhangi bir uzuv vücuttan ayrılınca o vücut sakat kalıyorsa; bu inançlardan birisini vücud-u islâmdan ayıracak olursak, onu bir rükünden mahrum etmiş oluruz.
Bir milletin, millet olabilmesi için; o milletin fertleri arasında, âlimi. cahili, namuslusu, namussuzu, sâlihi, fâsıkı, kuvvetlisi, zayıfı, zengini, fakiri, güzeli çirkini ile bir bütün olarak millet sayılır.
Mezhepler ve inançlar da böyledir. Herkes Ebâ-Bekir.
Ömer, Osman ve Ali rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn gibi olamaz.
Olabilselerdi. bu takdirde isimlerini saydığımız zevatın kadri kalmazdı. Yalnız, her inanç sahibinin islâmı yükseltmek gayesivle Allah ve Resûlü için birbirlerini sevmeleri, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah mihrakı üzerinde birleşmeleri, bu hak kelimeden ayrılmamaları, islâm dininin icabı ve temeli olan ibadet ve tâ'atte sabit olmaları. Kur'an-ı azimin emirlerine ve nehiylerine son derece dikkat ve riayet etmeleri, yardımlaşmaları anlaşmaları ve kaynaşmaları şarttır ve lâzımdır. Bu saydıklarımız yapılabilirse. her türlü tefrika ortadan kalkacak, ayrılık gayrılıklar kendiliğinden bertaraf olacak, geçmiş kırgınlıklar ve soğukluklar unutulacaktır.
Bu takdirde, hepimizin sevdiğimiz ve inanıp iyman getirdiğimiz Allah ve Resülüne hürmeten, Allah ve Resülünü sevenleri sevebiliriz, islâmı ve dini yıkıcı faaliyetlerden elbirliğiyle koruruz, tevhid-i islâmı sağlarız, kardeş olduğumuzu hatırlariz. Saflarımızı sıklaştırırız, aramıza yabancı unsurların girmelerine engel oluruz ve tek kelime ile kurtuluruz.
Bunları maalesef yapamadığımız için, gizli ve hususi maksatlarla hareket eden münafıklar saflarımıza sızabilmekte, şahsi menfaat düşkünü bazı gafilleri avlayarak nifak tohumlarını ekmekte ve bu nifak güruhunun fesadına kapılan safdiller de din-i Ahmediyyeyi kendi kıt ve kısır görüşleriyle değerlendirmekte ve binnetice vahdet-i islâm bozulmakta, tefrikalar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar sürüp gitmektedir. O kadar ki, müslümanlar birbirlerinin kanını dahi helâl addederek feci cinayetlere sürüklenmekte, birbirlerine her türlü zulmü ve haksızlığı reva görmektedirler.
Bir sene, Haccı şerife niyyet edip. cemaatimden bir kaç ihvanımla yola çıkmıştım. Türk - Suriye hudut kapısı Nusaybin'den Kamışlı'ya geçtiğimizde, ihvanımdan birisi, cuma namazı kılmak üzere bir zatın dükkânında akan çeşmeden abdest alabilmek için müsaade istedi ve bu ricası kabul olundu. Ihvanımdan olan zat, abdest almağa başladı, ellerini, yüzünü ve kollarını yıkadıktan sonra, ayaklarını yıkamağa hazırlanırken, dükkân sahibi kendisinden sordu:
- Sen Hanefi misin?
Saf ve temiz bir müslüman olan ihvanım.
dört mezhepten haberi olmadığından, kemal-i safiyetle:
— Evet, der demez dükkân sahibi musluğun' suyunu kesti ve hemen yanı başındaki helânın kapısını açıp, oradaki pislikleri göstererek:
— Öyle ise abdestini buradan al, diye haykırdı:
Neye uğradığını anlayamayan ve bir ayağı yıkanmış. bir ayağı kuru ve abdesti yarım kalan bizim ihvana; Türkiye'den Suriye'ye sığınan bir Ermeni su verdi de, abdestini tamamlayabildi.
Sonradan öğrendik ki, meğer o dükkânın sahibi Alevi
müslümanlardanmış ve bizim Sünni oldugumuzu ögrenince, Allah'ın beytini ve Resûlün kabrini ziyaret kasdı ile vatanını, evlât ve iyalini terkederek yola çıkan ve hepsinden mühim olarak o ânda kendisine misâfir sayılan bir müslüman kardeşine bu hakareti reva görmüştü.
Ne çirkin, ne acı ve ne düşündürücü bir muamele değil mi?
Yine aynı yolculukta, Bağdat ile Basra arasında ugradığımız bir kasaba halkı, Şii ve Caferiyye mezhebinden olduklarından bizim Sünni olduğumuzu öğrenerek paramızla ne benzin ve ne de su verdiler. Öyle ki, bize hain hain bakışlarından, ellerine fırsat geçse, canlarımıza dahi kastedebileceklerini sezinlemek güç değildi. Bereket versin ki, o kasabada mahalli otoriteleri temsil eden devlet kuvvetleri bulunmaktaydı.
Bu iki küçük misal, şahsî ve hususi menfaatleri uğruna islâmı parçalayanların, bu hain maksatlarında ne derece muvaffak olduklarını ispata herhalde kâfidir.
Oysa, biz Sünniler Hz. Ali kerremallahu vechehu efendimizi, onun evlâtlarını ve Ehl-i Beyt-i Mustafa'yı ve onlara muhabbet edenleri çok ama pek çok severiz. Ne hazindir ki, islâm dinini parçalamak ve müslümanları tefrikaya düşürmekle menfaat saglayanlar ve cehaletleri yüzünden onlara yardımcı olanlar, biz Sünnileri Müslüman Şi'ilere Imam'ı Ali'nin düşmanı, Imam-ı Hasan, Imam-ı Hüseyin, on iki imam ve on dört mâsumun amansız hasmı olarak tanıtmış ve bildirmişlerdir.
Bu şi'i müslümanlar da, tahkik ve tetkike lüzum görmeksizin bu tezvirlere inanmışlar, İmam-ı Ali'ye, Imameyne ve Ehl-i beyte olan muhabbetleri sakasiyle gûya bizi —Es-tağfirullah— Ehl-i beyt-i nübüvvet düşmanı olarak bellemişler ve Sünnilere karşı bu muameleyi lâyık görmüşlerdir. Aslında suç, ne Sünnilerde ne de Şi'ilerdedir. Bizi, birbirimize düşman ederek kardeşliğimizi unutturan münafıklarla, o münafıklara cehaletleri hasebiyle âlet olan gafillerdedir.
Görülüyor ki, basit ve küçücük bir nifak, bütün bu halle-
re sebep olmuştur. Alelâde bir sivilce cesametindeki yara, yerinde ve zamanında tedavi edilmediginden, vücud-u islâmı sarmış, vahim bir hal almıştır. Bundan da vahim olan gerçek şudur ki, her şeye rağmen bu yaraları tedavi etmek isteyen hâlis müslümanları kenara iten münafıklar, daha da derinleştirerek bu yaraları kangren haline getirmeğe çalışmaktadırlar.
Başka bir tâbirle, küçücük bir kıvılcım iken ihmal edilerek bastırılmayan bu nifak ateşi, yangına körükle giden münafıkların gayretleri ile gittikçe büyümüş, alev bacayı sarmış, söndürmeğe uğraşanlar daima saf dışı edilmiş ve o mühlik ateş mütemadiyen körüklenmiştir. Bugün, maalesef alev bacayı sarmış bulunmaktadır.
Teşbihleri ve misalleri bir tarafa bırakalım da açık açık söyleyelim. Zavallı müslümanlar, aldatılmış ve kandırılmış, körü körüne birbirleriyle döğüştürülmüş ve islâm dünyası bu hale getirilmiştir. Hâlâ da bu anlaşmazlıkları ve uyuşmazlıkları kışkırtmakta ve olanca güçleriyle islâm dünyasını büsbütün ortadan kaldırmağa çalışmaktadırlar. Içeriden ve dışarıdan tezvirler, tahrikler devam etmekte, sinsi faaliyetler gözlerimizin önünde sürüp gitmektedir.
Tarikatlar, insanlara insanlıklarını bildirmek, insan-ı kâmil haline getirmek ve Allah rızasına lâyık kılmak için içtihat edildiği halde, Nakşileri Kadirilere, Kadirileri, Rüfailere, Rüfaileri Halvetilere düşman gibi göstermek, aralarında ayrılık gayrılık gözetmek elbette ve elbette mü'min işi değildir.
Dedikodular, fiskoslar, fitneler, hasetler alıp yürümüştür.
— Bu, Kur'an kursundan yetişmedir.
- O, imam-hatip okulu mezunudur.
— Şu, ilâhiyat fakültesinden mezundur.
- Bu nurcudur.
— Bu Süleymancıdır.
— Bu budur, o odur, şu şudur, diyerek müslümanları birbirlerine düşman etmeğe çalışıyor, bizi birbirimizden ayırıyor ve göz göre göre parçalıyorlar.