Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden telâkki ettikleri emirleri yerine getirmek üzere yeryüzüne inen iki melek konuşuyorlardı. Birisi diyordu ki:
— Allah celle hazretlerinden acayip bir emir aldım, onu ifa etmeğe gidiyorum. Bir şehirde bir kâfir varmış ve sayılı nefeslerini tüketmek üzere imiş. Canı bir balık istemiş ve fakat onun yaşadığı ülkenin denizlerinde o balık bulunmuyormuş.
Şimdi, ben gidip o balığın bulunduğu denizlerden alacak ve o kâfirin ülkesindeki denize bırakacağım. Balıkçılar o balığı tutacaklar, kâfirin yakınları da satın alıp pişerecekler ve bu son
arzusu yerine geldikten sonra da melek-ül-mevt onun canını alacak.
Diğer melek de şunları anlatıyordu:
— Benim aldığım emir de bunun kadar acayip!.. Bir sehirde, fakir ve âbid bir müslüman yaşıyormuş ve o da son nefesini vermek üzere imiş. Kırk küsur yıldır özlediği bir yemeği bir türlü bulup yiyememiş ve bu arzusunu da etrafindakilere açıklamış. Yakınlarından birisi gerekli malzemeyi temin ve tedarik ederek kendisine kırk yıldır özlediği o yemeği hazırlıyormuş. Ben de gideceğim, o hasta mü'mine arzuladığı yemeği yedirmemek için tenceresini devireceğim ve yiyemeden ruhunu teslim edecek...
Gerçekten her iki meleğin de aldıkları vazife acayip gibi görünüyordu. Öyle ya, bir kâfir arzuladığı balığı yiyebilmesi için, ülkesinin sınırları dışindaki denizlerden o balık tutulacak, onun bulunduğu ülke karasularına atılacak ve o kâfir o balığı yiyip öyle ölecek. Buna mukabil, bir mü'min de kırk yıldır arzuladığı ve özlediği bir yemeği hazırladıkları halde, tenceresi devrilecek ve o da bu ni'meti yiyemeden ölecek. Bu emr-i ilâhinin bir sırrı ve hikmeti vardı ama, neydi?
Üçüncü bir melek, onların bu müşkillerini şöylece halletti:
— Canı balık isteyen kâfirin hayırlı bir işi vardı. Oysa, kâfir olduğundan âhirette nasibi olamazdı. Adalet-i ilâhiyye tecelli ederek o kâfirin hayırlı işi, canı istediği balığı ikram edilmek suretiyle mükâfatlandırılacak ve dünya hayatından âhiret hayatına hiçbir alacağı kalmaksızın intikal edecek. O mü'mine gelince, onun da işlediği küçük bir hata vardı ve bu hatası da dünya hayatında kırk yıldır özlediği bir yemeği kendisine yedirmemek suretiyle cezalandırılacak ve o mü'min de âhirete affı ilâhiyye mazhar olarak intikal edecek ve orada ebedi ni'- metlere nail olacak...
Çok hayır olur ki çekilirsin geri ondan, Her tab'ına hoş gelıneyeni şer mi sanırsın?
Ebu-Hureyre radıyallahu anh, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden rivayet etmişlerdir ki, Habib-i edib-i Kibriyâ şöyle buyurmuşlardır:
— Herhangi bir müslüman dua ederse, Allahu tealâ o mü'- minin duasını kabul buyurur. Fakat, kabul buyurulan bu dua, ya dünyada zuhura gelir veya âhirete te'hir edilir. Bazan da, bu dua berekâtiyle dua edenin günahlarmdan bir miktarı - Duasından nasibi kadar - affolunur. Eğer, dua eden günah ve isyana müteallik bir şey diler veya sılâ'i rahmi terkederse, duası reddolunur. Günahlardan ve kötülüklerden kaçınmak ve sılâ-i rahme riayet etmek şartlyle duaları muhakkak kabul buyurulur.
Evet, aziz müminler!.. Kulunun istediğini vermemek Allahu talâ'nın şânından değildir. Fakat, Hadis-i şerifte de işaret buyurulduğu gibi, istenilen bazan dünyada ve bazan da âhirette ihsan buyurulur.
Hazret-i Rakkaşi buyurmuşlardır ki:
— Kıyamet günü, hesap ânında kulun dünya hayatında iken Allahu tealâ'dan istediği ve li-hikmetin kendisine ihsan buyurulmayan duaları ve istekleri kendisine hatırlatılır ve Allah celle hitap buyurur: (Ey kulum!.. Dünya hayatında benden bunları istemiştin ama ben o zaman sana ihsan buyurmamıştım. Şimdi, o istediklerinin yerine sana büyük bir sevap ve cennet makamları bahşediyorum, benden razı mısın?) ve kul bu sevap ve makamları görünce ne büyük bir iltifat-ı ilâhiyye'ye mazhar olduğunu anlayarak dünya hayatında Rabbinden istediklerinin ve kabul buyurularak kendisine bahş ve ihsan buyurulanların yanında, kabul edilip is'af buyurulmayan dualarından ötürü nail olduklarının haşmet ve azametini görünce, dünyada istediklerine nâdim olur ve (Nolaydı, Rabbim dünyada istediklerimin hiçbirisini vermeseydi de, âhirete te'hir buyursaydı...) diye hayıflanır.
Dua, Dergâh-ı ilâhiyye'ye niyazda bulunmak ve fazl-ı ilâhiden bir maksut talep etmektir. Ancak, istenilen şeyin imkân dairesinde olması da şarttır. Allahu tealâ'dan vebâl ve günah istememelidir. Allahu azim-üş-şân (Üd'uniy estecib leküm - Bana kulluk ve ibacet edin, sizi sevaplandırayını, bana dua edin size icabet edeyim...) buyurmuştur. Kullar, kulluk görevlerini yerine getirmek ve dua etmekle emrolunmuşlardır. Allahu tealâ KAVİ ve kul ise ZAYIF'tır. Zayıfın her zaman kuvvetliye ihtiyacı vardır.
Dua, anahtar gibidir.
Kula, Allahu talâ'nın lûtuf ve merhamet, ihsan ve inayet kapılarını açar. Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mu'iyn efendimiz hazretleri, duanın fazileti, kabul ve icabeti hakkında şöyle buyurmuşlardır:
— Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinden bir şey istemek, Tevfik-i Rabbani'dir. Her kime o tevfik-i ilâht ihsan buyurulursa, o kimse Rabbine dua eder ve Rabbi de o kimsenin duasını kabul buyurur.
Diğer bir Hadis-i şeriflerinde de:
— Dua, mü'minin silâhıdır, buyurulmuştur.
Onun için, dua mü'mini bir çok musibetlerden, âfetlerden ve belâlardan korur ve kurtarır. Dua, islâmın direği, yerlerin ve göklerin temelidir.
Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mennân efendimiz:
— Size yönelecek belâ ve âfetleri dua ile def'ediniz. Zira, dua gelmiş belâyı ve gelecek kazayı def'eder. Gelmiş belâyı keşif ve gelecek kazayı hapseder. Allahu tealâ'dan Israrla istemekten acizlik getirmeyiniz. Dua eden kişi, dua ettiği sürece helâk olmamıştır ve olmayacaktır. Onun için, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden cehd ile, ciddiyetle isteyiniz, hüsn-ü zan içinde bulununuz., duanızın kabul buyurulacağından emin olunuz ve ümidinizi kesmeyiniz ki, dualarınız kabul buyurulsun. Allahu tealâ için hiçbir güçlük yoktur. İstediğinl yapmakta ve dilediğini dilediğine vermekte kadir-i mutlâktır.
Dua edenler, dualarının kabulünde acele etmemelidirler.
Haberlerde gelmiştir ki; Allahu talâ'nın sevdiği bazı kullar herhangi bir muratları için niyazda bulununca, Hak celle ve alâ meleklerinden o duanın kabulünün geciktirilmesini ister.
Zira, sevdiği o kulunun âh-ü eniyni Allahu tealâ'ya hoş gelir ve niyazına devam etmesi için de talebini geciktirir. Allahu tealâ'- nın, sevdiği kullarına nâzı ehline malûmdur.
Duaların tez kabul buyrulmasında bir hâlet ve geciktirilmesinde ise ayrı bir sır ve hikmet vardır. Mü'mine lâyık olan, duasının tezden kabul buyrulmasından ötürü gururlanmamasıdır. Keza, duasına icabet buyurulmadığı ve neticesinin zuhura gelmediğinden dolayı da aslâ mahzun olmamalı ve Rabbinden ümidini kesmemelidir.
Bütün ibadet ve amellerimizde olduğu gibi, duanın da kendisine mahsus âdabı vardır:
- Abdestli olarak dua etmek
— Dizüstüne oturarak dua etmek
— Dua ederken sesini ne pek fazla yükseltmek ne de yavaş söylemek
— Yalvarıp yakararak dua etmek
- Bazan secde halinde iken dua etmek
— Dua ederken temiz ve tenha bir yer seçmek
— Dua eden, haram lokma yememek, haramdan giyinmemek hususunda dikkatli ve titiz hareket etmek, duaların tezden kabulüne vesile olur.
Seher vakti, cuma gecesi, pazartesi gecesi, yağmur yağarken, ezan okunurken, ezanla kamet arasında, iki Hay yâ alelfelâh arasında, iki hutbe arasında, Kâ'bei muazzama göründüğünde, Arafat'a çıkıldığında, Ravza-i Mutahhara görüldüğünde edilen dualarla, herkes Allahu tealâ'ya isyanda ve gaflette iken yapılan duaların tezelden kabul buyurulacağı, mû'teber bazı eserlerde belirtilmiştir.