İrşad III · kaynak sayfaları 634–640
firlerdir. Bunlar, kendileri iyman etmedikleri gibi, iyman edeceklere de mâni olurlar, onları dogru yoldan çevirmek ve alıkoymak için ellerinden geleni yaparlar, mü'minlere karşı her türlü fenalığı revâ görür zâlimlerdir.
Allahu azim-üş-şân, iymandan nasipleri olmayan bu inatçı kâfirler için şöyle buyurmaktadır:
— Ey Habibim... Sen, onları ister nârımla korkut, ister cennetimle tebşir et.. Ikisinin de bunlara hiç bir tesiri olmaz.
Sen, ancak kendini üzdüğün ve orulduğunla kalırsın. Zira, bu gibilerin ahvalini ilm-i ezelim ile sana haber vereyim. Bu güruh için kendini üzme ve boş yere yorulma. Bunlar iyman etmezler. Onların kalplerini mühürledim. Artık, onların kalplerine iyman giremez. Onların. gözlerinde ve kulaklarında da perde vardır. Ne hakkı görürler, ne de hak kelâmını işitebilirler. Bunlar chl-i cehennemdir. Bunlara, büyük bir azap vardır.
Ikinci güruh. tıpkı hayvanlar gibi yer, içer, yatar, kalkarlar. Ne gördüklerinin farkina varır. ne de ibret alırlar.
Bunlarda. ne âhiret korkusu. ne de âhiret sevgisi vardır. Bunlar, vücutlarının iki yerine kul köle olan güruhtur ki, yer içer ve çıkarırlar. Başka hiç bir kavguları, tasaları ve umutları voktur.
Uçüncü güruh. sayısız kötülükler. isyanlar ve zulümler irtikâp ederler. fakat cezasını görmek istemezler. Mâ' siyyetlerine devam edebilmek ve ceza görmemek için de âhireti inkâr ederler ve âhirete ait hiç bir sözü duymak ve dinlemek dahi istemezler.
Hangisinden olursa olsun. bu üç güruhun da gidecekleri tek ve müşterek yer CEHENNEM'dir.
Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde:
Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allahu teâlâ'ya yemin ederim ki, bu âlemden sonraki âlemde iki mekân vardır. Bu âleme gelenler, o iki mekândan gayrı bir mekân yoktur ki, oraya dahil olsunlar. Ya Cennete veya Cehenneme dahil olurlar, buyurmuşlardır.
Şu gerçegi iyice bilmeli ve bellemelidir:
Allahu tâlâ'nın varlığına ve birliğine inanan, Peygambere de iyman eder. Çünkü, Peygambere iyman, Allahu teâlâya iymandır. Peygambere muhabbet, Allahu teâlâ'ya muhabbettir.
Peygambere itaat, Allahu teâlâ'ya itaattir. Peygamberi yalanlamak, Allahu teâlâ'yı yalanlamaktır. Peygambere ihanetin, Allahu teâlâ'ya ihanet olduğu da, düstur-u mükerremimiz olan Kur' an-ı azim-ül-bürhanda açıkça beyan buyurulmaktadır. Şu halde.
Allahu teâlâ'ya iyman eden, Meleklere de iyman eder. Çünkü, melekler Allahu teâlâ ile Peygamber arasında ve yine Allahu teâlâ ile kullar arasında vasıtadırlar.
Meleklere iyman eden, kitaplara iyman eder. Bu kudsi ve semavi kitaplar ki, yüz suhuf ile dört büyük kitap olan TEV- RAT, INCIL, ZEBUR ve KUR'AN'dır. Bu yüz dört semavi kitap, Allahu tâlâ'nın kelâmıdır. Cebrail aleyhisselâm vasıtasile TEVRAT, MUSA ALEYHİSSELÂM'a ZEBUR, DAVUT ALEYHİSSELÂM'a: iNCiL, ISA ALEYHISSELÂM'a ve vüz suhuf diğer Enbiyâ'ya, KUR'AN-I-AZİM-ÜŞ-ŞÂN da son kitap olarak Resûl-ü Kibrivâ'ya nâzil olmuştur. Kur'an-ı Kerim.
den sonra, ne kitap ve ne de Nebi irsal olunmayacaktır. Son kitap. Kur'an- azim-üş-şân olduğu gibi son Peygamber de Resûlü zişân efendimizdir. Kur'an-ı azimin inzali ile. diğer kitapların ahkâmı ref'olunmuş, hepsinin özü Kur'an-ı mübiynde cem'olunmuştur ki, onu okuyan yüz suhuf ve üç büyük kitabı okumak ecrine nail olur.
Şu halde. kitaplara iyman edenlerin de, Peygamberlere iyman etmeleri lâzımdır. Buraya kadar saydıklarımıza. yani Allahu teâlâ'ya. meleklere, kitaplara ve Peygamberlere ivman edenler de, elbette ve elbette kıyamete ve âhirete de iyman ederler. Zira, bir şeyin evveli varsa, tabiatiyle onun âhiri de vardır. Her başlangıcın bir sonu olmaz mı? Bina yapılmışsa.
mutlaka yıkılacaktır. Doğan, muhakkak ölecektir. Oyle ise.
kıyamet ve âhireti de hiç kimse inkâr edemez. Netekim. ölümü de hiç kimsenin red ve inkâra gücü yetmemektedir. Kafir dahi ne ölümü, ne de bu âlemin yıkılması demek olan kıyameti inkâr edemez.
Hayrın ve şerrin de. taraf- ilâhiden olduğuna inannıak mecburiyeti vardır. Bazılarının: (Hayrı, Allahu teâlâ yaratır, şerri, biz yaratırız.) demeleri, gayet abestir. Böyle bir iddiada bulunmak. Kur'an ve islâm inancına muhaliftir. Böyle diyenlerin, ağızlarından çıkan sözü, kulaklarının duymadığına hükmetmek gerekir. Hayrın hâlıkı Aliahu teâlâ ve şerrin yaratıcısı biz olursak, dünyada hâlıklar çoğalır. Bu dâvada bulunanlar. Iran'ın eski ateşperest inancina sahiptirler. Zira. onlarda hayır ve şer ilâhı olarak iki Tanrı vardı. bu iki Tanrı'ya taparlardı. Islâmda ise. tek Allah. tek Morla vardır. O. zatında ve sıfatında birdir. Hüküm. onun elindedir. Dilediğini yapar, hayrın ve şerrin hâlıkı. cümlenin rezzakı, bu âlemlerin müstakillen mâliki ve hâkimi odur. Biz, hakkımızdaki hayrın ve şerrin ne olduğunu bilemeyiz. Bizim hayır sandıklarımız.
hakkımızda şer. şer sandıklarımız ise hakkımızda hayır olabilir. Onu, biz bilemeyiz, ancak Allahu teâlâ bilir. Esasen, hayır ve şer hak için değil. halk içindir. Bazı sofi kimselerin (Hayrihi ve hayrihi min'allahi tealâ) demeleri, şerri inkârlarından değildir. Ister şer. isterse hayır olsun, mademki her şey Allahu teâlâ dandır. Allahu teâlâ'dan gelen her şey de bizim için hayır olarak kabul edilir, demektir. Yoksa. hayrın yaratıcısı Allahu teâlâ ve şerrin yaratıcısı kuldur demek aynı hatadır. Her ne kadar Mu'tezile tâ'ifesi: (Kul, fiilinin hâlıkıdır,) inancında bulunursa da hayrın hâlıkı Allah, şerrin hâlıkı kuldur demezler. Ancak. kul fiilinin hâlıkıdır. derler. Yukarıda da belirtmeğe çalıştığımız gibi, hayrın hâlıkı Allah ve şerrin hâlıkı kuldur, inancı bize ateşperestlikten geçmiş ve bazı sapık inançlar da bu fikri mal bulmuş gibi benimsemişlerdir. Biz, ehl-i sünnet vel-cemaatin itikadı: hâlık birdir.
hayrı ve şerri halkeden Allahu zül-celâldir. Kul kisbeder, kulun dilediğini Allah celle dilerse halk eder. Kul. hayrı kisbederse bunda Allahu teâlâ'nın rizası bulunduğundan, dilerse kulun bu hayır murat ettiğini halk eder, o kula ecrini verir.
Kul. şer kisbederse Allahu tâlâ'nın şerre rizası bulunmadığından, dilerse bu şerri halk ve o kulu ra nârına müstehak eder.
Kâinatta. her şeyin takdir-i ilâhi ile olduğunu unutmamalıdır. Hayrın ve şerrin infazı da, ancak ve yalnız takdir-i ilâhi iledir. Oyle ise, kader de Allahu teâlâ'dandır. Kâinatta hiç bir şey halk ve icat olunmadan, hiç bir şey zuhura gelmeden, Allahu tâlâ'nın yaratacağı mahlûkatının bütün ef'al ve harekâtını, ilm-i ezelisiyle bilip takdir etmesidir. Bu bilim, zat-1 akdesinin ilmi olup, zatında mahfuz bulunan bu ilmi, kadir gecesinde melâike-i kirama emr-ü ferman buyurarak icabının icrasını irade eylediğinden, o geceye KADİR GECESI denilmiştir. Yaratılan bütün mahlükat-ı ilâhide min-el ezel, ilel-ebed alim-ül-gaybi veş-şehade olan Allahu tâlâ'nın mahlûkatı hakkındaki bu bilimine ve bu biliminin takdir edilmesine KADER denilir. Bu hususta, daha geniş ve etraflı bilgi sahibi olmak isteyenler, Aka'id kitaplarına müracaat etmelidirler.
INSAN, KADERINI KENDI HAZIRLAR, sözü iki mânaya gelir:
Biri, insanın kendi kaderini, kendisinin halketmesi manâsınadır ki, bu söz bâtıldır. Hiç bir kimse, kendi kaderini Halkedemez. Hayır ve şer ne yaparsa, yapılan her fiil ancak ve yalnız hakkın takdiri iledir. Kader, bizce meçhul, Allahu teâlâ'ca malûmdur. Allahu teâlâ'ya malûm bulunan ve onun takdiri ile zuhura gelen hadiselerin, kul tarafından vakıf olunmasına KADER denilir.
Aşağıdaki kıssayı ibretle oku:
HIKAYE Bu hâdisenin. Hz. Isa aleyhisselâm ile bir Yahudi veya Imam-ı Ali Kerremallahu vechehu ile bir Yahudi arasında geçtiğine dair iki kayıt varsa da, bazı kitaplarda da Hz.
Isa aleyhisselâm ile Iblis arasında geçen bir hâdise olarak zikrolunmaktadır. Hangisi doğru olursa olsun, maksat bir şey öğrenmek ve ibret almaktır:
Iblis, Hz. Isa aleyhisselâma bir teklifte bulunur:
— Yâ Isa.. Kendini şu yardan aşağı atsana..
— Neden kendimi yardan aşağı atayım?
- Kaderinde kurtulmak varsa, nasıl olsa kurtulursun.
Sen, ancak Allahu tâlâ'nın takdir ettiği kula vasıl olur demiyor muydun?
- Öyledir, sözün hak fakat niyyetin bâtıl.. Kader, benim için meçhuldür. Ben kendimi, şu yardan aşağı atarsam, kendimce meçhul ve Allahu teâlâca malûm olanı öğrenmek için Allah celleyi imtihan etmiş olurum. Böyle bir hareket ise, hakka karşı küstahlıktır. Talebe hocasını, kul Allah'ı imtihan edebilir mi? Işte, seninle şimdi sohbet etmemiz mukadder imiş, kader yerini buldu. Halbuki, bu sohbet sana ve bana meçhul idi amma, Allahu teâlâ'ya ezelde malûm bulunuyordu.
Demek ki, Allahu teâlâ'ya ezelden malûm olan bu sohbete, biz şimdi muttali olduk, dedi.
Hz. Omer radıyallahu anhın, yıkılmak üzere bulunan bir duvarın altından hızla geçtiğini görenler, kendisinden sordular:
— Yâ Ömer.. Kaderden mi kaçıyorsun?
Hz. Ömer kendilerine şu cevabı verdi:
— Hayır!.. Kaderden, kadere sığınıyorum.
Allahu teâlâ'ya inanıp iyman getiren, Allahu azim-üşşânın her şeye kadir ve muktedir olduguna da iyman eder. Bu iymanına bağlı olarak, meleklere, kitaplara, resûllere, kıyamet ve âhirete. hayrın, şerrin ve her şeyin Allahu teâlâ tarafından halk ve icat buyurulduğuna, öldükten sonra tekrar dirilecegine iyman ederek yakin getirdi mi, o kimse artık gerçek insan olmuş olur. Zira, insanlığa yakışan iyman sıfatıdır.
İyman sahipleri de, imanlarının yakinine göre mutteki olurlar. Çünkü öldükten sonra tekrar dirileceklerini,. Allahu teâlâya mülâkat edeceklerini, hak huzurunda dünya hayatının hayır ve şerrinden hesap vereceklerini de bilirler. Bu iymanları sayesinde, hakka karşı sorumluluklarını da idrak edeceklerinden, herkes onların ellerinden ve dillerinden sâlim olur.
Allahu teâlâ'ya iyman etmeyen, âhirete inanmayan, hakka mülâkatı kabul etmeyen ve yalnız (HAYAT, DÛNYA HA- YATIDIR..) diyen, bunca âyat-ı beyyinattan gafil bulunan.
baktıkları halde göremeyen, işittikleri halde duyup anlayamayan, kalpleri mühürlü, göz ve kulakları perdeli kâfirlerin varacakları yer cehennemdir ve orada bu iymansızlıklarının cezasını çekeceklerdir. Kâfirler, küfürlerinin cezasını çekmek için azaba düçar olacakları gibi, mü'minler için de Allah celle şöyle vâ'adde bulunmaktadır:
Allahu teâlâ'ya; onun her şeyin Rabbi, mürebbisi, rezzakı olduğuna, Allahu tâlâ'nın meleklerine, kitaplarına, Resûllerine, kıyâmet ve âhirete, hayrın ve şerrin Allahu teâlânın muradiyle zuhur eylediğine iyman eden bu imanlarını lisanları ile takrir ve kalpleri ile tasdik ve fiilleriyle tatbik ve ispat edenler, Allahu tâlâ'nın arzu buyurduğu şekilde yaşayanlar, Allahu tâlâ'nın razı olduğu işleri işleyenler yok mu?
Işte, bu ehl-i saadet zümresine Rabbileri hidayetini eriştirir, onların hata ve kabahatlerini setreder, onları affeder ve fenalıklardan korur. Kur'an-ı mübiyne ve onda bulunan esrara vakıf kılar, onlara ölüm acısı ve kabir vahşeti göstermez, mahşerde arşın gölgesinde gölgelendirir, cennetine erdirir, nimetlerine gark eder, ağaçları altından ırmaklar akan cennete dahil olan mü'minlerin duaları, şükür ve ibadetleri:
(Allahim.. Sen, bütün noksan sifatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatları ile muttasıfsın..) olur.
Cennet ehlinin cennetteki yaşayışları ancak selâmettir.
Kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu nimetler, dünya hayatında olduğu gibi geri alınmaz. Orada, bahş ve ihsan buyurulan hayatın ölümü, sıhhatin hastalıgı, gençligın ve güzelliğin ihtiyarlığı ve çirkinliği de yoktur. Cennet ehli, dünyada olduğu gibi birbirlerini selâmlar ve tanışırlar. Orada, düşmanlık da yoktur. Ancak, Allahu zül-celâlin kendilerine ihsan buyurduğu bu nimetlere şükür, hamd ve dua olunur. Son duaları da (Âlemlerin Rabbi ve mürebbisi olan Allahu azim-üşşâna hamdolsun..) tahmididir.
Ehl-i küfür, kisbettikleri nâra gönderilerek, orada ebedi kaldıkları gibi, ehl-i iyman da cennet ve nimette daim ve ebedi olurlar.
İyman ederek, salih ameller işleyenlerin makam ve makarları cennât-1 âliyattır. Iymanın ve islâmın temeli Â'MAL-I SALIHA'dır. Iymanı, bir muma benzetirsek, feneri â'mal-i salihadır. Islâm dinini de, bir eve benzetirsek, bu evin damı iyman ve dört duvarı namaz, oruç, zekât ve hac'tır. Diğer ameller, bu evin sıvası, badanası, boyası, kapısı, penceresi mesabesindedir. Dört duvar olmayınca, tavanın ve damın yıkıldığı gibi, salih ameli bulunmayan iymanın muhafazası da gayet güçtür.
Amel-i salih iki kısımdır:
Birisi zâhir, digeri bâtındır.
Zâhir olanı da iki kısımdır:
1) Bedenî: (Namaz ve oruç gibi..)
2) Mali: (Zekât, sadaka ve hac gibi..)
Amel-i sâlihin bâtınisinden murad, TEZKIYE-I- NEFS ve TASFiYE-I-KALP'tir.
Kibâr-ı-Evliyâ'ullah indinde makbul ve matlûp olan salih ameller; zâhiri â'mâl-i saliha olan namaz oruç, zekât, sadaka ve hac ile, zâhirini tezyin ettikten sonra, bâtını â'mal-i saliha olan tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalp ile de bâtınını tenvir eylemektir.
Zâhiri hükümleri yerine getirdikleri halde, bâtıni saadete eremeyenler, yani tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe muvaffak olamayanlar, alınlarını secdede çürütseler dahi yarım insan olarak kalırlar. Şu var ki, tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe muvaffak olabilmek için de mutlaka, zâhiri olan â'mal-i salihaya devam etmek şarttır. Zâhiri olan ve şeriat hükümlerini yerine getirmekten ibaret bulunan salih amellerde bulunmaksızın tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe malik olduklarını iddia edenler, aslâ şüphe edilmemelidir ki yalancı ve sahtekârlardır. Tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe malik olanlar, Allahu teâlâ'ya hakkiyle kul ve iki cihana sultan olurlar: