İrşad III · kaynak sayfaları 277–284
— Ikindi namazlarını kazaya bırakanlar, bu gibi musibetlere ve felâketlere düçar olur, buyurdular.
Ey hiç namaz kılmayan gafiller!..
— Namaz kılmıyorum amma, bana bir şeycikler olmuyor, demeyiniz..
Yarın, ne olacağından haberin var mı?
Ibn-i Şahne tarihinde, Halep'te bir sabah namazında imamın kıraati ile alay eden bir herifin, yüzünün birden domuz suretine tebdil olunduğu rivayet edilmektedir.
Imam beğenmeyenler, imamın kıraatı ile alay edenler, dünya hayatında bu türlü felâkete uğrarlarsa, Allahu tâlâ'nın dini, kitabı ve Resûlü ile uğraşan ve bunu bir mâ'rifet sayan zâlimlerin, ebedi âlemde maruz kalacakları ikabı ve çekecekleri azabı, irfan ve iz'anınıza terkederim.
Kimsenin yaptığı yanında kalmaz.. Gül de, bülbül de yaptıgını bulur.
HIKÂYE Abbasi halifelerinden Harun-er-Reşid'e, o devrin Fransa kralı bir gül fidanı hediye etti. Halife, bu nâdide fidanı has bahçesine diktirdi ve bakçıvanına da bu fidana azami derecede dik kat ve ihtimam göstermesini ve ilk açacağı gülü kendisine getirmesini emretti.
Fidan tuttu, yerini beğendi ve bir müddet sonra bir tomurcuk, bir gonca ve nefis bir gül verdi. Bahçıvan, bu gülü koparmaga hazırlanırken, bir bülbülün bu gülün karşısına geçerek acı acı öttüğünü gördü ve bu sahneyi seyre daldı. Bülbül, öttü öttü ve birdenbire kendisinden beklenmeyen bir hareketle güle saldırdı, gagası ve kanadı ile o nefis gülü darmadağın etti.
Bahçıvan, soluk soluğa halifenin huzuruna vararak, olup bitenleri tafsilâtiyle arzetti, affını diledi. Sultan, kendisini teselli eyledi:
- Üzülme dedi. Olan olmuş.. Bunda, elbette senin kabahatin yok.. Seni affettim.. Ey bahçıvan.. Bu öyle bir âlemdir ki,
buna etme - bulma dünyası demişler. Bu dünya, bülbüle de kalmaz..
Aradan bir zaman daha geçti. Bahçıvan, bir gün has bahçede çalışırken bir yılanın, o nâdide gülü parçalayan bülbülü yuttuğunu gördü ve derhal halifenin huzuruna koşarak:
— Efendimiz, dedi. Keramet buyurdunuz.. Dünya, bülbüle de kalmadı.. Az önce, o bülbülü de bir yılanın yuttuğunu gördüm.
Halife gülümsedi:
— Ey bahçıvan, dedi. Bu öyle bir âlemdir ki, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Herkes, önünde sonunda yaptığını bulur. Bu dünya âlemi, o bülbülü yutan yılana da kalmaz..
Yine bir zaman geçti. Bülbülü yutan yilan, otların arasından süzülerek, bahçıvanın ayaklarına sarıldı. Bahçıvan da, elindeki küreğin keskin tarafı ile vurarak yılanı öldürdü ve tezi tezine bu hâdiseyi de sultana haber verdi. Halife yine gülümsedi:
— Dy bahçıvan, dedi. Bu dünya sana da kalmaz..
Bir zaman daha geçti. Bahçıvan, büyük bir suç işleyerek halifenin gazabına ugradı ve cellâda teslim olundu. Kendisine, son arzusunun ne olduğunu soranlara:
— Son sözümü, ancak halifeye söylerim, dedi.
Keyfiyyeti sultana haber verdiler. Bahçıvanın huzuruna getirilmesini emretti ve ne diyeceğini sordu. Bahçıvan, anlatmaya başladı:
— Efendimiz, dedi. Elbette hatırlayacaksınız. Bana bir gül fidanı verdiniz ve ilk çiçeğini size getirmemi emrettiniz. Vakta ki gül kemale geldi, tam koparacağım sırada onu bir bülbül parçaladı. Bunu size arzettiğim zaman: (DÜNYA BÜLBÜLE DE KALMAZ..) buyurdunuz. Derken, o bülbülü bir yılan yuttu. Bunu da haber verdiğim zaman: (DÜNYA YILANA DA KALMAZ) buyurdunuz. O yılan da benim ayağıma dolandı ve ben de onu öldürerek efendimize bildirdiğimde: (DÜNYA SANA DA KAL MAZ..) buyurdunuz.. Hepsi doğru, iyi hoş amma, beni bir hiç yüzünden cellâda teslim ettiniz ve gerçekten bu dünya bana da kalmayacak.. Fakat, unutmayınız ey sultanım, bu öyle bir âlem-
dir ki, bu yaptığınız size de kalmaz. Siz de, üç beş gün sonra.
yaptığınızı bulursunuz.
Harun-er-Reşid, insafa geldi, bu haklı sözden ibret aldı. sultanlığına yakışanı yaptı ve bahçıvanı affeyledi.
Sultan-i şühedâ cenab- Imam- Hüseyn-i şehid-i Kerbela böy.
le buyurdu:
(CÖMERT, İSTEMEDEN VEREN KIMSEDIR. KERİM,
ELİNDE İNTİKAM ALMA
KUDRETİ VARKEN, AFFEY-
LEYENDIR.)
Ey mü'minler:
Insan, mutlaka yaptığını bulur. Ama şurada, ama burada.. Er veya geç, dünyada ve âhirette, ama mutlâka bulur. Değil. insanlar hayvanlar bile yaptıklarını buluyorlar.. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmıyor. İyilik te böyledir kötülük te böyledir. Bizler ise, bunun farkına varamayız da, yaptıklarımız yanımıza kâr kaldı sanırız.. Sonra, bir gün ölüm ansızın önümüze çıkıverir, şaşırıp kalırız.
Ârif ve âkil olanımız: (Yaptım da buldum..) der. Düşüncesi kıt ve kısır olanlar ise, bunun nereden ve nasıl başına geldigini anlayamaz. Bir musibetin, nereden geldigini farkedememek, ayrıca bir musibettir.
HIKÂYE Bir fakir, önüne gelene şöyle söylerdi:
— Kim, ne ederse ettiğini elbette bulur. Sanma ki yanına kahır.. Elbet, bir gün olur, ettigini görür..
Bu fakirin böyle söyleyerek dilenmesine, bu sözlerle yardım istemesine kızan ve sinirlenen bir kadın, bir tepsi börek yaptı ve böregin hamuruna zehir kattı. Sonra da, bu zehirli böreği biçare fakire vererek:
— Al baba, dedi. Taze taze pişirdim, âfiyetle yersin..
Hiç bir şeyin farkında olmayan fakir:
— Allah kabul etsin, niyazı ile böregi aldı, torbasına koydu ve şehir dışındaki bir çeşme başında oturarak karnını doyurmağa
hazırlandı. Henüz, yemeğe başlamamıştı ki, bir asker peyda oldu ve fakirin börek yemeğe hazırlandığını görerek:
- Aman baba, dedi. Açlıktan ölüyorum. Bana, şu börekten biraz verir misin?
Ihtiyar fakir bu aç ve yorgun askere acıdı ve o kadının kendisine ikram ettiği böreği olduğu gibi ona verdi ve kendisi de torbasından çıkardığı kuru ekmeği, suda ıslatarak âfiyetle yedi. Bu arada, uzun bir yolculuktan döndüğü anlaşılan asker de, büyük bir iştah ile fakirin kendisine verdiği böreği yedi, üzerine de kana kana bir su içerek, ihtiyara teşekkür ve dualar ederek yoluna devam etti:
Zavallı asker, henüz evine girmiş ve anasının elini öpmüştü ki, kendisine müthiş bir sancı ârız oldu. Yerlerde kıvranıyor, tırnakları ile tahtaları söküyordu. Senelerden beri hasret kaldığı yavrusuna kavuştuğu ân onun bu feci ıstırabına şahit olan anne, deliye dönmüştü. Ciğerpare yavrusunu bağrına basıyor ve gözyaşları arasında soruyordu:
— Ne oldu sana böyle benim güzel evlâdım, anan yoluna kurban olsun neyin var? Hastalığın nedir?
Talihsiz genç başından geçenleri şöyle anlatıyordu:
— Hiç bir şeyim yoktu. Bir ân önce sana kavuşmak için mümkün olabilen sür'atle geliyordum. Kasabanın dışındaki çeş.
menin başında bir ihtiyarın yemeğe hazırlandığını gördüm. Benim de karnım çok acıkmıştı. Kendisinden biraz yiyecek rica ettim O iyi kalpli ihtayar da, önündeki böreği el sürmeden bana ikram etti ve kendi kuru ekmeğini yedi. Ondan ayrılır ayrılmaz da böyle sancılandım..
Kadın, ettigini bulduğunu anlamıştı.. Şimdi dövünüyordu:
- Vah eyvah.. Gördünüz mü başıma gelenleri? Evlâdımı ben zehirledim. şu kırılası ellerimle yavrucagımın yiyeceği böreğin içine zehiri ben kattım.
Fakat ne fayda? Fakir dilencinin dedigi çıkmış, eden ettiğini bulmuştu.
Işte, bu kıssa sizlere ve bizlere en büyük ibret levhasıdır.
Ne yüce âyet sahnesidir.
Elbet duyana.. Sağira ne?
Tabiî, görene.. Köre ne?
Allahu teâlâ, bakıpta görmeyene KÖR diye hitabediyor ve burada A'MA olanların, âhirette de A'MA olacaklarını işaret buyuruyor.
Hak ve hakikatten mahrum kalanlar, gördükleri halde ibret almayanlar, işittikleri halde duymayanlar; akıllarına, gözlerine kulaklarına aslâ güvenmesinler ve:
- Benim gözüm var. kulağım var…. demesinler. Hakkı görmeyen gözlere ve Hak kelâmı duymayan kulaklara, yakın bir gelecekte toprak dolacak ve onlar ebediyyen kör ve sağır kalacaklardır.
Insan, o kişiye denir ki baktığında görür…. Gördüğünden ibret alır. Bunun için, birine bak ibret al fikreyle; birine bak ibret al şükreyle.. Dünyayı boşuna çiğneme.. Ömr-ü azizi yele ve sele verme.. Daima Allah'ı zikreyle. Allah'i an ve onu unutma.. Onu unutmayan, ondan korkar.. Ondan korkan ve onu se...
vene her şey ögretilir:
Veltekullahe ve yuallimükümullah...
El-Bakara: 282 (Allahu teâlâ'dan korkun ki. Allahu teâlâ işlerinize ait hükümlerini size öğretsin..)
Ondan korktuğun kadar ona yaklaşır ve doğru yola iletilirsin:
selti Hüden Zil-müttekryn..
El-Bakara: 2
(Tekva sahiplerine, şirkten, günahlardan ve kötülüklerden korunanlara yol göstericidir.)
Hidayete erenlerde ve ona iletilenlerde şu sıfatlar zuhura gelir: Ona iymanda kemale erişirsen, sen onu her ne kadar göre.
miyorsan da; onun seni her mekânda ve her zamanda gördüğünü hiç unutmazsın.. Namazlarını, seve seve ve rükünlerine riayet ederek kılarsın.. Çünkü, namazın mü'minin mi'râcı, âşıkın sertâcı, Resülün gözü nuru olduğunu hem bilir, hem görür, hem tadarsın.. Kazandığının bir kısmını, Allah rızası için. Allahu tâlâ'nın mahlukatına dağıtır, gönül kâ'besini tavaf edersin. Zira, Beyt-i-Rahman insandır. Göklere ve yerlere sığmaktan münezzeh olan Allahu zül-celâl, mü'min kullarının kalplerine tecelli eder. Muhtacın sana dogru açılan eline verilen yar.
dım, Hakkın eline verilmiş gibidir.
Ve akradullohe kardan hasenen..
El-Hadid: 18 (Allahu teâlâ'ya gönül hoşluğu ile ödünç verenler..)
Bu âyeti kerimeden de açıkça anlaşılıyor ki, mü minlere ya pılan herhangi bir yardım, doğrudan doğruya Allahu teâlâ'yadır.
Netekim, mü'minlere yapılan hıyanet de böyledir. O hıyanet de. doğrudan doğruya Allahu teâlâ'yadır.
Allahu teâlâ'ya yapılan iyilikten ve kötülükten, Allah celle beridir. Şu kadar ki. insanın Allahu teâlâ katındaki kıymeti bu âyeti celile ile açıkça beyan buyurulmaktadır. Uyanalım..
Tavaf-ı hac ey zâhid, sevabı gerçi âlâdır;
Ve lâkin bir gönül yapmak, cihanda andan â'lâdır..
Molla Câmi hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
Dil bedest avar ki haccı akberest, Ez hezâran Kâ'be yek-dil bih-terest, Kâ'be bünyâd-ı Halil-i Azerest, Dil, nazargâh-ı celil-i ekberest..
Mânası da şudur:
Bir kalbi sevindirmek, haccı ekberdir. Bir kalbi sevindirmek, bin Kâ'be yapmaktan daha sevaptır. Zira, Kâbeyi yapan Ibrahim Nebi'dir. Kalbi bina eden ise. Allahu teâlâ'dır ve müminlerin kalpleri Allahu teâlâ'nın nazargâhıdır.
Bu kıt'anın mânası gerçekten çok büyük ve çok derindir:
Şöyle bir düşünelim; Kâbe ne yüce bir makamdır değil mi?
Ibrahim aleyhisselâmdan beri, o kutsal makamı ziyaret eden nebileri, orada secde eden Nebiyyi âhir zaman, enbiyalar serverini, evliyalar rehberini, ins-ü-cin peygamberini, on sekiz bin âleme rahmet ve sebeb-i icad-ı âlem olan Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi. Safa ile Merve arasında elli iki Nebinin yattığını, Hatem denilen yerde Hz. Ismail aleyhisselâmın medfun bulundugunu, sıddıykler reisi Eba-Bekir, âdiller âdili Ömer'i hayâsı ile melekleri imrendiren Osman'i, Allah'ın arslanı Ali'yi, Resûlünün arslanı Hamza'yı, cennetin şehzadeleri Hasan ve Hüseyin'i, Resûlün parçası Fatma'yı, Resûl'ün sir daşı Huzeyfe't-ül Yemani'yi, aşere-i mübeşşireyi, ashab-1 kiramın ulularını, velileri, sâlihleri, âbidleri, ârifleri, kâmilleri daha hangisini sayayım, evlâd ve ezvac-i Mustafa ve evlâd-ı Aliy yel-Mürteza ve bütün imamları, kutupları, Abdülkadir Geylâni Ahmed Rüfâ'i, Ahmed Bedevi, Ibrahim Düssuki, Hasan Şazeli, Sadüddin Cibavi, Abdüsselâm Esmer. Ebül-Medyen-il Mağribi.
Muhyiddin-i Arabi. Mevlânâ Celâlüddin-i Rumi, Molla Câmi.
Muhammed Bahâ'üddin Nakşibendi ve daha isimleri sayılamayacak kadar çok pirler, azizler Kâbe-i Muazzamaya mübarek yüzlerini sürdüler, islâmın kıblegahı olan o mukaddes topraklara
secde ettiler. Kur'an-ı azim-ül-bürhanın nüzul ettiği iki cihan serverinin tulû ettigi mekâna canla başla teveccüh eylediler. Dünyada, bundan daha ulvi, bundan daha mukaddes bir makam tasavvur olunabilir mi? İnsanların ibadet ve tâ'atleri için ilk ya.
pılan mâ'bedi rahman Kâbe-i-muazzama değil midir? Evet;
gerçekten öyledir, şeksiz, ve şüphesiz daha üstün bir makam ve mekân yoktur.
Fakat, Allahu tâlâ'nın beğendiği insan, bütün bu müsbet hususiyetlerine rağmen Kâ'beden efdaldir. Zira. Kâbe Ibrahim Aleyhisselâmın binası insan ise, Allahu tâlâ'nın binasıdır. Kalp, nazargâhı ilâhidir. Allahu teâlâ. insanı yaratmasaydı; ne cennete ne nâra, ne dünyaya ve ne de Kâ'beye, ne âhirete ve kitaba ne mizana ve hesaba lüzum kalmazdı.
Bir Hâdis-i kudside:
(EY ÂDEMOĞLU!.. BÜTÜN MEVCUDATI, SENIN İÇİN;
SENI DE KENDIM İÇIN HALK EYLEDIM..) buyurulmaktadII.
Senin kursağında bir parça ekmek ve bir lokma yiyecek girsin diye, mevsimler, ay, güneş, dünya, hava, su, gördüğün ve görmediğin, bildiğin ve bilmediğin bütün mevcudat devamlı bir hareket ve faaliyet halindedir. Suyun içinde yaşayan balığın sudan haberi olmadığı gibi, sen de nice nice nimetlerle, ihsanlarla çevrili bulunduğun halde, bütün bunların senin için halk ve icat buyrulduğunu bilemiyor, sezemiyorsun….. Evet; bütün bu nimetler ve ihsanlar hep insanlar içindir. Allahu azim-üş-şân, Habibini dahi insanlardan seçti. Oyle ise, insan Haktan sonra en büyük varlıktır. Melekler dahi, insana hizmet için halk olunmuşlardır. Cebrail, vahyi inzale; Mikâil, rızıkları taksime; Israfil, suru nefhetmeğe, yağmurlara, rüzgâra ve buna benzer diger vazifelere; Azrall de ruhları kabzetmege memur olundular.
Insan, halk olunduğu zaman, bütün melâike Adem'e secde ile emrolundu.