Şeyh Şibli kuddise sırruh buyuruyorlar ki:
— Bir gece, Kâ be-i muazzamayı tavafa gitmiştim. Li-hikmetin, tavaf mahalli oldukça tenha idi. Beyt-i mükerremi tavafa başladım. Bu sırada, bir â'rabinin rükn-ü Yemani'de durduğunu ve âlemlerin Rabbine münâcatta bulunduğunu duydum ve kendisini dinlemeğe başladım. Şöyle niyaz ediyordu:
(Ey benim Rabbim!.. Kaç defa haremine geldim, mahrum oldum. Bu defa, benim seni sevdiğim gibi, senin de beni sevdiğini bu âciz kuluna bildirmeden şuradan ayrılmayacağın.
Lûtfet ilâhi, bu kulunu haberdar et, bu defa da hareminden mahrum ayrılmayayım, zât-ı ülühiyyetine şükrederek yüzümü toprağa süreyim. Bu günahkâr kulunu sevmiyorsan, onu da bildir ki, bileyim ve seni sevmekte devam edeyim. Seni sevmem bana kâfidir...) diye yalvarıyordu.
Mevlâm ver aşkını bana, Hayranın olayım senin;
Bülbül gibi cemaline, Nalânın olayım senin...
Yandır beni, yandır beni;
Aşk meyine kandır beni, Serhoş edip döndür beni, Mestanın olayım senin...
Mansur'um aşk dârına, Mazhar olup didârına, Şem'i cemalin nârına, Suzânın olayım senin...
Al, bende benlik kalmasın;
Kimseler halim bilmesin, Nam-ü nişânım olmasın, Pinhânın olayım senin...
Bu can kuşun sana uçur, Aşk meyinden bana içir, Bu tâc-ü hırkadan geçir, Uryânın olayım senin...
Vasleyle yârı yârına, Koyma bugünü yarına, Yak beni aşkın nârına, Büryânın olayım senin...
Seyyid Nizamoğlu hocam, Ayırma kendinden, yücem!
Eğer gündüz, eğer gecem;
Mihmânın olayım senin...
Şeyh Şibli, hikâyenin sonunu anlatarak diyor ki:
- Rükn-ü Yemani'den bir el zuhur ettiğini gördüm. O elin tuttuğu nurdan bir varak üzerinde: (Ey zâhirde â'rabi ve hakikatte türabi olan kulum!.. Biz, ezel bezminde seninle muhabbet ahdinde bulunmuştuk. Gel, seni şimdi bu muhabbeti yenilediğin için taltit ve ikram edeyim...) yazılı idi.
Â'rabi, uzanan o ele elini uzatarak sustu, sakinleşti, öylece mest-ü hayran kaldı. O âşık-ı billâh'ın yanına vardım ve gördüm ki, yüzünü rük-nü Yemani ye dayamış, aziz canını muhabbetullah yolunda ten kafesinden uçurmuştu. Sağ elinde nurdan yazılmış bir berât vardı. O berâtta da şunlar yazılmıştı: (Ey âşık-ı sadık!.. Biz, seni seçtik, sevgi ve muhabbetimize lâyık kıldık. Biz, azim-üş-şân seninle ezel âlemindeki ahdimize saclk kaldık, mahzun olma, üzülme, kaygulanma, sen bizi sevdiğin gibi, biz azim-üş-şân da seni seviyoruz...)
Maksud kolaylıkla ele geçmez azizim, Çeşm etti feda Yusuf'a, Yakub-u muhabbet...
Ey kıyamet gününün mâliki!.. Ey nedamet gününün meliki!.. Ey saadet gününün mahbubu ve seven kullarının matlûp ve maksudu!.. Lûtuf ve inayetin hasta gönüllerin şifası, kerem ve ihsanın yaralı kalplerin devası, aşk ve muhabbetin bağrı yanıkların rehâsı, dergâh-ı bârigâh-ı ulûhiyyetin çaresizlerin melce ve me'vâsıdır. Nusret ve inayetin, yardımına her ân ve her zaman muhtaç olan kullarına safa, Elest bezmindeki ahdin kıyamet günü mücrimler için vefa, gazap ve azabın kâfirler ve münkirler için dünyada ve âhirette cefadır.
Ilâhi!.. Aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile yanıp tutuşan âşık kullarının aşk ve muhabbetleri izzetine, cemal-i bâ-kemaline müştak olan sadık kullarının hürmetine, bizlerin de kalplerimizi rahmet ve mâ'rifet-i ilâhiyyenle, ilkbahar yağmurlarının kurak ve çorak toprakları yeşillendirip tazelendirdiği gibi yeniden can bulan âşıklar, sadıklar ve sâlihler zümresine ilhak eyle, hakkıyle ve kemaliyle ârit-i billâh olalım, rizayı ilâhiyyene erdirecek tarik-i müstakimi bulalım, sıdk-u ihlâs ile sana varan o dosdoğru yolda dâim ve kaim bulunalım. (Amin)