Almanya kralı Charles Quint, Fransa kralı François'yi harpte esir etmişti. Fransa kralının annesi, Kanuni Sultan Süleyman Han'a müracaat ederek, oğlunun esirlikten kurtarılmasını istirham ederken:
— Bugün, cihanda adaleti sen temsil etmektesin. Sen, denizlerin ve karaların sultanısın, Hazret-i Muhammed'in halifesisin. Onun için sana sığınıyor ve yalvarıyorum, oğlumu kurtar!.. demişti.
Kanuni Sultan Süleyman Han; bunun üzerine Charles Quint'e haber göndermiş ve:
— Kulaklarımızın dibinde top sesleri duyuluyor. Esir ettiğin Fransa kralı François'yi memleketine iade et, yoksa ordularımla üzerine geliyorum, diye haber göndermiş ve Fransa kralı bu sayede hürriyetine kavuşmuştur.
Kanuni; Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin iştirak buyurdukları gaza sayısı kadar savaşlarda bulunmuştur. Resûl-ü zişân, altmış yedi gaza etmiş ve yirmi sekiz gazada bizzat savaş alanında bulunmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman Han da, yirmi sekiz savaşa iştirak etmiş ve sonuncusu olan Zgetvar kalesi muhasarasında ve harp meydanında vâsıl-ı cennet ve mazhar-ı rü'yet-i didâr-1 sübhan olmuşlardır. Rodos.
adasının fatihi odur, Macaristan'ı fetheden odur, Viyana'yı ilk defa kuşatan yine odur.
Kanuni Sultan Süleyman Han'ın, doğu seferine çıkarken yazdığı meşhur gazelini teberrüken sunuyorum:
Allah Allah diyelürn, sancağ-ı şâhi çekelüm;
Yörüyüp her yöreden şarka sipâhı çekelüm...
İki yerden kuşanalum yine gayret kuşağın, Bulaşıp toz ile toprağa bu râhı çekelüm...
Paymâl eyleyelüm kişverini Sûrh-serün, Gözüne sürme diye dûd-i siyahı çekelüm...
Bize farz olmuş iken olmamız islâma zahir, Nice bir oturalım, bunca günahı çekelüm...
Umarım rehber ola bize Ebu-Bekr-ü Ömer, Ey MUHİBBİ yürüyüp şarka sipâhı çekelüm...
Sözü uzatmağa ne hacet? Tarih kitapları şanlı atalarımı-.
zın insan hak ve hürriyetlerine, adalete, ilim, irfan ve medeniyyete yaptıkları şerefli hizmetlerle doludur ve bunları böyle bir risâle içinde sayıp dökmeğe imkân ve ihtimal yoktur. Şu
kadarını söyleyelim ki, bir hristiyan şehri fethedildiği zaman, ilk yapılan iş bir kiliseyi cami-i şerif yapmak ve ilk cuma namazını orada kılmaktır. Fakat, bir kilisenin helâ veya ahır yapıldığı görülüp işitilmemiştir. Müslüman Türkler, silâhsız halka dokunmamış, çoluk çocuk kesmemiş, kimsenin ırz ve iffetine el sürmemiş, halkı aç ve susuz bırakarak zulme yönelmemiş, mutlâk bir adalet, hürriyet ve müsavat ile herkese eşit muamele etmiştir. Zira, aksi davranışlar din-i mübiyn-i islâmda şiddetle yasaklanmıştır ve aksine hareket edenler başkalarına ibret-i mü'essire olmak üzere cezalandırılmıştır.
Onlar iyi bilirlerdi ki, Seyyid-ül-Enâm aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz:
(Size teslim olan bir kimseye zulmederseniz, kıyamet gününde o mazlûmun hakkını bizzat ben arar ve sizden dâ'vacı olurum, onun hakkını sizden alırım.) buyurmuşlardır.
Habib-i edib-i Kibriyâ'nın bu açık ve kesin emirlerine kar.
şı hangi müslüman kendisine teslim olan bir yabancıya eziyet veya cefa edebilirdi? Teslim olan hangi ırktan, hangi din ve mezhepten olursa olsun, islâm askerine teslim olduğu ândan itibaren huzur ve güvenliğe kavuşmuştur. Hele, iyman ve islâma da teslim olursa, o zaman yalnız dünyada değil, âhirette de felâha ve necata erdiği muhakkaktır.
Islâm dininde, kimse zorla müslüman olmağa davet olunamaz. Isteyen, dilediği dinde kalabilir. Aksini iddia edenler çıkarsa, cevap verir ve deriz ki, bu kesin hüküm bulunmasaydı bugün Viyana'ya kadar uzanan coğrafi bölgede yaşayan halk tamamen müslüman olmuştu. Onları kim kurtarabilirdi?
Fakat, Hz. İsa aleyhisselâma peygamber olduğunu bile bile hâşâ sümme hâşâ (ALLAH'IN OGLU) diyen zâlim kâfirler böyle mi? Kıbrıs'ta olduğu gibi cami-i şerifleri top gülleleriyle yıkarlar, 1976 Ağustos ayında ve bütün sözüm ona medeniyet dünyasının gözleri önünde Batı Trakya'da mescitlerimizi yakarlar, yıkmakla da kalmaz helâ yaparlar, müslüman halkın ırz ve iffetine tecavüz ederler, yediden yetmişe müslümanları boğazlayarak veya kurşunlayarak buldozerlerle büyük çukurlara gömerler, film ve fotoğraf makineleri bu vahşet ve terörü olanca açıklığı ile tesbit eder, televizyon ekranları bu faciaları bütün dünyaya ilân eder, ama hristiyan dünyası lâkayıt, sessiz ve seyircidir. Beyrut'ta bir göçmen kampında binlerce müslüman kadın, erkek, çoluk çocuk yediden yetmişe katledilir, cesetler boy boy bütün dünya televizyonlarında yayınlanır, ama hristiyan kuvvetlerin bu yüz kızartıcı, insanlık dışı davranışını hiçbir hristiyan ülke protesto edemez. Ama, bir hristiyanın kazara serçe parmağı yaralansa kızılca kıyametler kopar. Neden? Çünkü öldürülenler, topyekûn çukurlara gömülenler Hristiyan değillerdir, onlara göre kâfirlerdir ve cehenneme müste.
haktırlar. Böyle din olur mu? Böyle inanç olur mu? Hatta böyle insanlık olur mu? Bazı, ukalâlar da çıkıyor ve:
— Efendim, hilâl - salip çatışması çağ dışı kalmış bir şeydir, kabilinden beyanatlar veriyorlar.
Siz ne diyorsunuz efendiler? Kıbrıs'ta yıllardır dökülen müslüman - Türk kanından haberiniz yoksa, Habeşistan'da, Fiipinler'de ve dünyanın diğer bazı ülkelerinde kıran kırana bristiyanların müslümanları boğazladıklarından da haberiniz yok mu? Kulaklarınıza pamuk mu tıkadınız? Ehl-i salip gözlerinizi bağladı ve sizi büyüledi mi? Anadolu'nun burnu dibinde, öksürülse duyulacak kadar yakın adalarda Lozan ve Paris anlaşmalarına rağmen silâhlandırılan, tahkim ve takviye olunan adalar bayram şenliği için mi donatıldı sanıyorsunuz? Bırakın bu gafleti, bırakın bu iyimserliği, vazgeçin bu vurdum duymazlıktan!..
Evet, biz de barış içinde yaşamak istiyoruz. Sulh ve sükûn istiyoruz, ama biz aşağıdan aldıkça din ve millet düşmanları teşkilâtlanıyor, silâhlanıyor ve punduna getirince de müslüman Türkün kanını akıtmağa hazırlanıyor. Ateş, düştüğü yeri yakar derler. Bu kayıtsızlık, bu neme lâzımcılık, bu idare-i maslâhatçılık bize çok şey kaybettirdi. Şunu iyi bilin ki, bunlar hristiyan olmadıkları gibi, hattâ insan bile değillerdir. Bunlar, gözü dönmüş ve müslüman kanına susamış canavarlardır. On- Envar-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 17
lara canavar dediğimizi canavar denilen vahşi hayvanların dili ve kulağı olup duysalar, huzur-u izzette bizden dâ'vacı olurlardı. Onlar, canavarlardan da alçak ve vahşi sürülerdir. Bunlar, hem vuran hem de olanca sesiyle (Ne vuruyorsun?) diye haykıran yaygaracılardır, düzenbazlardır, Türk ve islâm düşmanlarıdır. Eğer, inleyip sızlayan Türk ve müslüman ise, onların hepsinin kulakları sağırdır. Eğer, zulüm ve haksızlık gören, öldürülen, kahredilen Türk ve müslüman ise, onların gözleri de kördür. Eğer, Türk ve müslümanın hakkını teslim etmek gerekirse, hepsi dilsiz olurlar. Bu kaçıncı deneme, bu kaçıncı örnek? Kıbrıs barış harekâtı sırasında kendi tebaasından olanları kurtarmak için filolar göndererek, bir kaç yüz hristiyanın hayatını kurtaranlar, yıllar yılı Kıbrıs'ta Türk kanı dökülürken nerede idiler? Beyrut'tan yine kendi tebaaları olan hristiyanları kurtarmak için özel gemiler tahsis edenler, özel anlaşmalar yapanlar göçmen kampında binlerce müslüman yediden yetmişe kurşuna dizilirken neden sustular dersiniz?