Ara
Menü

Sayfalar 648–654

1.827 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 648–654

ve hac ile, bâtında ise Ahlâk-ı Muhammediyye ve siyret-i Ahmediyyeye ittibâ ile islah olunabilir.

Feth-i Mekke günü, Resûl aleyhisselâm kendilerinden eziyyet ve cefa gördüğü Kureyş kavmine şöyle hitap buyurmuşlardı:

— Sizler, bana iyman etmediğiniz gibi, iyman edenlere de yapmadığınız eza ve cefa kalmadı.. Beni ve bana iyman edenleri, hicrete mecbur ettiniz, vatanımızdan cüda eylediniz.

Sevgili amcamı ve bana iyman edenlerden bir çoğunu öldürdünüz. Bir çoğuna türlü türlü cefa ve mihneti lâyık gördünüz. Allahu teâlâ, abdine yardım etti, nusret verdi ve görüyorsunuz ki, bugün galibiyyet bendedir. Işte, feth-i Mekke de müyesser oldu. Benden, sizlere ne muamele yapmamı bekliyorsunuz?

Islâma, Nebiyyi âhir zamana ve bütün ehl-i iymana cefa eden, müslümanlara kılıç çeken, onlara elleri ve dilleri ile karşı koyanlar, derin bir mahcubiyyet ve pişmanlık içinde ancak:

-- Biz. Yusuf'un kardeşleriyiz, diyebildiler.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin: (Benden ne muamele bekliyorsunuz?) suallerine cevaben: (Biz, Yusuf'un kardeşleriyiz..) demelerinden maksat, Yusuf aleyhisselâma haset eden, onu kuyuya atan, sonra kervana satan kardeşlerini, Yusuf aleyhisselâmın Mısır'a sultan olunca affetmiş olduğunu telmihtir. Açıkça, af dileyemiyorlardı amma (Biz de, senden bugün af ve kerem bekliyoruz) demeğe getiriyorlardı.

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz:

- Evet, sizleri affettim, buyurdu ve gerçekten umumî af ilân ederek kabahatli ve mahcup ehl-i Mekke'yi şâd eyledi.

Yarın, Mahşerde de ehl-i mâ'siyyeti ve ehl-i derdi de. şefaatleri ile şâd edeceklerdir. Bir babanın, evlâdını arayıp bulması gibi, günahkâr ümmetini arayıp bulacak ve mahşer korkusundan, nâr sıkıntısından kurtaracak ve şefaatiyle onları sürürlandıracaktır.

Hz. Fatıma't-üz-Zehra radıyallahu anha, kendilerine:

- Yâ baba.. Seni mahşerde nerede bulabilirim? diye sorunca, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, saadetle şöyle buyurmuşlardır:

— Ey benim kızım.. Mahşerde, mevkiflerde beni ara.. Hangi mevkifte ümmetim bir müşkilâta uğrarsa ben oradayım..

Onların müşkillerini hallederek, kendilerini sıkıntıdan halâs ve necata şefaat ederken, beni bulursun..

Demek oluyor ki, insan ahlâk-ı Muhammedi ile mütehallik olur; kini, hasedi, gazabı, kibiri, u'cubu ve riyâyı terkederek içini ve dışını tertemiz hale getirir, ruhunu ve nefsini iyman ettirirse, mal ve can muhabbeti kendiliğinden kalkar ve yerine aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah kaim olur.

Namaz kıldığın, oruç tuttuğun, zekât verdigin ve hac ettiğin halde, nefsin arzu ettiği, Allah ve Resülünün sevmediği bu kötü ve çirkin sıfatları def'ü ref'edemezsen; dış görünüşün yani cesedin gayet süslü ve temiz görünür amma, için necasetle dolu bir kaba benzer. Bunun aksi olarak, zâhirde ibadet ve tâ'atin bulunmaz, için temiz olursa yani ahlâk-ı hamideye sahip bulunursan, bu takdirde de dışın gayet kirli ve iğrenç, için bir bakıma temiz kaldığından taharethane ibrigine benzersin. Şayet, zâhirini şeriat ile tezyin etmez, bâtınını ahlâk-ı hamide ile tathir eylemezsen, yani için ve dışın kirli olursa, içerisi ve dışarısı necasetle bulaşmış bir kaba benzersin, ki hiç kimsenin sana rağbeti olmaz.

Zâhir temizlenmedikçe, bâtın da temizlenemeyeceğinden, Allahu azim-üş-şân bizleri her şeyden önce şeriatle mükellef kılmıştır. Şeriatin emri olan hadesten taharet ile yani abdest ve gusül sayesinde zâhirimizi temizlememizi emr-ü ferman buyurmuş ve namazı alâmet-i iyman kılmıştır. Namazın, dinin direği olarak ilân edilmesinin sebebi budur. Netekim, orucu da nefs ile mücadele vasıtası kılmıştır. Zekât vasıtasiyle de, zengin mü'minlerle fakir mü'minleri muhabbete, birbirlerini sevmeğe ve sevişmeğe mecbur etmiştir. Hac vasitasiyle de, yeryüzüne dağılan bütün mü'minlerin birbirleriyle tanışıp anaşmalarını, birbirlerine destek ve yardımcı olmalarını ve

dertlerine karşılıklı çare bulmalarını sağlamıştır. Zürriyetin devam ve bekası ve müslümanların birbirlerini kurmamaları için de, zinâyı ve livatayı haram eylemiştir. Aklın bekası için içkiyi, servetin bekası için faizi haram kılmıştır. Beşeriyyetin bekası için de katli haram kılmıştır, katile ölüm cezası ile kısas edilmesini emreylemiştir.

Bu hükümlerin bazıları umumi, bazıları da ferdi olarak emrolunmuştur. Bilindigi gibi, milletler fertlerden teşekkül eder. Binaenaleyh, ferdi hükümlere riayet olunmakla, islâm dininin bütün hükümlerine riayet edilmiş olur, beşeriyyet rahata, saadete ve adalete kavuşur. Bu sebeple, mü'minler şahsi ve ferdi vazife ve mükellefiyetlerine son derece dikkat ve riayet etmelidir ki, bu vazife ve mükellefiyetlerin yerine getirmemek, tenbellik ve ihmal göstermek ve binnetice inkâra kadar gitmekle, dünyada bir takım cezalara ve âhirette de azaba duçar olmasınlar. Hiç şüphe yoktur ki, bu emir ve hükümlere uyanlar, dünyada ve âhirette rahatliga kavuşurlar, uymayanlar ise yine dünyada ve âhirette belâlardan ve musibetlerden kurtulamazlar.

Bu izahatımızdan da açıkça anlaşılıyor ki:

- Ben, Allahu teâlâ'ya iyman ettim ve şeriat hükümlerine uydum, demekle iş bitmez. Allahu teâlâ'ya gizli olan iymanını, yani kullugunu Hak celle ve âlâ huzurunda elbağlamak, rükû ve secde etmekle beyan eylemek şarttır. Netekim, zekâtını ve sadakasını vermek ve elinden geldiği kadar yardımlarda bulunmak suretiyle de, cemiyete karşı borçlarını ödemek lâzımdır. Zekât, ancak mü'minler arasındaki kardeşlik bağlarına dayandığı için, yalnız mü'minlere verilir. Sadaka ve diğer yardımlar ise, umuma mahsustur ve bu sebeple kâfire dahi verilebilir. Böylelikle, insanlık mü'minlerin ellerinden fayda görür, kâfirlerin kalpleri islâma karşı ısındırılır, onların gönüllerinde müslümanlara karşı sempati hisleri belirir. Mü'minin, kâfire yaptığı bu ikram ve yardım sayesinde, onlar islâm dininin kudsiyyet ve ulviyyetine vakıf olurlar, yardım gördükleri zatın şahsında bütün müslümanlara karşı muhabbet peyda ederler. Bu yardımlarla, bazı kâfirlerin şeref-i islâm ile mü-

şerref olmaları dahi muhtemeldir. Filhakika, mü'minlerden yardım ve iyilik gören bir çok kâfirlerin müslüman oldukları tarih ve menakıp kitaplarında bir çok misallerle zikir ve tâ'dat olunmaktadır.

Halbuki, tarif ettiğimiz şekilde içlerini ve dışlarını temizleyemeyenler, kötü huylarını bir türlü terkedemezler, ya kullara karşı kin beslerler, ya haset ederler, ya gıybette bulunurlar veya zulmederler. Buna mukabil, yaptıkları ibadetlerin sevabını da Allahu teâlâ mağdurlara taksim eder, ibadet ve tâ'atleri yetişirse ne âlâ, yetişmezse hak sahiplerinin günahları da onlara yüklenir, tam bir müflis olarak yüz üstü nâra atılırlar. Ancak, Allahu teâlâ'ya imanları bulunduğundan, kâfirler gibi nârda ebediyyen kalmazlar, cezalarını çektikten sonra şefaat-i Nebi ile azat edilerek cennete dahil olurlar.

Kula ve bilhassa mü'mine lâyık olan, zâhirini şeriat ile tezyin etmek, yani namaz, oruç, zekât ve hac ile süslemek ve kalbinden de yedi mezmûm sıfatı temizlemektir. Diğer kötü ve çirkin sıfatlar. bu yedi mezmûm sıfatın şubeleridir. Bundan dolayı, âlimlerin ve velilerin ileri gelenleri indinde makbul ve maltûp olan amel TEZKIYE-İ-NEFS ve TASFİYE-I-KALP'tir.

Bu mezmûm sıfatların kötülük ve vehmetini belirtebilmek için yalnız şu misali nazara almak kâfi ve vâfidir:

Iblis, Allahu teâlâ'ya binlerce sene ibadet etmiş, yerde ve gökte secde etmedik yer bırakmamıştı. Bu yüzden ona HARIS deniliyordu. Fakat, emr-i ilâhiye rağmen kibir ve hasdinden dolayı Hz. Adem aleyhisselâma bir kerre secde etmediğinden rahmetten kovulmuştur. Allahu azim-üş-şân, Kitab-ı mübiyninde bu haberi kullarım vakit geçirsinler diye hikâye etmemiştir. Bilâkis, bilsinler ve öğrensinler de, Iblis gibi kibire ve hasede düşmesinler ve rahmet-i ilâhiyyeden kovulmasınlar diye hikâye etmiştir. Bu suçun, ind-i ilâhide ne kadar büyük bir günah olduğunu anlamamız, kibir ve hasedin ne çirkin bir sıfat olduğunu öğrenmemiz için, bununla ilgili âyetler kâfi değil midir?

Şu halde, mü'minler ölüme, kabire, sorguya, kıyâmete.

huzur-u ilâhide hesap vermeye iyman ederler ve bu imanlarını da lisanları ile takrir ve kalpleriyle tasdik eylerler, zahirlerini ve bâtınlarını Resûl aleyhisselâma ittibâ'en tezkiye ve tasfiyeden sonra, hem dünyalarını hem de âhiretlerini kazanırlar. Hattâ, dünya hayatında Resûl aleyhisselâm'a o derece ittibâ ederler ki, aleyhisselâtü vesselâm efendimiz ayağını zâhirde nasıl attıysa, aynen öyle yapmağa çalışırlar ve bunun kendileri için çok büyük bir nimet olduğunu yakiynen bilirler.

Bunu itiyat edindikten sonra da, zâhirde ve bâtında Resûl aleyhisselâma benzemege özenirler. Zira Peygamber-i zişân efendimiz USVET-ÜN-HASENE'dirler. yani uyulacak en güzel önderdirler. Onun ahlâkı ile ahlâklanan ve ona uyanlar, iki cihanda saadet ve selâmet bulurlar.

Binaenaleyh, bizler de önderimiz, rehberimiz ve iki cihanda serverimiz olan Fahr-i âlem ve. mefhar-i beni-Âdem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmalı ve her halimizde, her fiil ve kavlimizde ona uymalıyız ki, tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe muktedir olabilelim. Bunun için de:

HASED'imizi; merhamet, şefkat ve kanaate:

KIBIR'imizi; tevazû, vakar ve ciddiyete:

RÎYÂ'mızı; ihlâsa;

U'CUB'umuzu; ibadette herkesten dûn olduğumuzu ve ind-i ilâhide en az ibadet ettiğimizi ve herkesten daha çok günahkâr bulunduğumuzu düşünmeğe:

GAZAB'ımızı; sabra, hilmiyyete, ihsan ve mürüvvete tebdil ve tahvil edelim. MAL SEVG|'mizi; Resûl sevgisiyle. MA- KAM SEVGI'mizi de Allah sevgisiyle değişelim: dünyada iken cennete girelim, rızaya ve cemal-i didâra erelim.

Bugüne kadar yaptığımız kötülüklere nâdim olalım, Allahu teâlâ'ya tövbe ve istiğfarda bulunalım. Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın rahmet ve mağfiretinden ümit kesilmez. Yeter ki, biz hakkıyle kul olalım, kazaya kalmış namazlarımız varsa kılalım, oruçlarımızı da kaza edelim, üzerimizde hakları olanların haklarını sahiplerine iade edelim. Ihlâs ile tövbe edenleri, Hakka rücû edenleri Allahu teâlâ sever, dost olanların hacetle-

rini de görür. Hakikî dost, dostunun yoluna her şeyini fedaya hazır olandır. Kul, kul iken gerçek dostları için bir çok fedakârlıklarda bulunur. İşin başı, Allahu teâlâ'ya hakkiyle dost olabilmektedir. Onun dostluğu mazhariyetine erişenlerin. velilik derecesine ulaşanların niyazları kat'iyyen reddolunmaz. tün mesele, Allahu tâlâ'nın dostluğunu kazanabilmektedir.

Aşağıda anlatacağım hikâyeyi ibretle oku:

HIKÂYE Sureyr-i Sakati sırrahul-lâtif efendimiz, bir gün halka vâ'z-ü nasihatte bulunuyordu. Dersinin sonunda:

— Ne garip ve tuhaf şeydir ki, bir zayıf bir kaviye muhalefet ediyor buyurdular ve kürsüden indiler.

Ertesi gün, gayet asabi ve gazaplı bir zat, Hazret-i Sureyr'i gördü:

— Ey şeyh, dedi. Dün dersinizi dinledim. Dersinizin sonunda, bir zayıf bir kaviyye muhalefet ediyor buyurdunuz. Bu sözerinizden hiç bir şey anlayamadım. Lûtfen bana bunun mânasını açıklar mısınız?

Hazret-i Şeyh, kendisine cevap verdi:

— Zayıf olan kuldur. Kavi olan Hâlıktır. Kul, nasıl olur da efendisine muhalefet eder demek istedim. Asker kumandanına, hizmetçi emrinde bulunduğu şahsa, memur âmirine, işçi ustasına karşı gelebilir mi? Böyle bir şey görülmüş müdür? Halbuki, bunlar aynı cinstendirler. Etten, kemikten, sinirden, kandan yaratılmış mahlüklardır. Hepsinin mahiyyet ve bidayetleri aynıdır. Böyle olduğu halde, diğerine nisbetle daha kuvvetli olan kumandan askerini, bey hizmetçisini, âmir memurunu ve usta işçisini gerekirse cezalandırabilir değil mi? Aynı cinsten oldukları halde, kavi zayıfı cezalandırdığına göre, zayıf olan kulun kavi olan Allahu teâlâ'ya muhalefet etmesi acip değil de nedir?

Sual soran zat, bu sözler üzerine ağlamağa başladı ve:

— Yâ Sureyr, dedi. Ben, zayıf bir kul iken kaviyyül-azize çok muhalefet ettim. Şimdi, tövbe etmek isterim. Fakat, üze-

rimde kul hakkı çoktur. Hukuk-u ilâhi olan namaz ve oruç borçlarımı kaza edeyim amma, hukuk-u ibadı nasıl ödeyim? Acap bunun çaresi nedir?

Hazret-i Sureyr, kendisine şöyle nasihatte bulundu:

- Once, üzerinde hakları bulunan kimselerin haklarını eda eyle ve rizalarını al.. Haklarını edaya muktedir olamadıklarının haklarını, eğer Allahu teâlâ'ya dost, veli olabilirsen;

Allah celle senin namına kaza edecektir. Haberde gelmiştir ki, kıyâmet gününde Hak tâlâ'nın velilerinden bir kimseden, herhangi bir kimse hakkını istediğinde melekler ona: (Yukarıya bak..) derler. Hak sahibi yukarıya bakar ki. cennât-1 âliyatta bulunan köşk veya saraylardan birisi kendisine gösterilmektedir.

Hayretler içinde kalır ve niyazda bulunur: (Yâ Rabbi! Bana gösterdiğiniz bu makam, hangi Nebi'nin veya hangi velinin makamıdır?) Kendisine cevap verilir: (Bu gördüğün makam ne bir Nebi'nin ne de bir velinindir. Onun, henüz sahibi yoktur. Her kim, bu sarayın bedelini ödeyebilirse, bu makam kendisine verilecektir.) Hak sahibi olan kimse, bu makama imrenir ve özenir, tekrar niyazda bulunur: (Yâ Rab! Bu makamın bahasını ödemeye benim gibi bir âcizin gücü yetmez. Böyle bir âli makamı nasıl alabilirim? Bahası nedir?) Hitab-1 izzet vârit olur:

(Hakkını falep ettiğin şu kul üzerindeki hakkını bağışlaman, bu sarayın bahasıdır.) Hak sahibi derhal hakkını bağışlar, huzur-u hakta helâllaşırlar ve o yüce saray kendisine bahş ve temlik olunur. Allahu tâlâ'nın velilerine ihsanları çoktur. Sen, tövbe ederek Hak sübhanehu ve teâlâ'ya dost olmaya sâ'y-ü gayret edegör. Sen, Allahu teâlâ'yı sevdin; Allahu teâlâ da seni sevdi mi mesele kalmaz.

Aşağıda sayacağımız yedi kelimeyi muhafaza eden kimseler, Allahu teâlâ ve melekleri indinde makbul ve şerif olurlar:

BİRINCISI: Yemeğe başlamadan BISMILLAH.

IKINCISI: Yemekten sonra EL-HAMDÜ-LILLAH.

ÜÇÜNCÜSÜ: Bir kimseyi çekiştirirse, tövbe ve istiğfar ederek ALLAHÜMMAGFIR-LI VE LIMEN EGTEBA.

Sayfalar 648–654 · İrşad III — tarikat.org