Ara
Menü

Sayfalar 254–261

1.898 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 254–261

rından verilenler de, yaptıklarının cezasını çekmek üzere, hükûmet-i ilâhiyyenin hapishanesi olan cehenneme gönderilecektir.

İyman sahibi oldukları halde, günahlarından dolayı cehenneme girenler, cezalarının derecesine göre azaba düçar olduktan sonra. şefaat-i-Muhammed ile nârdan ve azaptan kurtulacak ve cennete kabul olunacaklardır. Kâfirler ise, küfürlerinin derecelerine göre cehennem derekâtında ebedi olarak kalacaklar ve ebediyyen azaba müstehak olacaklardır.

Nası ki, ölecek bir kimsede ölüm emmareleri belirdiği halde, ne vakit öleceğini kimse bilemezse, kıyametin emmareleri de belli olmakla beraber, ne zaman kopacagını Allahu sübhanehu ve teâlâ'dan gayrı hiç kimse bilemez. Kıyametin kopacağı zamanı, Allahu tâlâ'nın kendilerine bildirdiği bazı müstesnâ kimseler belki vardır ama, onlar da kıyametin kopacağı zamanı bildirmekle emrolunmamışlardır.

Kıyametin ne zaman kopacağını bildikleri halde, söylemeğe mezun olmayan zevat-ı âli-kadrin başında, Habibi Hüdâ ve şefi-i rûz-i ceza â'ni bihi Ebel-Kasım Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri vardır. Zira, o Zât-ı akdes ilimlerin evvel ve âhirine, bâtın ve zâhirine vakıftır. Resûlü Kibriyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehâyâ efendimiz, ilm-i ledün sultanıdır. Insanların, Allah ilminden bilmeleri ve.öğrenmeleri iktiza edenleri, açık açık talim ve tefhim buyurmuş insanların bilmeleri ve öğrenmeleri iktiza etmeyen Allah ilminden ve sırrı Rabbaniden bazı kısımları da Huzeyf'etül-Yemani, Imam-ı Ali ve Ibni- Abbas Radıyallahu anh efendilerimize açıklayarak, yalnız onları irşâd ve agâh buyurmuştur.

Aleyhissalatü vesselâm efendimiz:

- Ben, mi'râçta Rabbimden doksan bin kelimat talim ettim. Bunun, otuz binini bütün ümmetime, otuz binini de yalnız ehlime tevdi ve tefhim eyledim. Otuz bini ise, Rabbimle aramızda bir sırdır, buyurmuşlardır.

Bu itibarla, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem

efendimizin, kıyametin ne zaman kopacağını bilmediklerini zannetmek büyük bir gaflet ve hata olur. Bilirlerdi, fakat söylemekle mükellef degillerdi. Netekim, bir gün kendilerine:

— Yâ Resûlallah! Kıyamet ne zaman kopar? diye soran bir a'rabiye:

- Kıyamet her halde kopacaktır. Kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmen, sana ne fayda temin eder? Kıyamet günü için sen ne hazırladın? Senin için mühim olan budur, buvurmuşlar ve:

— Hiç bir hazırlığım yok, ibadetlerim de pek az, ancak beş vakit namazımı kılar, ramazanda orucumu tutarım. Bundan gayri, ne uzun uzun namazım, ne de ramazan haricinde orucum yoktur. Fakat, seni ve Allahu azim üş-şânı canımdan ziyade severim. cevabını alınca da o a'rabiyyi şöyle müjdelemişlerdir:

- Ey a'rabi.. Kişi sevdiği iledir. Sen de. benimlesin..

Aziz müslümanlar:

Kıssadan, hissemizi alalım; Allah'ı ve Resûlünü sevelim ki, mahşerde ve cennette onunla beraber olalım..

Kişinin ölüm gününü bilmemesi, şahsi hayatının idâmesi içindir. Kıyametin ne zaman kopacağını halkın bilmemesi ise, dünyanın imareti ve bütün beşerin hayatının idâmesi içindir. Ölüm gününü ve öleceği saati bilen bir kişi, bir taşı bir taş üstüne koyamaz. Halbuki, ne zaman öleceğini bilmediğinden dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi çalışır. Çoğu zamanda, başkaları için çalıştığını farketmeksizin çalışır, imkânlar hazırlar, apansız göçer, gider.

Meselâ, öyle bir kimse düşünelim ki, herhangi bir alacağını tahsil maksadiyle İstanbul'dan Ankara'ya giderken, yolda bir trafik kazası geçirir ve hemen oracıkta ölür. Acaba, bu zat böyle bir kazaya uğrayacağını ve öleceğini bilse, değil Ankara'ya gitmek, yola çıkar mı? Velevki, alacağı bir milyon, hatta beş milyon lira da olsa, yerinden bile kıpırdamaz.

Oysa ölecegi yeri ve zamanı bilemediğinden ve ekseriya ölümü

hiç düşünmediğinden, alacağını tahsil hülyası içinde seve se ve, sevine sevine yola çıkar ve âdeta koşarak ölümüne gider.

Bu sebeple, bir çok şeyler vardır ki; onları bilmemek, bilmekten daha hayırlıdır. Bu bakımdan, gaflet insanoğlu için büyük bir ni'mettir. Şu var ki; Hakkı, âhireti ve önünde sonunda ölecegini unutaca‘ kadar gaflet en büyük musibettir. Ileride başına gelecek musibetlerin ne günü ve hangi saatte geleceğini bilmek ise, insanoğlunun başına gelebilecek müsibetlerin en büyügüdür.

HIKÂYE Ben-i Israil'den bir kişi, Hz. Musa aleyhisselâma müracaat ederek:

— Y kelim.. Hayvanların lisanını ögrenmek istiyorum.

dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm, kendisine her ne kadar:

- Hayvanların lisanlarını Öğrenmeyi merak edeceğine, kendi lisanını öğren tavsiyesinde bulunduysa da, o kişi:

— Yâ kelimullah.. Ne olur, Allah'a söyle de bana hayvan ların lisanını ögretsin, diyerek ısrarla niyazda bulundu.

Hz. Musa aleyhisselâm, ona:

- Hayvanların lisanından anlamaman, anlamandan hayırlıdır, buyurdu ve Tûr dağına gitti. Allah celle buyurdu:

- Yâ Musa.. Hayvanların lisanını öğrenmek isteyen kulumun, bu duasını kabul ettim. Bundan böyle, bütün hayvanların lisanını anlayacaktır. Fakat, çok temkinli olsun..

Hz. Musa aleyhisselâm. Tûr'dan döndü ve o adamı bularak, isteginin kabul edildigini bildirdi ve temkinli davranması lüzumunu da hatırlattı.

Ertesi sabah günlük işlerine başlamak üzere evinin ahırına giden adamcağız, öküzü ile eşeği arasında geçen bir konuşmayı dinledi. Oküz. ahır arkadaşına dert yanıyor ve:

- Ah, ah eşek birader, diyordu. Halimi hiç sorma?!.. Kış olunca kasabaya, yaz olunca tarlaya, güz olunca arabaya koşarlar beni.. Hastalığıma, sağlığıma bakmazlar, yarı aç yarı

tok yıllarca çalıştırırlar.. Biraz da yaşlanıp işe yaramaz hale gelince, kasaba verir kestirirler, derimden ayakkabı, boynuzumdan bıçak sapı yaparlar, etimi kavururlar.. Ah, ah bu insanoğulları yok mu? Bilemezsin onların elinden çektiğimi....

Eşek, ona cevap veriyordu:

— Sen aptalsın da, bütün bu meşakkatları ve eziyyetleri hep o ahmaklıgından başına geliyor. Her sürülen yere gidilir mi? Arada bir hastalanmış gibi yap, sahibimiz o zaman sana istirahat verir. Bir denemek ister misin? Yarın, seni sapana koşmak için gelince, hiç yerinden kıpırdama, sopa ile tekme ile vursa da istifini bozma.. Seni hasta zanneder, rahat bırakır, akşama kadar ahırda yan gelir geviş getirirsin..

Iki emektar hayvanın bu sohbetini dinleyen köylü, kendi kendisine:

— Ben, ikinize de gösteririm diyerek ahıra girdi ve her zamanki gibi öküzün yanına gelerek onu kaldırmak istediyse de. arkadaşının aldığı talimata uyarak oralı olmadı. Bir iki sopa, birkaç tekmeye rağmen hiç istifini bozmadı, yerinden kımıldanmadı. Köylü, sinsi sinsi gülerek:

- Vah, vah.. Galiba bu hayvan hastalanmış! Eh ne yapalım? Bugün onun işini arkadaşı görsün diyerek merkebi çıkardı, tarlaya götürdü, sapana koştu ve akşama kadar durup dinlendirmeden çalıştırdı. Zavallı eşek gevezeliginin ve ukalâlığının cezasını çekmiş ve öküze akıl öğrettiğine bin kerre pişman olmuştu amma, ne fayda?

Neyse, akşam oldu. Biçare eşek yorgun argın ahıra döndü ve arkadaşını sabah bıraktığı gibi, hayatından memnun ağzını yaya yaya geviş getirirken buldu.

Hayvanlarının önlerine birer miktar saman koyan köylü.

dışarı çıktı ve kapı aralığından onları dinlemeğe başladı. Eşek, öfke ile yan yan öküze bakarak söyleniyordu:

- Ben sıramı savdım arkadaş.. Yarın sabah işine hazırlan..

Öküz de ona şöyle cevap veriyordu:

irgâd, cild 3 - F: 17

- Yok arkadaş.. Ben, ancak rahata erdim.. Daha birkaç gün böyle dinlenmek niyetindeyim.

Eşek, bilgiç bilgiç başını sallayarak yine akıl öğretiyordu:

— Sakın bu oyunu bir daha tekrarlayayım deme.. Bugün senin yerine benim sapana koşulduğumu gören tarla komşuları, sahibimize seni sordular. O da onlara: (Bizim öküz hastalandı, eğer yarın da hastalığı geçmeyecek olursa onu keseceğim, zaten fenbeldi boşu boşuna besleyecek değilim ya..)

cevabını verdi. Onun için, yarın sabah yine hastalık icadedersen kendini kasabın önünde bil..

Öküzcük, bu sözleri duyunca aklı başından gitti, daha doğrusu aklı başına geldi ve ölmektense çalışmayı daha ehven bularak ertesi sabah daha sahibi ahıra girer girmez ayağa kalktı ve tarlanın yolunu tuttu.

Köylü ise, yol boyu kendi kendisine düşünüyordu:

— Peygamber, bana hayvan lisanını öğrenip ne yapacaksın? diyordu. Bak, daha ilk gününden ne kadar faydası oldu.

Kim bilir? Daha neler öğreneceğim ve ne kadar faydalanacagım..

Ertesi sabah, horozun sesi ile uyandığı zaman, bu sefer de horozu ile köpeği arasında geçen şu konuşmaya şahit olmuştu. Horoz, köpeğe:

— Müjde, diyordu. Yarın sana ziyafet var..

Köpek de kendisine soruyordu:

— Ne ziyafeti?

— Ne ziyafeti olacak? Efendinin öküzü ölecek, yüzecekler etiyle kemiği de sana kalacak.. Bundan derisini büyük ziyafet olur mu?

Köylü, bu konuşmayı duyar duymaz, hemen öküzünü pazara götürdü ve sattı, aklı sıra büyük bir zarardan da kurtulmuş oldu.

Daha ertesi sabah, yine horozla köpeğin konuşmalarını duyarak yatağından fırladı. Köpek horoza çıkışıyordu:

— Hani, ziyafet diyordun? Bak, öleceğini söylediğin öküzü sattilar.

Horoz da ona yeni bir haber veriyordu — Ben sana ziyafet var dedim mi, bil ki mutlaka ziyafete konarsın. Efendi öküzü sattı amma, bugün kölesi ölecek ve onun ölümünden dolayı nasılsa konuya komşuya bir yemek yedirecekler. Sen de artıkları ile kendine mükemmel bir ziyafet çekersin..

Bu konuşma üzerine, köylü kölesini de pazara çıkararak sattı. Kendi kendisine de:

- Eğer hayvanların dilinden anlamamış olsaydım ne kadar zarara uğrayacaktım, diye teselli buluyordu. Fakat, rahatı ve huzuru da kaçmıştı. İşi gücü bırakmış, hep hayvanlannın konuşmalarını dinliyordu. Kölenin de satılması üzerine, ikinci ziyafet ihtimalinden de mahrum kalan köpek, horozu yalancılıkla itham ediyor ve:

— Oturduğun yerde binbir yalan kıvırıyorsun diyordu.

Hani, ne oldu ziyafet?

Horoz, kendisini şöyle savunuyordu:

- Bunda benim ne suçum var? Öküz ölecek dedim, sattılar. Köle ölecek dedim, sattılar. Lakin, bu defa efendi ölecek ve çoluk çocukları da komşulara elbette bir yemek yedirecekler.

Hiç merak etme, efendinin ölümünden sonra, beklediğin ziyafete nail olursun...

Köylü, neye uğradığını bilemedi. Telâş ve heyecanla Hz.

Musa aleyhisselâma koştu, olup bitenleri anlatarak ne yapması lâzım geldiğini sordu. Hz. Musa aleyhisselâm, kendisine:

— Üstüne lâzım olmayan şeye neden talip oldun? buyurdu. Sana gelecek kaza, malına gelecek ve sana kalkan olacakt1. Eğer, hayvanların dillerinden anlamasaydın, gaflet içinde bulunacak, öküzünü kaybedecektin amma nefsini kurtaracaktın. Herkesin felaketinden saadet ve selâmet arayana ölüm yakışu..

Gerçekten köylü öldü ve gider ayak bu dünyada her şeyi Öğrenmenin ve bilmenin insanlara hiç bir faydası olmayacaganı da anladı.

Her kıssadan hisse almalıdır. Bu hikâyeyi, şerhetmeğe

kalkarsak risalemizin hacmi elvermez. Sozün kısası, bazı şeyleri bilmemek, o şeyi bilmekten hayırlıdır. Bazan, susmak konuşmaktan hayırlıdır. Bazan, konuşmak susmaktan hayırlıdır. Bazan, zenginlik fakirlikten; bazan da fakirlik zenginlikten hayırlıdır.Bıze çirkin gelen ve hoşumuza gitmeyen şeylerin hakkımızda hayırlı olduğu çok görüldüğü gibi, bize güzel gibi görünen ve hoşumuza giden şeylerin de. zararlı olduğu da çok denenmiştir. Hakkımızda hayırlı olanı, Ancak Allahu teâlâ bilir. biz bilmeyiz.

Meselâ, ölüm günümüzü bilmemekliğimiz, bilmemizden elbette hayırlıdır. Kıyametin ne zaman kopacağını bilmemiz gerekseydi, Allahu azim-üş-şân bunu bizlere aleyhissalâtü vesselâm efendimiz vasıtasıyle bildirirdi. Kıyametin ne zaman kopacağı, hangi sene, hangi ay, hangi gün ve saatte bu emri azimin zuhur edecegi bilinseydi: acaba insanlar aya çıkmağa. dünyayı fethetmeğe hattâ hattâ çalışıp çabalamağa kalkışırlar ve bunun gibi dünya ile ilgili gayret ve faaliyetlere deger verebilirler miydi? Yeryüzünde hayat durur, mâ'mureler harap olur, o korkunç ânın elem ve ıstırabı ile bütün insanlar çıldırırdı.

Şu var ki, bazı emmare ve işaretleri bilmemiz gerektiginden, Allahu teâlâ ölümün ve kıyametin belirtilerini Cenab-1 Risaletmeab efendimize bildirmiş ve bunların bütün insanlara tefhimini de emr-ü ferman buyurmuş olduğundan, Resûl-ü zişân bu hususlarda gafil insanları irşâd buyurmuşlardır.

Insana, önce hastalık ve ardından ansızın ölüm geldiği gibi. kıyametten evvel de dünyanın hastalığı artacaktır ki, bu hastalıklar kıyametin alâmetleri olacak, sonra da ansızın kıyamet kopacak ve asırlardır sürüp gelen bu düzen herc-ü merc olacaktır.

O müthiş ânın dehşet ve şiddetini Kur'an-ı azim-ül-bürhan ve alâmetlerini de Nebiyyi âhir zaman haber vermektedir. Eşrat-ı-saatten bazıları şunlardır:

Bereket kalkacak, aza kanaat kalmayacak ve çoga doyulmaz olacaktır.

Hayâ ref'olacaktır.

Ana ve babaya itaat ve ihsan kalkacak, analar ve babalar köle gibi muamele göreceklerdir.

Allah korkusu, kalplerden silinecektir.

Nifak artacak ve katil vak'aları çoğalacaktır.

Halktan gizli yapılan günahlar, âşikâre işlenmeğe başlayacaktır.

Tefecilik alıp yürüyecektir.

Yenilen şeyler helâl veya haram olduğuna bakılmayacaktır.

Gayri meşrû birleşmelerden meydana gelen gayri meşru çocuklar çoğalacak, piçlik ayıp sayılmayacaktır. (Babalarının kim olduğunu bilmediklerini açıklamak ayıp sayılmayacak ve bu gibiler kendilerini çekinmeden açığa vuracaklardır.)

Halka, malından ve zenginliğinden ötürü tâ'zim edilecektir.

Günahlarını halktan saklamayan kişilerin cemiyette ve camilerde sesleri yükselecek ve bu gibi arsız ve alçak insanlar, namuskâr insanlara galip olacaktır.

Emanet mal, ganimet malı gibi rahat rahat yenilecektir.

Zekât verilmeyecektir.

Erkekler, kadınlara esir olacak ve onlara itaat edeceklerdir.

Ikram, ana ve babadan önce arkadaşa ve eşe dosta yapılacaktir.

Mescitlerde, fâsiklerin sesleri yükselecektir. (Yâni, Allahu teâlâ'ya yakın olmaları gereken mescit hademesinin takva ehli olmayıp, fısk ehli olmaları, kendileri ilimleri ile âmilolmadıkları halde halkı Hakka davet edip kendilerinin fâsık olmaları kıyamet alâmetlerindendir. Bu fâsıkların sesleri yükselecektir.) Yani âlimlerin ilimleri ile âmil olmamaları kıvamet alâmetlerindendir.

Hükûmet reisleri, günahları âşikâr işleyeceklerdir.

Günahların âşikâr olacağını söylerken, aklıma geldi de kaydetmeden geçemeyecegim. Bazı gafil kişiler görüyoruz ki:

— Allah'ın bildiğini kuldan neye saklayayım? diyorlar.