Allah dostlarından bir âşık vardı. Dünyanın alâyişinden nefs-i şeytanın arzu ve hevesinden ve bu cihanın şehvet ve hevâsından el çekmiş, nefs-i emmâresiyle cihad-ı ekber ederek tenha bir köşede tefekkür deryasına dalmıştı. Başını tedebbür dizine koymuş, Rabbine ibadet ve t'atle, sabır ve kanaatle hemhal olmuştu.
Kendisine, ga'ib âleminden bir nidâ geldi:
— Ey âşık-ı didârım olan kulum!.. Kalk, şu karşıdaki harabeye git, orada dostlarımdan birisi vefat eyledi, o dostumun gaslini. teçhiz ve tekfinini yap, namazını kıldır ve kendisini defnet...
Bu emr-i ilâhi üzerine o zât-1 akdes, yanına gerekli teçhiz ve tekfin malzemesini alarak tarif olunan yere gitti. Kapıya varınca gördü ki, harabe gayet karanlıktır. Selâm verdi ve girmek için ruhsat istedi, bir ses selâmına mukabele ettikten sonra:
— Ey Allahu talâ'nın gönderdiği zât sabreyle!..
Içeride kendisinden önce gelmiş birisinin bulunduğunu zannetti, biraz durup dinledi, hiçbir ses ve hareket duyulmuyordu. Bu iş, şeytanın bir hiylesi olabilir miydi? Öyle ya, kulu
ibadetinden alikoyan ancak şeytan olabilirdi. Fakat, merakını yenemedi ve hazır gelmişken içeriye girip bakmayı düşündü ve besinele-i şerite çekerek harebeye girdi.
O Allah dostu, o vahşet ve kimsesizlik şenliğinde toprak üstüne düşmüş yatıyordu, başının altında yastık yerine bir kerpiç bulunuyordu. Durumuna göre canını canânina teslim etmişti. Aldığı emri yerine getirmek üzere gerekli hazırlıkları yaptı, o Allah dostunu bir tahta üzerine yatırarak yıkamağa davrandı, o ânda vuslât zevkiyle sermest olan zât mübarek gözlerini açtı, kendisine hizmete gelen zâtın yüzüne baktı ve gülümsedi. Kendisini gasletmeğe hazırlanan zâtın hayreti artmış, eli ve ayağı titremeğe başlamıştı. Şimdi ne yapmalıydı?
Şaşkın ve mütereddit düşünürken, o mübarek zât kendisine hitap etti:
— Ey Rabbimin beni teçhiz ve tekfin için gönderdiği Hak yoldaşım, korkma ve şaşırma!.. Yaklaş ve aldığın emri yerine getir, teçhiz ve tekfinimi tamamla ve beni yerime ulaştır!..
Kendisine hizmete gönderilen zât sordu:
- Ey aziz, lûtfedip haber veriniz, öldükten sonra nasıl dirildiniz ki benimle böyle söyleşebiliyorsunuz?
Hazret, yattığı yerden cevap verdi:
— Ey benim kardeşim, bilmez misin ki, Hak dostları ölmezler. Bir saraydan bir saraya naklederler. Mâlik-elmülk olan Allahu azim-üş-şân nasıl dilerse öyle olur. Bazı kullarını dünya hayatında padişah, paşa, bey veya hâkim görevleriyle halkın işlerine hâkim kılar amma, bu görevlerini hayra kullanruazlarsa âhiret hayatında da onları mahkûm eder. Hâlık-ı â'zamı halkın tanıyıp bilmesi başka nasıl mümkün olur? Dünyaya hükmedenlerden bazıları, âhirette hâkim-i mutlâk huzurunda muhakeme olunurlar ve cezayı sezâlarını bulurlar, dedi.
Seyyia Seyfullah kuddise sırruh ne güzel buyurmuşlardır:
Biz âşıkız, biz ölmeyiz;
Çürüyüp toprak olmayız, Karanlıklarda kalmayız, Bize leyl-ü nehâr olmaz...
Seyyid Nesiri hazretleri de, şu güzel nutukları ile bizi te'yid buyurmaktadır:
Aşk ehli ölmez, yerde çürümez;
Yanınayan bilmez, ateş-i aşka...