Kâfir ve müşrik zâlimler, Endülüs şehir ve kasabalarına saldırmışlar, yakıp yıkmışlar, kesip öldürmüşler, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmamışlardı. Müslümanların mallarını talân ediyorlar ve bu da yetmiyormuş gibi, çoluk çocuklarını esir ediyorlar ve rumların Kıbrıs'ta yaptıkları gibi kamplara atıyorlardı. Aç ve susuz günlerce bekletilen bu ma'sum insanların bütün günahları, müslüman olmalarıydı. Küçük çocuklar ağlayıp sızlıyor, anne ve bacılar inim inim inliyorlardı.
Kendilerine âdeta hayvan muamelesi yapılıyor ve önlerine atılan otları yemeğe zorlanıyorlardı.
Kâfir askerleri ise, bu aç, susuz ve bakımsız müslümanların gözleri önünde kebaplar, kızartmalar, köfteler yiyorlar ve müslümanlarla da alay etmekten geri durmuyorlardı:
— Haydi, siz de otlarınızı yesenize!..
Bu mâ'sum ve mazlûm halkın feryat ve figanlarından vahşi bir zevk aldıkları her hallerinden belli oluyordu. Müslümanlar ise, islâm dininin hükümlerine göre, esirlerini değil aç bırakmak, kendi yediklerinden yedirmekle mükellef bulunduklarından, onların bu hallerine şaşıp şaşıp kalıyor ve fakat ses çıkaramıyorlardı.
Esir kamplarındaki müslümanların acıklı halleri Endülüs'ün her yanında duyulmuş ve ehl-i iymanı ziyadesiyle üzmüştü. Müslümanlar, esir düşen din kardeşlerine yardım için aralarında bir kampanya açmışlar ve bu arada Allahu tealâ'ya niyazda bulunması için Şeyh Ebu-Ishak kuddise sırruh hazretlerine müracaat etmişlerdi. Yemek zamanı olduğundan, hazret-i şeyh sofrayı kurmuş ve misafirlerini dâvet etmişti. Yemeğe başlayacakları sırada, misafirlerden birisi şeyh hazretlerine sordu:
— Efendim, küffâr-ı hâkisarın müslüman kardeşlerimize yaptıklarından haberiniz var mı? Zavallı din kardeşlerimiz günlerdir aç ve susuz zâlimlerin ellerinde inim inim inlemektedirler. Acaba, onları kurtarmanın bir yolu ve çaresi yok mudur? demiş ve ağlamağa başlamıştı. Hazret-i şeyh, fevkalâde müteessir olmuş ve adamlarına sofrayı kaldırmalarını emrettikten sonra:
— Allahu tealâ'ya kasem olsun ki, esir olarak din ve millet düşmanlarının ellerine düşen kardeşlerimiz kurtulmadan, rahata ve felâha ermeden ben de yemek yemeyeceğim ve su içmeyeceğim, buyurdu.
Misafirler de bu anda iştirak ve hep birlikte dua ederek ağlaştılar. Şeyh Ebu-İshak hazretleri talihsiz müslümanların din ve millet düşmanlarının ellerinden kurtulmaları için dergâh-ı barigâh-1 ahadiyyete niyaza başladılar.
Kısa bir süre sonra da memnun ve mesrur bir ifade ve eda ile, hazır bulunanlara hitabederek:
— Haydi buyurun sofraya, birlikte yemek yiyelim, buyurdu ve bizzat sofraya oturarak Allah ne verdiyse yemeğe başla- d1. Herkes, merak içinde idi. Şeyh, müslüman esirler kurtulmadan yemek yemeyeceğine ve su içmeyeceğine kasem ettiği halde, henüz din kardeşlerinin kurtulduklarına dair bir belirti imadan pekâlâ yiyip içebiliyorlardı.
Meğer, mes'ele o misafirlerin zannettikleri gibi değilmiş.
Bazı âriflerin sonradan tesbit ettiklerine göre, şeyh hazretleri Allahu zül-celâl vel-cemal hazretlerine niyaza başladığı ân, müslümanların esir bulundukları yerde vazife gören düşman askerleri korkunç bir gürültü ile ürpermişler ve bu gürültüyü at nallarının hücuma kalkmalarını andıran sesler ve tekbir sadaları takibetmiş. Düşman askerleri:
- Eyvah, müslüman askerleri geliyor, kaçalım ve kurtulalım, diyerek herşeylerini orada bırakıp canları ve başları kaygusuna düşmüşler ve her biri birer tarafa savuşmuşlar. Düşmanın bu kaçışına ve mü'minlerin onların zulüm ve baskılarindan kurtulduklarına agah Olan şeyh hazretleri de işte o zaman tekrar sofraya oturmuş ve misafirlerini de davet ederek yemeğe başlamışlar.
Burada, akla bir soru gelebilir:
Rumeli de cereyan eden taci aları, o devrin şeyhleri neden Şeyh Ebu-İshak hazretleri gibi dua ve niyaz ile önleyemediler?
Bu soru, bir bakıma haklı gibi görülebilir. Fakat, cevabı da hazırdır. Eğer, o devirde Rumeli'de Allahu tealâ'ya dua edenler ve duaları kabul buyurulanlar olmasaydı, düşmanlarımız öylesine azmışlardı ki, bir tek müslüman ve Türk bırakmaz ve hepsini kılıçtan geçirirlerdi.
İRŞÂD adındaki üç ciltlik eserimizin ikinci cildinde yayınlanan bu şiiri de burada ve bu vesile ile tekrarlamakta fayda görüyorum:
Altun ovalarda, gümüş dağlarda;
Gezen sürülerden nişan kalmamış.
Zümrüt mahsullü şirin bağlarda, Öten bülbüllerde figan kalmamış...
Kalmamış köylerde hayattan eser, Gelin odaları hep mezar olmuş, Bu harap illerde akan dereler, Mazlûm kurbanların kanıyla dolmuş...
Sırma saçlı kızlar, mâ'sum yavrular;
Hâ'in çizmelerle ezilmiş, bitmiş;
Yuvası dağılmış garip kumrular, Kartal pençesinde mahvolup gitmiş...
Bu yerler bir zaman şendi, gülşendi;
Keder görmemişti ovası, dağı;
Her taraf gülşen, her gönül şendi;
Geçti üzerinden düşman ayağı...
Çalındı taşlara namuslu başlar, Gebe kadınların karnı deşildi, Yakıldı mescitler, kırıldı taşlar;
Ölülerin bile kabri eşildi...
Minbere, mihraba haçlar çakıldı;
Atıldı yerlere Hakkın kelâmı, Ezan yerlerine çanlar takıldı, Salip orduları ezdi islâmı...
Sönen ocakların, viran yurtların;
Bütün gönüllerde ateşi yanar, Insan suretinde vahşi kurtların, Açtığı yaralar unulmaz, kanar...
Unutma! Gördüğün hakareti bil, Kinini kalbinde sakla, uyutma;
Ağlama, gözünün yaşlarıu sil;
Bekle zamanını, fakat unutma...
Unutma! İntikam günleri gelir, Durdukça dünyada Türklerin adı, Evlâdın intikam yolunu bilir, Yaşasın kalbinde bugünün yâdı...
Unutma!.. Kinini fikrin dönmesin, Milleti yaşatan kindir, emeldir;
Üfle ateşini, kinin sönmesin, Devlet binasına kin bir temeldir...
Unutma kalleşi, kahbe düşmanı;
Kinini kalbine ateşle yazdır, Unutma sel gibi çağlayan kanı, Ölürsen, bunları taşına yazdır...
Bundan evvelki risâlelerimizde, bu zulümlere temas etmiş ve daha etraflı bilgiler sunmağa çalışmıştık. O çağları yaşayan bir çok şairlerimiz, gördükleri ve şahit oldukları insanlık dışı muameleleri, zulümleri, faciaları daha bunun gibi bir çok şiir ve manzumelerle dile getirmişlerdir.
Onun için diyoruz ki, din ve millet düşmanları tarafından kulakları ve burunları kesilen, gözleri oyulan şehitler yarın o halleri ile mahkeme-i kübâ'ya gelecekler ve Hak yoluna armağan ettiklerinin mükâfatını alacaklardır.
Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerine hamd-ü senâ ederiz ki, biz mü'min kullarına kâfirlerin ve zâlimlerin yaptıkları bu insanlık dışı kötü ve çirkin hareketleri kesin olarak yasaklamış ve haram kılmıştır. Ölülerin veya dirilerin gözlerini oymak, kulaklarını veya burunlarını kesmek, herhangi bir uzvunu koparmak şiddetle men'olunmuştur. Onun için, tarih boyunca savaştığımız din ve millet düşmanlarından hiçbirisi bizlere böyle bir suç isnad edememişlerdir. Esasen, bizler de onlar gibi yapmış olsaydık, kâfirlerden ne farkımız kalırdı?
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri zulümden münezzehtir ve zâlimleri aslâ sevmediğini kitab-ı aziyminde açıkça beyan ve ilân buyurmuştur. Biz mü'minler, düşmanlarımız bile olsalar hastalara, ihtiyarlara, yaralılara, çoluk çocuğa aslâ dokunamayız, kimsenin ırz ve namusuna tasallût ve tecavüz edemeyiz, esirlere kötü muamelede bulunamayız, onları aç susuz bırakamayız, elimizden geldiği ve gücümüzün yettiği kadar yedirir, içirir ve tedavileri çarelerini araştırırız. Ayrıca, düşman arazisinde bile olsa ağaçları kesemeyiz, ekili tarla ve bostanları imha ve tahrip edemeyiz, hâsılı bile bile zarar veremeyiz.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
(Zimmî, yani teslim olmuş gayr-i müslimlere eziyyet eden kimselerin yarın kıyamet günü hasmı ben olacağım...) buyurmuşlardır.