Ara
Menü
4 dakikalık okuma

Selçuk sultanlarından Alâeddin Keykubat'a Hristiyan bir tüccar müracaat eder: — Sultanım!

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 566

Selçuk sultanlarından Alâeddin Keykubat'a Hristiyan bir tüccar müracaat eder:

— Sultanım! der. Sizin adaletinizi yakınen bilenlerdenim.

Tebaanızdan olmakla öğünürüm. Hristiyan olmama rağmen,

hak ve menfaatlerim korunmakta ve bizlere de müslümanlarla eşit muamele tatbik olunmaktadır. Son zamanlarda Mısır'la ticaret yaptım ve kazandığım parayı getirdim. Ancak, Antalya tekfuru bütün kazancımı elimden aldı. Devletinize malımı, canımı, ırz ve namusumu, dinimi koruyup kollaması için vergi ve haraç ödüyorum. Meşrû kazancımın zorla elimden alınması büyük bir haksızlıktır. Islâm idaresine hak ve menfaatlerimizi korudunuz için girdim ve bugüne kadar yasalarınıza ve töelerinize itaat ettim. Benim hakkımı Antalya tekfurundan alınız veya zararımı tazmin ediniz. Gasbedilen para sizindir, yağma edilen şan ve şeref de yine sizindir. Bu tecavüz, şeklen ve zâhiren bana olmuşsa da, aslında size yapılmış demektir.

Sultan, büyük bir hiddetle kalktı ve yemin etti:

— Eger, senin hakkını Antalya tekfurundan almadan şu tahtıma oturursam, karım benden boş olsun, dedi ve derhal ordularına hareket emrini verdi. Bir yandan da Antalya tekfuruna haber salarak, yukarıda sıraladığımız üç şarttan birisini kabul etmesini istedi. Antalya tekfuru, bu teklifleri kabule yanaşmayınca Türk-islâm orduları Antalya şehrini kuşattı ve fethetti. Şikâyet sahibi Hristiyan tüccarın hakkı alınarak kendisine ödendi. Sultan Alâeddin Keykubat, Antalya'nın fethinden sonra tahtına tekrar oturdu.

Bu tarihi kıssa, müslüman Türklerin tebaasından olan gayrimüslimlerin hak ve menfaatlerine karşı ne kadar titiz davrandıklarının delili ve şahididir.

Türk hâkimiyeti altında yaşayan gayri müslimler, huzur ve refah içinde yaşarlardı. Mehmedcikler, cephede kan dökerken onlar, büyük merkezlerde işleriyle, güçleriyle, ticaretleriyle uğraşır, büyük servetlere sahip olurlardı. Mehmedcik, cephede şehadet rütbesini ihraz ederse, oğlu namzet olarak yerini alır; karısı, kızı kimsesiz ve yetim kalır, anası ve babası büyük acılar içinde kıvranırdı ama, haraç ödeyen kâfir bütün bu ağlayıp sızlamalara seyirci olur ve kıs kıs gülerek küplerini doldurur, mal ve mülkü ile ögünür, servet ve ihtişamı ile böbürlenirdi. Bu kadarıyla kalsa neyse ne!.. Üstelik, eline fırsat geçti mi, gördüğü hüsn-ü muameleye rağmen, millete ihanet eder, orduya ihanet eder ve müslümana ihanet ederdi. Kendilerine, adalet tatbik olunsa feryat ve figana başlarlar, müsümanlar aleyhinde akla hayale gelmedik iftira kampanyaları açarlar, Batılı büyük devletlere şikâyetten tutunuz da, birleşmiş milletler teşkilâtına, güvenlik konseyine varıncaya kadar çalmadık kapı bırakmazlar. Oysa, biz müslüman Türkler ikiyüz seneye yakın bir zaman hâkimiyetimiz altında kalan Macaristan'da, dörtyüz seneye yakın bir zaman Romanya'da, beşyüz seneye yakın bir zaman Sırbistan'da, üçyüz elli seneye yakın bir zaman Yunanistan'da, beşyüz yirmiş beş yıldır idaremizde bulunan ve kıyamete kadar da Türk kalacak olan Istanbul'da ne bir kilise veya havra yıkmışızdır, ne kimsenin ibadetine engel olmuşuzdur, ne hiç kimseyi kılıç zoruyla Müslüman olmaya zorlamışızdır, ama medeniyet dünyasında adımız hâlâ ve hâlâ BARBAR TURKLER, ZALIM TÜRKLER olarak anılmaktadır. Hangi medeniyet, hangi barbarlık hangi zâlimlik? Saf ve mâ'sum insanların Hristiyanlaştırmak için sermayesi milyarlarla ifade edilen misyonerlik teşkilâtı mı medenidir? Beynelmilel siyonizmi bütün dünyaya yaymak için her ülkede mason locaları kuranlardan daha barbar, müslümanları arkadan vuranlardan daha zâlim kim olabilir?

Vaktiyle, müslüman Türklerin adalet ve hakkaniyet üzere her girdikleri ülkeye tam bir hukuk nizamı getirdiklerini bilen papazlardan, islâmın zaferi için kendi kiliselerinde âyinler tertip ve dua edenler görülmüştür. Kıbrıs'ta kara cübbeli bir katil papaz, müslümanları haksız yere öldürüp cami-i şerifleri bombalarla yıkarken, İstanbul'da herhangi bir kiliseye taş atan olmuş mudur? 6/7 Eylül hâdiseleri dahi, müslüman Türkü küçük düşürmek isteyenlerin tahrik ve teşvikleri sonucu meydana gelmemiş midir? Bu menfur hadiselerden sonra, Avrupa'nın belli başlı bütün merkezlerinde, limanlarında ve hava alanlarında Türkler aleyhinde korkunç tezvir ve iftiralar dolu beyannameler dağıtılmamış mıdır?

Evet, islâmda cihad farzdır. Fakat, müslümanlar bu cihadı zâlimin zulmünden mazlûmu, gaddarın gadrinden mağduru, kötülerin şerrinden insanları korumak ve kurtarmak için, insanlık haysiyetini, kişilerin ırz ve iffetini sıyanet için yapmişlardır ki, kısaca cihada mukaddesatı muhafaza için izin ve ruhsat verilmiştir, diyebiliriz.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.