Şeytan aleyh-il-lâ'ne, günlerden birgün, insan kılığına girdi ve bir insanoğlu ile arkadaş oldu. Birlikte yola çıktılar, akşama kadar yürüdüler, o insanoğlu bu süre içinde Rabbine hiç ibadet etmedi. Bir yerde geceyi geçirdiler ve sabahladılar, insanoğlunda yine ibadet yok. Hâsılı, üç gün gittiler, insanoğlu
bir defa olsun Hakka secde etmedi. Şeytan, dayanamayıp sordu:
— Arkadaş sen beni tanıyor ve kim olduğumu biliyor musun?
İnsanoğlu cevap verdi:
— Hayır, dedi. Yola çıkarken arkadaş olduk ve üç gündür birlikte yolculuk ettik. Senin hakkında bütün bildiğim bundan ibarettir.
O zaman, şeytan kendisini ona takdim etti:
- Ben, şeytanım!.. dedi.
— Hangi şeytansın? Hz. Adem aleyhisselâma secde etmekten kibirlenen şeytan mı?
- Evet, o dediğin şeytanın ta kindisiyim ama mâ'zur gör, seninle daha fazla arkadaşlık edemeyeceğim.
— Neden?
— Zira, seninle arkadaşlık etmekten korkuyorum.
— Sebep?
— Ben, Âdem'e secde etmedim ama, Rabbime secde etmekte hiç kusurum olmadı. Allahu tealâ, bana Adem'e secde etmemi emrettiğinde, kendimi ondan yüce ve üstün gördüm ve secde etmekten kaçındım ve bu yüzden de Rahmet-i ilâhiyyeden mahrum bırakıldım ve huzur-u ilâhiyyeden koğuldum.
Oysa, Allahu zül-celâl vel kemal hazretleri sana zât-ı ülühiyyetine secde etmeyi farz kıldığı halde, üç gündür sen Rabbine bir kerrecik olsun secde etmedin. Senin işlediğin bu günahı işlemekte ben Allahu tealâ'ya sığınır ve ondan korkarım. Seninle arkadaşlık ve yoldaşlık etmeğe devam edecek olursam, senin başına inecek azaptan bana da isabet edebilir. Haydi sana uğurlar ola, dedi ve insanoğlunun yanından uzaklaşıp gitti.
Azizim:
Günah çokluğu ve kusurlarla yaptığın ibadetlerden dolayı u'cuba kapılma!.. Günahın, büyüğünden ve küçüğünden, azından ve çoğundan kaçmağa ve sakınınağa çalış... Allahu tealâ, Envar-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 45
bir hatası için ikiyüz bin yıl ibadetine rağmen İblis'e lâ'net etmiş ve onu huzurundan koğmuştur. Hz. Adem aleyhisselâm SAFİYYULLAH iken, bir zelle ile cennetten çıkarılmıştır. Evleri mezar ve emelleri bugün âh-ü zâr olmuş, cemiyetleri dağılmış olan kimselere bak ve dünyadan sakın emin olma...
Dünya hayatında ebediyyen kalabilmek muhaldir. Ana rahmine düştüğün gündenberi, ömür binandan hergün bir taş düşmektedir. Yakın bir gelecekte ömür yapının bütün taşları dökülecek ve çatısı başına yıkılacaktır. O zaman, senden öncekilere olduğu gibi seni de kara toprağın bağrına yerleştireceklerdir.
Günün birinde, yaptığın günahlara ve kötülüklere çok ama pek çok pişman olacak, ağlayıp sızlayacaksın. Fakat, o korkunç yüzlü azap melekleri karşına dikildikten sonra bu pişmanlığının hiçbir yararı olmayacak ve seni cehennem azabından kurtaramayacaktır. Azap melekleri, Allahu tealâ'n n emrine karşı gelemezler ve kendilerine ne emrolunmuşsa, onu mutlaka yerine getirirler. Binaenaleyh, onlardan medet ve şefkat bekleyemezsin. Malın ve paran arttıkça, kibir ve gururun da artıyor. Acaba, senin gibi yüzbinlerce zenginin malını mülkünü bir araya getirseler, hergün biraz daha eksilen ömrünü geriye getirebilir misin? Ecelini, bir tek dakika uzatabilir misin?
Ömür sermayesini harcayarak edindiğin dünya mal ve sermayesi, o korkunç günlerde sana ne gibi yararlar sağlar? Ecel gelince bir saniye bile mühlet veremez. Azra'il aleyhisselâm, â'mal-i salihan olup olmadığına, ibadet ve tâ'atin bulunup bulunmadığına, tövbe edip etmediğine bakmaz, kendisine verilen emri tam zamanında ve mutlâka yerine getiriverir. Acaba hangi yüzle ve hangi özle Hak divanında duracak ve Rabbine hesap vereceksin?
Ey âşık-ı sadık!..
Omür sermayesinin bir saniyesini bile sakın israf etme, kısacık fâni ömrünün her sâniyesini o ebedi âlemi kazanmak için harca, yararlı ve salih ameller işle, Allahu tealâ'ya hakkıyle kulluk eyle, fâni dünya evinde barındığın ve kaldığın sürece, ebediyyet ülkesindeki saadethaneni bina etmeğe çalış, seni zorla çıkarmalarını beklemeden dünyayı terkeyle, ölmeden önce öl ki, olasın!.. Hak rizasını bulasın, ebediyyen cennet evinde kalasın, cemal-i bâ-kemali göresin, bağ-ı cinâna eresin, muhabbet güllerini deresin, cennet-i zâtta mazhar-ı zât olmak mutluluğuna kavuşasın, ebedi zevk ve safa içinde yaşayasın...
Dünyaya dikkat ve ibretle bakacak olursan, çalışmanın zorla ve ayrılmanın ise ihtiyari olduğunu görür ve anlarsın. O halde, sana bahş ve ihsan buyurulan ilâhi ni'metlere şükret ki, o ni'metler artsın ve çoğalsın. Bilirsin ki, şükredilen ni metler daima artar ve çoğalır. Dinine ve iymanına sahip ol, kâmil mü'- min ol, ömrünü Allah'sız ve günlerini ibadetsiz geçirme!.. Bu anlattıklarımıza dudak bükenlerin ve yüz çevirenlerin, cehenneme tâlip oldukları şüphesizdir.
Halbuki, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ bizlerin cehenneme girmemize ve azap görmemize razı değillerdir. Zira, Allah ve Resûlünün biz kullarına ve ümmetine karşı olan şefkat ve merhametleri, ana ve babaların evlâtlarına duyduğu şefkat ve merhametten pekçok ziyadedir. İşin başı, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine hakkıyle kul ve iki cihan serverine lâyık ümmet olabilmektir. Zât-ı ülûhiyyetine kul ve Habib-i edibine ümmet olanları Allah azze ve celle hazretleri sever. Allahu azim-üş-şân bir kulunu severse, kul da Rabbini sever. Sevgi, itidal derecesini geçince ona aşk denilir. Bu aşırı sevgiye mübtelâ olanlara da âşık denilir. Âşıkın alâmeti ise, mâ'şukunun yolunda herşeyini fedaya hazır olmak, herşeyini tereddüt etmeden feda etmektir. Bir ikinci alâmeti de, nefsini telef edinceye kadar sevdiğinin rızasını kazanmağa çalışmaktır. Aşk, muhabbet derecelerinin en sonu olduğundan dolayı âşık olan muhibbin muhabbeti ve mâ'şukuna olan muhabbeti hakikatte muhabbet-i ilâhiyye eseridir. Sadık olan âşıkları, Allahu tealâ sever ve meleklerine de âşık-ı sadıka muhabbet etmelerini emr-ü fernan eyler ve melekler de Hak âşıkı olan o kulu severler.