Ara
Menü

Sayfalar 233–238

1.714 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 233–238

yan zannedip, Rabbisine ibadet kılmayıp, Allahın rızasını göetmeyenler ve nefsinin esiri olanlar, böyle yanlış hareketleri sadece burada yaptıkları bayram ile kalacaklardır.

Mü'minlerin, âşıku-sâdıkların ebedi bayram yaptıkları o müthiş günde, bu zavallilar mâtem yaparlar. O gün, bunlar için ebedi hüsran, azab ve cefa günü olacaktır.

Bayram yapmak; Allaha iyman, peygambere, kitaplara meleklere, hayrın şerrin ve kaderin Allahtan olduğuna, öldükten sonra tekrar dirilmeğe iyman edip, Rabbisine itaat edip onun emrine uyarak ve bu emri canına minnet bilerek, Allahtan sevabını ümid ederek ramazanda oruç tutan, teravih kılan, fukarayı sevindiren zekâtını verenin hakkıdır.

Bu kimseler geceleri Kur'ân okumuş, hak ile sohbet etmiş, gündüzleri sıfatı melâikeye bürünmüş, kalplerini hakkın sevmediği sıfatlardan tathîr etmiş, nefislerini tezkiye etmiş, nazargâhı- ilâhi olan kalplerini zikrullah ile ve sevgili nebiyyizişâna muhabbetle tezyin etmişlerdir. Ramazanda, bu sıfatla sıfatlanıp oruç tutan, sevabını Allahtan ümid edenin, anasından doğduğu gibi, günahlarından temizlendiğini Resûl haber vermiş. Böyle yapan kişi bayramı hak etti. Ey ehli vicdan;

siz söyleyin! Bayram yapmak onun hakkı değil midir?

Işte mü'minler, yukarıda okuduğum âyetten, mânâsından bir damlacık tefsir... Bu tefsir; denizlerden bir damla, güneşten bir zerredir. Rabbilerine iyman edip ancak ona ibadet edenler, ana ve babasına itaat edip, ihsanda bulunanlar, mallarının zekâtlarını verenler, oruç tutanlar, Zulme meyl etmeyenler, adaletle iş görenler, kendini fenalıklardan koruyanlar, nefislerini tezkiye, ruhlarını ve kalplerini tasfiye edenler, muhakkak nâr'dan necat buldu. Cennete muhakkak dahil oldu, diyor Allah.

Iymanı var, ibadeti yok. Ibadeti var, ihlâsı yok. Namaz, oruç, anaya - babaya itaatı yok. Allah, onları hor, hâkir eylemiş, onlara ihsan lâyık değildir. Nefsine zulmedip onu tezkiye, kalbini tasfiye eylemeyen, yâni kötü huylarını terk etmeyen, Ramazan mı gelmiş, ramazan mı gitmiş farkında bile olmayan böyle zâlimin bayram yapmağa ne hakkı var? Bayram yapsa bile, bu bayram buradaki bayramdır. Yarın kıyamette Rabbi-

sinin ve Nebiysinin, salihlerin önüne nasıl çıkıp hangi yüzle bakacaktır?

edecektir. Meliba ef, abimin ayrave yesığin senati ormatem Zulümden bahsettik. Kur'anda Allah; «zalme kıl kadar meyl edeni cehennem ateşi kuşatacaktır.» buyurdu. Ister, kendi nefsine, ister gayre zulüm etsin, muhakkak ki nara atılacaktır. Bu nakl edeceğim hikâyeyi ibretle oku! Ârif ve Akil olan herşeyden ibret alır; ârif ve akıllı olmayan da, menzili maksuda erişmez, yolda kalır.

HİKAYE Vaktiyle, Bağdat sokaklarında dilenen kör bir dilenciye bir ariti-billah, amalgının sebebini sordugunda, ama gozlerinin sonradan kör oldugunu söyledi. Insanın bu gibi sakatlıkları ister anadan doğma, ister sonradan olsun; muhakkak bir sebebe mebnîdir. Onuncu risâlemizde söylemiştim. Dedesi ekşi yiyen kişinin, dişi kamaşır. Yâni dedesinin yaptığı bir günahın cezası onun torununa bile ulaşur. Meğer ki Allahdan inayet ola: Resûlü Ekrem Efendimiz, bir hadisi şerifinde: «Zina edeni fakr ile, Kâtili katl ile, Lutiyi âmâhk ile müjdeleyin, bildirin» buyuruyor. Bir de Cenabı Hak, dilerse bir kulunu âmâ eder. Hikmetinden sual olunmaz. Ekseriya, âmâ olanlar, ya yaptıkları bir günah ile, yahud babalarının irtikâp eylediği bir suçun cezası sebebi ile kör olmuşlardır.

«Bu nasıl adalet?» deme! «Babasının yaptığı suçun cezasını, çocuğunun çekmesi adalet midir?» deme. Zira, bütün insanlar arasında evlât, babasının yaptığı suç ile damgalanır.

Hırsızın ogluna hırsız oglu namussuzun çocuguna da, namussuzun evlâdı derler. Sen, iyi insan ol ki, evlâdını da böyle kötü sıfatlardan kurtarasın!.. Gelelim hikâyemize:

Amâ, bu belâya nasıl düçar olduğunu şöylece haber verdi:

«Ben, vaktiyle kefen soyucu idim. Tabiî gözlerim de görür idi.

Bu işe alışmış idim. Mezarları açar, ölüleri soyardım. Bu şehirde, âdil bir hâkim vardı. Bir gün, o âdil hâkim beni çağırttı ve benim ile şöyle konuşma yaptı: «Senin ne iş ile meşgul oldu-

gunu duydum. Fakat suç üstünde yakalanmadığın için, seni mahkûm ettiremiyor, sana ceza veremiyorum. Bu kötü huyundan vaz geç! Allaha tövbe eyle!» dedikten sonra, ikimizin arasında kalmak üzere: «Ben, sana şimdi kefenimin bahasını vereyim. Senden evvel ölürsem, beni kabirde çıplak bırakma!»

dedi. «Sen, benden evvel ölürsen, bu ücreti sana helâl ederim»

dediginde; Ben de: «Sana ve Allaha söz veriyorum ki, senin kabrini soymam.» Bana, kefen bahasından daha fazla bir para verdi. Ben de kendisine dokunmayacağıma dair söz verip, ayrıldım.

Bir müddet sonra, kadı ecel şerbetini her fâni gibi nûş edip, âlemi-bâkiye göçtü. Fakat, alışkanlık! Bir müddet, nefsim ile mücadele ettim. Nihayet nefsime mağlûp olup «Ne olacak? Gider soyarım: Olmüş bir adam, kefen orada neye çürüyüp gitsin. Hem de iki katlı kâr var» diyerek, gece olunca kabristana vardım. Kadı efendinin kabrini buldum ve kazdım. Kefeni almak için kabre girdigimde, kabir başka bir âlem oldu.

Şaşırmıştım, hemen oraya çömeldim kaldım.

Iki heybetli melek, kabirde peydâ oldu. Ben, korku ve şaşkınlık içinde nefes alamıyor, tirtir titriyordum. Olacak hadiseyi korku içinde seyrediyordum. Çenem tutulmuştu. Mezkür melekler, metanın etrafında dolaşıp, kadı'nın âzâlarını muayene ediyorlar «Âferin hakime, âferinler olsun sana!» deyip tebrik ediyorlar. «Ne mübarek bir zatmış!» diye kadıyı methediyorlardı. Bir ara, meleğin bir tanesi, muayene sırasında, bu zatın sol kulağında bir yara var deyüp, «Acaba bu kulaktaki cerahat neden oldu?» diye birbirleriyle söyleşirken, üçüncü bir melek peydâ olup: «Kulağındaki cerahat, bir dâvada adaletsizlik ettiğindendir» dedi ve anlattı: «Bu hâkim âdil idi, âdl ile hükmederdi. Bir gün, iki dâvalı gelip, birbirinden dâvacı olduklarını beyan ettiler.

Dâvacılardan biri, hâkimin bildiği ve tanıdığı idi. Hâkim, Dâvalıları dinlerken, tanıdığı zâta daha fazla kulak verip, onu daha ehemmiyet ile dinledi.

Tanıdıgı Kişinin haksızlığını anlayıp onu mâhkûm etti ama, sol kulağını ona doğru fazlaca meyl ettirdiği için adaletsizlik edip zâlim oldu» cevabını verdiginde, iki melek buna ne muamele yapılacağını sordular: «Kabrini ateş ile doldurun» dedi.

Ateşi doldurduklarında, bu ateşin şiddetinden benim gözlerim kör oldu» dedi.

Kabirin böyle ateşle dolması, onun kıl kadar zulme meyl

etmesiyle oldu. Gördünüz mü, mü'minler. Bir kişi zulm yapmasa da, zulme meyl etse, yine azaba dûçar oluyor. Zulme kıl kadar meyl eden böyle azaba müstehak olursa, zulümle ömrünü geçirenlerin hali nice olacak. böylelerinin bayram yapmak hakkı mı?!. Bayram yapmaya hak kazanan, âdil kimselerdir.

Bir saat adl ile hüküm etmenin, altmış senelik nafile ibadetten Allaha daha sevgili oldugunu, muhbiri sadık efendimiz haber vermede. Bunun için bu âyeti kerimede, Zulme meyl etmeyen felâh buldu, bayram etti. Nârdan kurtuldu, cennete dahil oldu buyuruluyor.

HIKAYE Behlül Dânâ ismi ile tanınan ârifi-billah, mürşidi-agâh birisi var idi. Bu zatı akdes için, Abbasi halifelerinden Harun- Regidin kardeşi diyenler de vardır. Bu zatı şerif, kendisini meczup gibi gösterir, akıl hazinesini meczubluk sıfatı altında saklar, definesini viranelikte saklayan akıllılar gibi, kendi aklını bu hafiflikle örterdi. Aslında kendini, sûreti cünûnda saklıyan, bir akl-ı küll idi. Harun-Reşidin sarayına girer, çıkar, kimse ona karışmazdı. Harun-Reşide, türlü sualler sorar, yaptığı bazı işlerde halifeyi irgad eyler, halifenin âhiret hayatını korurdu.

Günlerden bir gün, yine Harun-Reşidin sarayına geldiğinde, boş bir vaziyetde bulduğu, halifenin tahtına oturuverdi.

Bu büyük bir cür'etti. Sultanın tahtına oturmak, düpe düz bir küstahlıktı. Cezası çok ağırdı, belki de ölümdü. Behlül'ün tahta oturduğunu gören askerler, ona öyle bir dayak çektiler ki, Behlül'ün feryadını işiden Harun-Reşid, bu gürültüye koşarak geldi. Behlül yüksek sesle ağlıyordu. Gürültünün sebebini sorduğunda «Efendim! Behlül terbiyesizlik etti. Sizin tahtınıza oturdu. Onu terbiyeye dâvet edip, dövdük.» Harun Regid, böyle söyleyen askerlere, «Yahu! o bir deli, meczub, bir zavallıdır.

Böyle olmasa padişah tahtına oturur mu?» diyerek Behlül'e dönerek teselli etmek için: «Ağlama ey Behlül! Üzülme, sil gözünün yaşını» deyip, Behlül'ün gönlünü alırken; Harun'un bu sözlerini dinleyen Behlül Dânâ: «Ya halife! Beni dövdükleri için ağlamıyorum, senin namına, senin için ağlıyorum» ceva-

bını verdi. Hârun-Reşid, taaccüb edip: «Benim için neden ağlıyorsun? Benim ağlanacak neyim var?» dediğinde, Behlül, «Ey halife! Şu senin tahtına bir kerre oturdum, oturdugum bu kadarcık zaman için, bu kadar dayak yedim. Ya sen, yirmi senedir bu tahtta oturursun. Senin yiyeceğin dayağın hesabı acaba nice olur? İşte senin yirmi sene için yiyeceğin dayağı düşünüyor ona ağlıyorum» dediginde; Harun-Reşit dehşete düşüp ağlamaya başladı. Ah ederek saç ve sakalını yolarak, «Ne yapayım da, âhirette bu dayaktan, azabtan kurtulayım?»

diye sorduğunda, ona «Âdil ol! Memleketini adalet ile idare et!

Adl ile hüküm eyle ki âhiret dayağından halâs olasın» dedi.

Adiller, necata erdi, Zâlimler nâr'a girdi. Zulüm etmekten kaçınanlar, âdil olanlar bayram yaptılar. Evet; bayramda yeni elbise giymekle bayram yapılmaz. Adl ile hüküm edenler bayram yaptı. Gıybetten lisanını kurtaran cennete, felâha nail olarak, bayram yaptı. Gıybet Allahın sevmediği bir çirkin sıfattır. Mü'minlerin böyle çirkin huyla huylanmasını men'edip, bizi gıybetten iğrendiriyor ve şöylece beyan buyuruyor: «Ey mü'minler! Olü kardeşinizin etini yemeyi sever misiniz? Işte; mü'min kardeşinizi çekişitirmeniz onun ölü olarak etini yemektir. Zira, kendisi o mecliste olmaması sebebi ile kendisini müdafaa edemez. Şüphesiz ki, ölü kardeşinizin etini yemeyi iğrenç bulursunuz. O halde, Allahtan korkunuz ve gıybet etmeyiniz, bu huyunuzdan vaz geçip tövbe ediniz.

Allah tövbeleri kabul eder, merhametlidir.»

Sûrei-Hucurat'ta, Allahu teâlâ gıybetin harâm olduğunu beyan etmektedir. Resülüllah da, gıybetin zinâdan daha kötü.

ve çirkin olduğunu beyan buyurdular. Zinâ denilen bu kötü çirkin fiili o her semâvi din nazarında ve her milletçe çirkin olduğu herkesçe malûm ve müsellemdir. Gıybetin bundan daha ednâ ve eşnâ olduğunu hadîsle beyan ettik. Gıybeti terk eden, bu kötü huydan vaz geçen felâh bulup, necata erdi. El bette, bu huyu terk edenin bayram yapmak hakkıdır.

HIKAYE Bayezid-i Bistâmi, (Allah sırrını takdis etsin) diyor ki:

«Ben, bir cenazede idim. Güzel yüzlü, âbid ve zâhid bir zat, o cenazede hazır bulunuyordu. Bu zat, elinde keşkülü dilen-

meye başladı. Bu zâta dilenciliği yakıştıramayıp, kendi kendime: «Ne olurdu, bu zat dilenmese idi!» dedim.

O gece rüyamda, o zâtı ölmüş oldugu halde getirdiler, beni bu zâtın etinden yemeğe zorladılar. Ben, «Insan eti yenir mi?» Ben bunu yapamam! dediğimde, «Sen bugün bu zâtın etini yedin» dediler. Halbuki bu zâtın, bu çirkin hareketi olan dilenciliğini kimseye söyleyip, onu çekiştirmemiştim. Yalnız, bu güzel, nurlu yüze sahip olan birisine bu hareketi yakıştıramamış ve kendi kendime düşünmüş idim. Evliyaullah böyle şeyleri düşünseler bile günah yazılır. Biz söyler ve gıybet edersek suçlanırız. Hasenatül-ebrar seyyiatül-mukarrebindir.

HİKÂYE Ümmül-müminîn Hz. Ayşe rivayet ediyor: Ben huzuru Resi. Be i «Ta Resullah elip kasdlen boyeyle soyur uzknp dedigimde efendimiz bana hitaben: «Ağzındakini tükür»

dedi. Ben de tükürdüm. Ağzımdan bir et parçası çıktı. Ben çıkan bu et parçasına taaccüple bakarken bana hitaben «Bunun ne olduğunu biliyor musun?» dedi. Ben de «Bilmiyorum?

Allah ve resûlü bilir» dedim. Saadetle buyurdular: «Demin gelen kadının etini yedin. İşte bu et parçası o kadının etidir»

dedi. Ben «Yâ Resûlallah! Olan bir şeyi söyledim» dediğimde «Olan bir şeyi söylemek gıybettir, olmayan bir şeyi söylemek bühtan, iftiradır» buyurdular.

Bühtan; Yâni iftira, gıybetten eşeddir, daha kötüdür. iftira, bühtan edenler ve bahusus namuslu kimselerin namusuna halel getirecek tarzda harekette bulunanların, Allahın lânetine uğrayacaklarını ve uğramış olduklarını Allah celle Kur'ânı Kerimde, «Sûrei Nûr» da beyan buyuruyor. Sûrei Nûr: 22, 23, 24, 25.

(Innelleziyne yermûnel muhsanatil -gafilâtil mü'minat‘ lûinû fid-dünya vel'âhire ve lehüm azabün aziym-Y evme teşhedü aleyhim elsinetühüm ve eydiyhimve ercülühüm bimâ kânu yâ'melûn ).

Meâli kerimi: Zinâdan haberleri bulunmayan namuslu ve iffetli mü'mine kadınlara, zinâ isnad ve iftira edenler, dün

Sayfalar 233–238 · İrşad II — tarikat.org