Ara
Menü

Sayfalar 262–268

1.690 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 262–268

Oysa, Allahu tâlâ'nın hakkımızdaki bildiklerini, kullar bilmiş olsalardı, ne sen benim yüzüme bakabilirdin; ne de ben senin yüzüne bakabilirdim. Hamd-ü senâ olsun ki, settar-eluyûb olan Allahu sübhanehu ve teâlâ, bir çokl ayıplarımızı örtmüş ve kapatmıştır. Allahu tâlâ'nın bildiğini kuldan saklamak lâzım değil idiyse; evlere, duvarlara, pencerelere, perdelere ne lüzüm vardı? Dona, pantolona ihtiyaç duyulur muydu?

Bu vesile ile, bir gerçegi daha açıklayalım:

Islâmda kadının setri, yani örtünmesi; namussuzluğun dan dolayı değil, namussuz gözlerden, hayâsız yüzlerden korunması ve sakınması içindir.

Evet; kıyamet alâmet ve işaretlerini saymaya devam edelim:

Kötü insanlara. şerlerinden korkulduğu için ikram edilecektir.

Allah'tan korkulmayacak, insanlardan korkulacaktır. Allah için ikram edilmeyecek, çıkar için ikram edilecektir.

İmam-ı Ali keremallahu vechehu efendimiz, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden şu Hadis-i şerifi naklediyorlar:

Mâ'nayı şerifi:

(Oyle bir zaman gelecektir ki, ancak isimleri islâm olacak, kendilerinin isimleriyle alakaları olmayacaktır. Din-i islâmdan da, ancak ISLAM lâfzı kalacak, dinin hiç bir emri ve hiç bir nehyi ile âmil olunmaya-

caktır. Ne namaz, ne oruç, ne zekât, ne hac ve ne de Kur'an-ı azimin bin emir ve bin nehyinden hiç birisi ile amel olunmayacaktır. Kur'an-ı ancak ders olarak okuyacaklar, emirlerine ve nehiylerine uymayacaklar, mânasını da anlamayacaklar, anlasalar da yapmayacaklar, yapsalar da gösteriş için yapacaklardır, Mescitleri ve camileri inşa, imar ve tamir edecekler, fakat içerisinde ne alimi âmil, ne va'izi kâmil ne de cemaati muhlis olmayacaktır. Susuz çeşme gibi, içleri zikrullahtan hâli ve ihlâstan âri kalacaktır. O zamanın en şer ve kötü insanı, o devrin âlimleri olacak, fitne ve fesat onlardan zuhur edecektir. Kendi fitneleri, yine kendilerine avdet edecek ve onlar kendi fitneleriyle helâk olacaklardır. Işte, kıyametin alâmetleri bunlardır.)

Devrimizde, ulemâdan kimse bulunmadıgına göre, bu tehlikenin bizlere şimdilik zararı yoktur. Allahu zül-celâl, cümlemizi hâb-ı gafletten ikaz, hidayetine idhal ve sırat-ı müstakiminde sâbit kılsın. (Âmin..)

Diger kıyamet alâmetleri de şunlardır:

Kadınlar erkekleşecekler, erkekler de kadınlaşacaklar-.

dır. (Yani, cinsi sapıklıklar alıp yürüyecektir.) Bütün bu kötülükler, yalnız islâm diyarında değil, dünyanın her ülkesinde, her devlette ve millette zuhura gelecektir. Zira, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, bütün insanlara Nebi olarak gönderilmiştir. Müslümanlar, ÜMMET-İ-ICABET ve diğerleri ise UMMET-İ DAVET'tir. Bu itibarla, bütün insanlık Fahr-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizin ümmetidir.

Netekim, şimdiye kadar sayılan kötülüklerin bir çogunun, bütün milletler arasında yaygın halde bulundugu da bir hakikattır. Bir müddet evvel, gazetelerde Ingiltere'de erkeklerin, erkeklerle evlenebileceklerini okuduk. Allahu sübhanehu ve teâlâ, âkibetimizi hayr eyleye...

Emr-i ma'ruf yaptırılmayarak, men'dilecek ve Allahu tâlâ'nın men'ettiği şeyler ise cebren yaptırılacaktır.

Yahudiler, Kudüs'te toplanacak, hükûmet kuracaklardır.

Kâfirler, islâm mülkünü tiride dâvet edilen dâvetli gibi, birbirlerine ikram edeceklerdir.

Bugün, bir mûcize-i peygamberi olarak tahakkuk eden bu haberleri verdikleri gün, Resûl-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin huzur-u saadetlerinde bulunan ashabıbâ-sefa sordular:

— Yâ Resûlallah.. Islâmda adam ve nüfus kalmaz mı?

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, saadetle buyurdular:

— Kumlar kadar çok, milyonlarca bulunurlar amma; saffet-i iyman, satvet-i islâm, hamiyyet-i ins-ü cin, ve gayret-i din-i mübiyn kalmadığından, dünya hayatını severler ve ölmekten korkarlar..

Evet; milyonlarca müslümanın, bir avuç Yahudiye mağlüp oldugu gibi; Fe-sübhanallah..

Ve nihayet, kıyametin son alâmeti olarak da, fitne girmedik islâm evi ve faiz girmedik kursak bulunmayacaktır.

Ey hak yolcusu:

Bilmem, bunlar oldu mu? Gözün, kulağın, aklın, idrakin var.. Hemen tövbeye gel, o müthiş ânı kıyameti bekleme!..

Senin kıyametin, benim kıyametim çok yaklaştı. güneş tepeyi aştı... Tövbe kapısı kapanmak üzere.. Yıldızların düşmek üzere... Ye'cüc ve Me'cüc, seddi Zül-Karneyn'i aşmak üzere... Ne vakit bu meçhul? Belki yarın, belki yarından da yakın... Ayagını nereye bastıgını bil, kör gibi yürüyorsun, elinde bir âsan bile yok.. Halbuki, sana Haktan nur geldi.. Sen, nura arkanı çevirmişsin.. Gözünden daha kıymetli Hak kelâmını arkana atmış, nefsinin esiri ve şehvetinin zebunu ve zelili olmuşsun..

Izzeti, kullar yanında arıyorsun. Oysa, Izzet Allahu teâlâ indindedir. Izzeti, kullarda arayanlar, daima zelil ve hakir olurlar. Izzeti hakta ve hakkın Resûlünde arayanlar, iki cihanda da aziz olurlar. Nefsinin izzeti için, yapmadığın ve yapmayacağın yok.. Dinin izzetine hiç riayetin yok.. Böyle gidersen âkibetin kötü, dünya ve âhiretin berbat.. Iki cihanda da perişansın.. Gel, yol yakın iken yaptıklarına nâdim ol. Allah'a rü-

cû eyle, selâmete eriş.. Allahu teâlâ tövbeleri kabul eder. Dünyaya aldanma, dünyaya mağrur olma! Bu dünya hayatı -şuna benzer:

Bir yolcu, yoluna devam ederken; bir gölgelikte bir müddet oturur, dinlenir, yemek yer. abdest bozar ve yine yola koyulur.

Dünya hayatı da tıpkı böyledir. Yolcunun oturup dinlendigi gölgelik, kendisinin olmadıgı gibi, dünya da dünya yüzünde yaşayanların değildir. Nasıl ki, yolcu o gölgelikte en çok 2 - 3 saat oturup dinlenebilirse, insanoğlu da bu dünyada en çok 60 - 70 sene eglenir, dinlenirse dinlenir, dinlenmezse hiç dinlenmeden yorgun argın yolculuğuna devam eder ve âhirete göçer. Insanoğlu;

dünyada misafirdir, sefer halindedir.

Gafil olanlar, o gölgeligi kendilerinin sanırlar ve aldanırlar. Bir gün, elleri boş olarak kendilerini bekleyen o meçhul yolculuğa çıkıverdikleri zaman, gerçeği anlarlar amma, iş işten geçmiş olur. Arif olanlar ise. fâniliklerini düşünür ve bu uzun yolculuk için hazırlık yaparlar. Dünya hayatı, iki kapılı bir handır. Bir kapısı, ana rahmidir. Bir kapısı da kabirdir. Bu handa hiç kimse ebedî kalmaz, bir kapıdan girer, bir kapıdan çıkar. Böylesine fâni bir hayat ve böylesine eğreti bir han için; Rabbini unutan, ölümü, kabri, mahşeri, soru suali, hesabı, mizanı. sıratı, nârı hatırına getirmeyen akıllı mıdır? Bizlere, akıl niçin verildi? Yalnız yemek, içmek.

gezip yürümek, evler. hanlar. hamamlar, apartmanlar yaparak zevk ve sefa içinde yaşamak için mi? Eğer, bu sayılanlar için akıl verilmiş olsaydı akıl ni'metinden mahrum olan bunca havvanlar da yiyor, içiyor. kendilerine yuva yapıyor, gezip eğlenebiliyorlar. Dünyaya gelişin sebep ve hikmeti, bunlardan ibaret olursa, hayvanların bizden ne farkları kalır?

Bize verilen akıl nimeti; Hak ve hakikatleri tefekkür kabiliyetimizle idrak etmek, Rabbimizi bilmek, Allah'ımızı bulmak, insanlığımızın şuuruna ve gururuna varmak, niçin yaatıldığımızı ve nereden gelip nereye gittigimizi anlamak için bahşolunmuştur. Semalar, yıldızlar, yerler, dağlar, ormanlar, ovalar, denizler ve nehirler ve bütün ilâhî nimetler, her şey bizim için yaratılmıştır. Biz ise. Rabbimiz için yaratıldık.

Bunu böylece bilmeli ve hakkıyla anlamalıyız. Cennet de bizim içindir, nâr da, mizan da, sual de, cevap da, kabir de, âhiret de bizim içindir. Yalnız biz Allahu teâlâ için yaratılmışız. Buna binaen, bir Hadis-i-kudside:

EY ÂDEMOĞLU!.. HER ŞEYI SENIN IÇIN YARATTIM.

SENI DE, KENDIM IÇIN HALK VE ICAT ETTIM, buyurulmuştur.

Unutulmamalıdır ki, Ibrahim Ibn-i Edhem, Horosan padişahı idi. Kendisini irşâda memur olan zat-ı şerif, bir gün develeri ile padişahın sarayına girdi. Bir kervanın, ulu orta sarayına girmesine sinirlenen İbrahim İbn-i Edhem, kervan başı gibi görünen mürşide:

— Burası bir padişah sarayıdır, dedi. Ne handır, ne de kervansaray!

Mürşidi, sultana cevap verdi:

— Ya.. Öyle mi? Ben, kervansaray han sandım.

- Hayır dedik ya.. Padişah sarayıdır.

— Yanılıyorsunuz, burası kervansaraydır. Hani babanız hani dedeniz?

- Her ikisi de ölduler.

— Gördünüz mü? Demek ki, buraya konan da göçüyormuş.. O halde, burasının kervansaraydan ne farkı var? Bir gün, siz de göçeceksiniz. Acaba, ne gibi bir hazırlığınız var?

Padişah, ârif kişilerdendi. Fatiha'sı hayır üzere idi, elbette âkibeti de hayır olacaktı. Bu nükte üzerine, dünya hayatının gerçekten bir kervansaraydan farkı olmadıgını anladı, âhiret yolculuğu için tedarike başladı. Yani, gönül sultanlıgını, mülk sultanlığına tercih ederek Hak velisi İbrahim Edhem oldu. Ariflerin ve âşıkların gönüllerine tahtını kurdu.

Eğer, yalnız dünya mülkünde kalmış olsaydı, bugün tarihin karışık ve karanlık izbelerinde, adı ve sanı belirsiz binlerce hükümdardan birisi olarak kalacak ve belki ismi dahi bilinmeyecekti. Halbuki, o tarihlere sığmadı; yalnız tarihte de kalmadı, gönüller sultanı oldu. Mübarek adı, kalplere yazıldı.

sofilere ve âşıklara sertâc oldu..

Yukarıda, Fatiha'sı hayır olanların, âkibetleri de hayırolur demiştik. Gerçekten, İbrahim Edhem hazretlerinin Fatiha'sı hayır üzerine olmuştu. Kendileri, âşık bir sakanın oğlu olarak bir padişahın kadere inanan kızından dünyaya gelmişti.

Aşağıda, bu muhterem ve muhteşem şahsiyetin hayat hikâyesini oku da, kıssadan hisse al..

HIKÂYE Horasan beldesinde gayet âdil bir padişah ve o padişahın da her mâ'nada hesnâ-müstesnâ bir kızı vardı. Bir dediği iki edilmeyen padişah kızı olduğu halde, fevkalâde mütevazi ve münzevi bir hayat sürer, odasından dışarı çıkmaz ve devamlı olarak ibadet ve tâ'atle meşgul olurdu.

Padişah kızı, muhteşem sarayının odasında ibadetle meşgul oldursun, şehrin dışında taştan oyulmuş bir magarada da. Edhem namında bir fakir saka. tıp ilmine âşinâ salih bir arkadaşı ile yaşar, gündüzleri her ikisi geçimlerini temin için şehre gelirler. Allahu tâlâ'nın kendileri için tayin ve takdir buyurduğu rızıklarını sağlayarak, mağaralarına döner, birlikte vivip içerler ve onlar da boş zamanlarını ibadet ve tâ'atle geçirirlerdi.

Günlerden bir gün, saka Edhem, kırbası ile su dağıtırken, farkında olmadan padişah sarayının önüne gelmiş ve bir yolcuya su vermek üzere elindeki tası doldurmuştu ki, tasın içinde ay yüzlü bir dünya güzelinin hayali belirmişti. Neve ugradığını bilemeyen Edhem, başını kaldırıp yukarıya bakınca. o gün nasılsa odasının penceresini açarak aşağıya bakan padişah kızını görmüş ve kalbine aşk ateşi düşerek, oracığa düşmüş ve bayılmıştı. Padişah kızı, hatasını derhal anlamış ve bir daha penceresini açıp dışarı bakmağa yemin ve istiğfar eylemişti, amma biçare saka Edhem'e de olanlar olmuştu.

O gün, daha fazla çalışmağa kudret bulamamış ve doğruca mağarasına dönerek, arkadaşı olan tabip gelinceye kadar iki gözünden kanlı yaşlar akıtarak ağlayıp sızlamıştı. Arkada-

şının, bütün nasihat ve tavsiyelerine rağmen, Edhem'in göz raşları dinmiyor ve o dünya güzelini, dünya gözü ile bir daha görebilmek ümidi ile her gün sarayın önüne gidiyor ve akşama kadar bekliyor ve yine ağlayıp sızlayarak mağarasına dönüyordu.

Aradan yirmi gün kadar geçmiş, umutsuz âşık Edhem bir sabah yine sevgilisini görebilmek hayali ile şehre girdiğinde, minarelerde salâlar okunduğunu, çarşı ve pazarda da münâdilerin padişahın biricik kızının öldüğünü ilân ettiklerini duyunca, tekrar düşmüş ve bayılmış ve arkadaşı kendisini bin bir müşkilâtla mağaralarına taşımıştı.

Padişahin kızının cenazesi, halkın gözyaşları arasında kaldırılmış ve garip bir tesadüfle saka Edhem ve arkadaşının barındıkları mağaranın hemen önünde yaptırılan türbesine defolunmuştu. Herkes çekilip gittikten sonra, ayılıp kendisine gelen saka Edhem, bunu öğrenince arkadaşına yalvarmağa başlamış ve bulundukları mağaradan padişah kızının türbesine bir geçit açmalarını, tabutu çıkarmalarını ve sevgilisinin vüzünü bir kerecik olsun görürse, içindeki ateşin biraz olsun atışacağını teklif etmiş, tabip arkadaşı kendisini bu fikrin.

den vaz geçirmek için çok uğraşmışsa da muvaffak olamamış ve nihayet bütün tehlikeleri göze alarak:

- Dost yoluna ya postu veririz, veya bu biçareyi maksuduna erdiririz. diyerek onun teklifini kabul etmişti.

Iki arkadaş. hemen o geceden itibaren çalışmağa başlamışlar, geceleri kazmışlar ve gündüzleri çıkan taş ve toprağıgizlice dışarı atmışlar ve nihayet yedinci günü padişah kızının kabrine ulaşarak, tabutunu bu yer altı geçidinden mağaralarına taşımışlardı. Tabip, kızın yüzünü göstermek maksadiyle tabutu açınca, kızcağızda hayat belirtileri görmüş ve büvük bir sevinç ve heyecan ile arkadaşına:

- Çabuk bana neşterlerimi koyduğum torbayı getir, demişti. Saka Edhem, sevgilisinin cemaline kavuşmak sabırsızlığı içinde, sebebini sorunca:

Sayfalar 262–268 · İrşad III — tarikat.org