Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 73–80
uyandırmaktan gayrı hiçbir işe yaramayan bu iddianızla, Resûl-ü zişânı incittiğiniz gibi, din ve peygamber düşmanlarının ekmeklerine yağ sürdüğünüzün de farkında mısınız? Allahu tealâ, Kitab-ı keriminde: (Ey iyman edenler! Allah ve Resûlüne eziyyet etmeyiniz!) buyurmamış mıdır. Allah ve Resûlüne eziyyet edenlerin ilâhi lâ'nete uğrayacaklarını duyurmamış mıdır?
Resûl-ü müctebâ'ya iyman ve itaat vâcip değil midir? Şu halde, nasıl oluyor da iyman ve itaatle borçlu olduğunuz bir peygamber-i âlişâna saygısızlık edebiliyor ve onu incitiyorsunuz?
Namazların içinde ve dışında okuduğumuz salâvat-ı şerifedeki AL-I-IBRAHÎM'in kimler olduğunu hiç düşündünüz mü? Bunlar Resûl-ü zişânın babası, dedesi ve Hz. Ibrahim aleyhisselâma kadar uzanan silsilesi değil midir? Hem, her namazda (Kemâ salleyte alâ Ibrahime ve alâ âl-i Ibrahim) diyeceksin, hem de namazdan farig olunca, ecdad-1 peygamberiye dil uzatacaksın, bu nasıl iyman bu ne insaf?
Ey cahiller, ey gafiller, ey zâlimler:
Aklınızı başınıza almanız, derlenip toparlanmanız için kaç defa tekrar ediyorum. Resûl-ü emcede nasıl saygı ve sevgi göstermekle mükellef isen, onun muhterem atalarına, dedelerine, amcalarına, anasına, babasına, evlâtlarına, eşlerine, yakınlarına ve bütün sevdiklerine aynı şekilde hürmet ve riayetle mükellefsin. Özellikle, Hz. Eba-Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz.
Ali rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimize, Hz.
İmam-ı Hasan ve Hz. İmam-ı Hüseyin ve diğer evlâd-ı Hayder'e hürmet, muhabbet ve riayet yalnız müslümanlık değil, aynı zamanda insanlık borcudur.
Hadis-i şerifi hiç işitmedin mi? İki cihan serveri: (Müslüman ona derler ki, onun elinden ve dilinden, bütün müslümanlar emin ve sâlim olur.) buyurmuşlardır. Hakiki müslümanlık budur, gerçek müslüman böyle olur. Lâalettayin bir müslümana bile elimizle ve dilimizle eziyyet edemeyeceğimize ve bunun Kur'anen, şer'an, aklan ve mantıkan yasaklandığına göre, iki cihanda önderimiz, rehberimiz ve şefaatçimiz olan zât-1 akdesin ana ve babasına, amcasına ve yakınlarına ne sıfatla, ne ce-
saretle dil uzatabiliyorsunuz? Onları üzmekten, incitmekten, eziyyet etmekten çekinmiyorsunuz? Acaba, şu ilâhi tehdidi hiç düşünmüyor musunuz?
Innelleziyne yü'zunallahe ve Resülehu le'anehümullahü fid-dünya vel-âhireti ve e'addelehüm azâben mühiynâ.
El - Ahzâb: 57 (Muhakkak ki, Allahu tealâ ve Resûlüne eziyyet edenlere, Allahu azim-üş-şân dünya ve âhirette lâ'net eder, onları ilâhi rahmetinden tard eder ve onlar için rüsvay edici bir azap hazırlar.)
Evet, Allah ve Resûlüne eziyyet edenler, tıpkı şeytan gibi ilâhi rahmetten koğulur, dünya ve âhirette lânete müstehak olur ve âhirette de rezil edici bir azaba duçar olurlar.
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
Ashabıma sövmeyiniz! Buna cür'et edecek bahtsıza, yani asabımdan birisine sövmek küstahlığında bulunacak olana, Allahu talâ'nın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti üzerlerine olsun. Bu gibilerin farz ve nafile amelleri şayan-ı kabul olmadığı gibi, bunlar adl üzere de olmayıp zâlimlerden olurlar.
Zira, Hadis-i şerif ile sâbittir ki, ashab-ı kiram birer yıldız mahiyetinde olup nurlarını şems-i hakikat-i Muhammediy-
ye'den almışlardır, binaenaleyh onlardan herhangi birisine iktida eden mutlâka hidayete erişir. Resûl-ü zişânın SIDDIKIY- YET nuru Hz. Eba-Bekir radıyallahu anh efendimize aksetmiş SIDDIYK-I EKBER olmuştur. Resûlü zişânın adl-ü adalet nuru, Hz. Ömer radıyallahu anh efendimize aksetmiş ve Ömer-ül- Faruk cihanda adalet nümunesi olmuştur. Resûl-ü zişânın hayâ ve iyman nuru Hz. Osman radıyallahu anh efendimizde zuhur etmiştir. Resûl-ü zişânın ilim ve irfanı, cömertlik ve ihsan1, şecaat ve cesareti Hz. Ali Ibn-i Ebi-Tâlip radıyallahu anh efendimizde zuhura gelmiştir. Ashab-ı kiramdan her birisinde zuhura gelen fazilet, haslet ve meziyetler, Resûl-ü müctebâ'dan iktibas edilen nurlardır. Ummet-i Muhammed'de görülen bütün hayır ve hasenât, ilim ve şecaat, sabır ve kanaat ve bütün velilerde zuhura gelen keramet Şems-i hakikat-i Ahmediyye'nin tecellisidir.
Hal ve hakikat böyle olduğuna göre, onun sevgili ve muhterem ana ve babasına ve amcasına dil uzatmak suretiyle eziyyet edenlerin âkibetlerinin ne olacağını, sizlerin irfan ve iz'anınıza terkederim. Allah azze ve celle, cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın, hayrı şerri ayırdetmesini bilen, Hakka vuslâtı şi'ar edinen âşıklar ve sadıklar zümresine idhal ve ilhak buyursun, Resûller Resûlünün nurlu yolundan ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'sinden, itaat ve muhabbetinden ayırmasın, onun yüce siyret ve ahlâkı ile ahlâklandırsın, zâtına, zât-1 Ahmediyyesine, âline, evlâdina, ezvacina, ashap ve ensarina, velilerine, âlimlerine muhabbetten uzaklaştırmasın (Amin ve bihürmeti seyyid-il mürseliyn).
Ey âşık-ı sadıklar:
Arifi-billah ve vâsıl-ı ilâllah olan ehlullah buyurmuşlardır ki, Allahu sübhanehu ve tealâ Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimizi, kendi nurundan halk ve icat eyleyip o nura:
— Muhammed'imin nuru ol! buyurdu.
Nur-u Habib-i Kibriyâ, muhabbet-i ilâhiyye ile halkolunup Muhammed ol emr-i sübhanisini telâkki edince (EŞHEDÜ EN
LÂ İLÂHE İLLALLAH) diyerek Rabbini aynı muhabbetle tesbih, takdis ve tevhid eyleyince, Hâlık-ı lem-yezel (VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESÜLUHU) buyurdular.
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri buyurdu ki:
— Zât-1 ecelli â'lâma kasem ederim ki, bu mübarek kelimeleri söyleyen kuluma nârı haram kıldım. Bir kulumun, denizlerin dalgaları ve köpükleri, kumların sayısı, güneşin zerresi kadar günahı olsa, bu kelime-i münciyye-i mübarekeyi aşk ve sıdk ile söyler ve kalbi ile de bu söylediğini tasdik ederse, o kulumu cehenneme koymam.
Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, Sultan-ül-Enbiyâ, İmam-ı asfiyâ, Rehber-i Evliyâ, Habib-i Hüda ve Şefi-i Rûz-i ceza efendimizin mübarek başını bereket-i ilâhiyyeden, mübarek kulağını zatına mahsus ibretten ibretli, mübarek gözlerini zatına mahsus hayâdan hayâlı, mübarek dilini zikr-i ilâhiyyenin nurundan, mübarek dudaklarını tesbih-i ilâhiyyeden ve münevver yüzünü rizayı Rabbaniyyenin nurundan halk ve icat eylemiştir. Mübarek göğüsünü ihlâstan, kalbini şefkat ve merhamet-i ilâhiyyesinden, ellerini sehavet ve cûd-ü kerem-ü ilâhiyyesinin nurundan halk eylemiş ve Habib-i edibinin bütün uzuvlarını nur-u Rabbaniyesiyle münevver kılmış ve bu ümmete Rahmeten lil-âlemiyn olarak şefi, münci, rahiym, Ra'uf ve Mustafa vasfiyle irsal edip buyurmuştur ki:
— Bu, size benim hediyemdir. Bu hediyemin kadrini ve kıymetini biliniz, ona tâ'zim ve tevkir ediniz. Ben, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbiyim. Ben, zât-ı ülûhiyyetim ve meleklerimle Habib-i edibime tâ'zim, tevkir ve salât etmekteyim.
Ey Hak ve hakikat âşıkları:
Insaf ile düşünelim... Bu mu'azzam nuru hâmil olan Resûl-ü zi'şânın muhterem anneleri Hazret-i Âmine, bu ilâhi nuru taşımak ni'metine mazhar olan muhterem babaları Hazret-i Abdullah, eğer Hakkın bu en sevgili ve seçkin kuluna ana
ve baba olabilmek vasıf ve hasletlerine sahip bulunmasalardı, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri onları Habib-i edibine ana ve baba yapar mıydı? Onlara, bu mu'azzam ve müstesnâ şerefi bahşeder miydi?
Kaldı ki, hiçbir peygamberin annesi hakkında (Cehennemdedir!) denilemez ve hele biz müslümanlar böyle bir şeyi aklımıza bile getiremeyiz. Şu halde, peygamberler peygamberi, iki cihan serveri, ehl-i iymanın önderi ve rehberinin muhterem anne ve babası hakkında uluorta konuşabilmek için insanın en az utanma ve arlanma duygularından mahrum olması gerekir.
Bir Beni-Israil peygamberi iken, Hz. Isa aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem'in bir veliyye olduğunda âlimler ve muhakkikler ittifak etmiş hatta Nebiyye olduğunu dahi ileri sürenler görülmüş iken Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin muhterem annesine dil uzatmak suretiyle Nebiyyi zişâna eziyyet edenler, nasıl bir çelişkiye düştüklerini farkedemiyorlar.
Imam-ül-Enbiyâ, bürhan-ül-asfiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üttehâyâ efendimiz, bütün peygamberân-ı izâmdan efdal olduğu gibi, onun ümmeti de gelmiş geçmiş diğer bütün ümmetlerden efdaldir. Zât-1 Risâletpenahileri, bütün peygamberlerden efdal olduğuna göre, anne ve babasının da diğer peygamberlerin anne ve babalarından efdal olduğu da mantık ve kıyas yolu ile mutlâk ve muhakkaktır. Hazret-i Abdullah ve Amine, nûr-u Ahmed'i hâmil olmak bakımından Hazret-i Meryem'den efdaldir.
Babaları da peygamber olan peygamberleri bu kaideden istisnâ eylesek dahi, âlemlere rahmet olarak gönderildiği bir hükm-ü ilâhi şeklinde beyan buyurulan Resûl-ü zişâna ana ve baba olabilmek şeref ve bahtiyarlığı, her kula nasip olacak bir mümtaziyet değildir. Hazret-i Meryem'in, Kur'an-ı azimde zikrolunarak ind-i ilâhideki derecesinin beyan buyurulması, Hazret-i Amine'nin derecat-ı ilâhiyyedeki mevkiini biz gafillere bildirmek değil midir? Mevlid-i Nebevi müellifi Süleyman Çelebi (Kuddise sırruh) velâdet-i Nebeviyyeyi hikâye ederken bu gerçeği ne veciz bir ifade ile dile getirmiştir:
Yarılıp dıvar çıktı nâgihan, Uç bile hûri bana oldu ıyân, Bazılar derler ki ol üç dilberin, Asiye idi biri ol meh-peykerin, Biri MERYEM HATUN idi âşikâr, Birisi de hûrilerden bir nigâr...
Bilindiği gibi Âsiye, Fira'unun eşi olup Hz. Musa aleyhisselâmı kucağında büyüten ve sonradan ona iyman ederek bu iymanı yüzünden işkence ile öldürülen şehidedir. Resûl-ü zişânın, kadem nihade-i âlem oluşu sırasında Asiye ile Meryem'in bulunmaları da, yalnız âlemlere rahmet olarak doğacak o peygamber-i âlişâna tâ'zim değil, elbette muhterem annesini de tekrim ve tevkir niyyeti ile izah olunabilir.
Ashab-ı kiramın Allahu tealâ katındaki makamlarını ise bizzat Kur'an-ı azim haber vermektedir:
> o/ télsosit Radıyallahu anhüm ve rado anh..
El-Ma'ide: 119 (Allahu tealâ, t'atlariyle onlardan razı olmuştur. Onlar da Allahu azim-üş-şândan razı olmuşlardır.)
Netekim, daha yukarıda zikrettiğimiz El-Fetih sûre-i celilesinin 29. âyet-i kerimesinde mealen: (Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, fakat kendi aralarında pek merhametlidirler. Sen, onları hep rükû ve secde halinde görürsün.
Onlar, Allahu tealâ'nın daima fazlını ve rizasını isterler. Simaları, yüzlerindeki secde eserlerinden belli olur.) iltifat-ı ilâhiyyesiyle sâbittir.
Hiçbir Nebi ve Resûlün ashap ve ensarı, Resûl-ü zişânın ashap ve ensarı kadar Allah ve Resûlüne itaatte ve dinine yardım ve müzaherette bulunmamışlardır. Cenab-1 Hak, Hz. Musa ve Harun aleyhimüsselâmı Fira'unu dine dâvet vazifesiyle gönderdiği zaman:
Izhebâ ila Flr'avne innehu tega fe-kula lehu kavlen leyyinen le'allehu yetezekkerü ev yahşa..
Tâ - Hâ: 43 - 44 (Fir'auna gidin, zira o kibirlenme ve tanrılik iddiasıyle tuğyân etti ve cidden haddi aştı. Onunla yumuşak konuşun, olur ki öğüt dinler veya Allahu talâ'nın azabından korkar.)
buyurmuş ve onlardan şu cevabı almıştı:
Kala Rabbena innena nehafü en yefruta aleyna ev en yetga..
Tâ - Ha: 45 (Her ikisi: «Ey Rabbimiz! Onun, aşırı gitmesinden ve bize saldırmasından korkuyoruz.» dediler.)
Evet, böyle demişlerdi. Fira'unun kendilerini öldürmesinden, eza ve cefa etmesinden korktuklarını söylemişlerdi. Oysa, bu iki zat birer peygamber idiler ve kendilerine vazife veren de yerlerin ve göklerin sahibi Allahu azim-üş-şân idi.
Halbuki, hicret gecesi Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh'a:
— Bu gece bana bir sui-kasıt yapacaklardır. Sen, benim yatağıma yatacak ve benim abamı örtüneceksin, buyurmuş ve Hazret-i Hayder-i Kerrâr itirazda bulunmak şöyle dursun bunu bir ganimet bilmiş:
— Anam, babam sana feda olsun yâ Resûlallah! diyerek böyle bir sui-kasta kurban gidivermek bahasına Resûl-ü zişanın yatağına girmeği canına minnet bilmişti. Yani, canân yoluna canını fedaya hazır olmuştu.
— Yâ Resûlallah! Korkarım, beni öldürürler. Allahu sübhanehu ve tealâ'dan bir höccet al ki, kâfirler beni öldürmesinler, dememistir.
O gece, Allah azze ve celle Cebrail ve Mikâil aleyhimüsselâma ve diğer meleklere hitap buyurmuş:
— Size verdiğim ömrü birbirinize hibe eder misiniz?
Melekler cevap vermişlerdi:
— Yâ Rab! Herşeyi hakkıyle bilen ancak sensin. Bize, bahş ve ihsan buyurduğun ömrü birbirimize hibe edemeyiz.
O zaman, bütün meleklerin gözlerinden perde kaldırılmış ve hitab-ı izzet şeref-sadir olmuştu:
— Ey meleklerim, bakın benim arslanım olan Ali'yi görün.
Habib-i edibim uğruna nasıl canını fedaya hazır bulunuyor.
Ve bütün melekler, Resûl-ü zişânın abasına sarılıp pervasızca onun yatağına yatmış bulunan Ali Ibn-i Ebi-Tâlib-i görmüşlerdi. O Esedullah-il galip, kurbanlık koyun gibi iki cihan serverine hazırlanan sui-kasta kendisini hedef etmişti.
Yine hitab-ı izzet şeref-sadir olmuş ve:
— Yâ Cebra'il! Yâ Mikâ'il! Varın, gidin Habibim yoluna canını fedaya hazır olan Ali'mi düşmanlarının şerrinden koruyun! buyurulmuştu.
Bu emr-i ilâhiyyi telâkki eyleyen Cebrail aleyhisselâm, Hz.
Imam-ı Ali'nin başucunda ve Mikâ'il aleyhisselâm da ayak ucunda durmuşlar ve Hayder-i Kerrâr'ı düşmanlarının şerrinden korumuşlardı. Onun içindir ki Hak teâlâ ve tekaddes hazretleri, şu âyet-i celile ile Aliyyül-Mürteza'yı medh-ü senâ buyurmuştur ki, irfandan nasibi ve hissesi bulunanlara ne güzel bir ibrettir: