Süfyân-ı Sevri hazretleri, bir arkadaşı ile birlikte bir âlimden ders ve feyiz alıyorlardı. Bu âlim ve fazıl zat, hayli yaşlı olduğundan, evine yakın bir yerde ve komşulardan birisinin evinin önündeki ağacın gölgesinde derslere devam etmek uzere izin aldılar. O evin sahibi, anahtarını oralarda bir yere saklıyor ve evine girerken sakladığı yerden alıp açarak evine giriyordu. Dersleriyle meşgul olmalarına rağmen, onlar da bu hali uzaktan görüyorlardı.
Günlerden bir gün, kimsenin bulunmadığı bir zamanda birisi geldi, o ev sahibinin sakladığı yerden anahtarı aldı, kapıyı açıp içeriye girdi ve bazı kıymetli eşya alarak savuşup gitti. Ev sahibi, dönüşünde bu hırsızlık olayını farkedince, hemen o ders
okuyanlardan kuşkulandı ve ertesi sabah yine ağacın gölgesine gelip oturunca karşılarına dikildi ve Süfyân-ı Sevri hazretlerinin yakasına yapışarak:
— Evimin anahtarını sakladığım yeri sizlerden başka gören ve bilen yok. Bunun için, bu hırsızlığı sizlerden birisi yapmıştır, çıkarın bakalım çaldığınız eşyalarımı, diye tutturdu.
Her ne kadar:
— Ne anahtarını aldık ne de evine girdik, dedilerse de dinletemediler. Adam, işi azıttı, bağırıp çağırmağa başladı, halk başlarına toplandı, her kafadan bir ses çıkmağa başladı.
Sütyân-ı Sevri hazretleri mübârek ellerini açarak:
— Yâ Rab!.. Kur'an-ı keriminde:
Ve la ye'b-es-süheda'û lza ma dû'o....
El-Bakara: 282 (Şahitler, tanıklık etmek üzere çağırıldıkları vakit kaçınıp çekinmesinler…..)
buyurmaktasın. Benim, senden başka şahidim yok ilâhi!..
Şimdi, seni benim doğruluğuma ve bu zatın evine girmediğime, onun malını çalmadığıma şehadete çağırıyorum, bana tanıklık et yâ Rabbi!.. diye niyazda bulundu.
Tam bu sırada uzaktan birisinin seslendiği duyuldu:
— Süfyân'ı bırakınız, o eşyayı ben çaldım, aradıklarınız bendedir, diye acı acı feryat ederek bir adam bulundukları yere geldi. Çaldığı eşyayı sahibinin önüne koydu, boynunu büktü ve toplanan kalabalığa:
— Evet, bunları ben çaldım, cezam neyse razıyım, dedi.
Kendisinden sordular:
— Bunları senin çaldığını kimse bilmiyordu, hatta senden kuşkulanan bile yoktu. Yoksa, çaldığına pişman mı oldun? Neden, çaldıklarını elinle getirip teslim ettin ve kendini de ele verdin?
Hırsız, önüne bakarak itiraf etti:
— Çaldığım eşyayı hemen satayım mı, biraz saklayım mı diye düşünürken hâtıftan müthiş bir ses işittim: (Çabuk çaldıklarını götürüp sahibine teslim et.. Sevdiğim kullarımdan ve velilerimden Süfyân-ı Sevri çok müşkil durumda kalmıştır.
Git onu kurtar, yoksa seni helâk ederim. Gerçi, o takdirimize razıdır ama, ben onun Rabbiyim. Kendisine yapılan bu isnad ve iftiraya sabrım ve tahammülüm yoktur...) denildi ve ben bu ilâhî tehdidi duyunca hemen çaldıklarımı geri getirdim, dedi.
Ev sahibi haksız olarak bir mâ'sumu suçladığına, hırsız hırsızlık yaptığına pişman oldular, tövbe ettiler. Süfyân-ı Sevri hazretleri de her ikisinin özürlerini kabul ve kendilerini affettiğini müjdeledi ve ilâve etti:
— Ben buna da razı olurdum ama, Rabbim mâ'ruz kaldığım bu iftira ve haksızlığa razı olmadı, buyurdu.
Daha önce de muhtelif vesilelerle arzetmiştim. Peygamberlere, velilere ve bütün mü'minlere yapılan ihanet, Allahu teâlâ'- ya ihanettir. Netekim, peygamberlere ve velilere itaat de, Allahu tâlâ'ya itaat gibidir. Bunun içindir ki, Allahu zül-celâl velkemal hazretleri peygamberlerinin ve velilerinin dileklerini aslâ reddetmez. Ancak, peygamberler ve veliler de Allahu teâlâ'- nın rahmet sıfatının kâ'inatta zuhurudurlar. Kulların işledikleri kötülük, isyan ve günahlardan ötürü inecek azabı bu zevat rahmet kanatları ile karşılarlar. Istidad-ı ezelisi bulunanlardan dilediklerini irşâd ederler, onlara insanlıkta bulunan keramet tadını tattırırlar. Insanları, hüsran ve zulmet âleminden alır, Hak katında yüceltirler, onları ârif-i billâh ve vasıl-1 zât ederler.
İksir-i â'zamdır nutk-u Ehlullah, Bir nazarda hâki kimya ederler..
Nebi'lerin en büyük mû'cizeleri MU'CIZE-I VÜCUDIYYE-I MUHAMMEDIYYET'tir. Bu mû'cize-i vücudiyyeye vâris olan veliler KERAMET-İ VÜCUDIYYE'ye mâlik olurlar ki, bu da ISTİKAMET'tir. Müstakiym olana LİBAS-I KERAMET giydirilir. Müstakiym olmayan kişilerden zuhura gelen harikulâde haller keramet değil İSTİDRÂC'tır. Bu görüşümüzü, Hadis-i şerif ile isbat edebiliriz. Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz:
ste site Şeyyobetniy sore-i Ho....
(Had sûre-i celilesi, beni yıprattı)
buyurdukları zaman, ashab-ı bâ-safa sordular:
— Yâ Resûlallah! Hûd peygamber aleyhisselâmın başına gelenlerden ötürü mü, bu sûre-i celile beni yıprattı, kocalttı buyuruyorsunuz?
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz saadetle şöyle buyurdular:
— Hayır! Hûd sûre-i celilesindeki iki kelimelik bir âyet-i kerime bana bu tesiri yapmıştır:
10 )
..:
Festekım kera ümirte-_ (Emrolunduğunuz gibi, istikamette bulunun...)
Dünya hayatında, ilâhî emirlerin en büyüğü, en önemlisi ISTIKAMET'tir. Müstakiym olanlar keramete lâyık olurlar.
Fakat, akıllı olan keramete değil, istikamete talip olmalıdırlar.
Peygamberlere ve Hak velilerine emrolunân istikamet, sana ve bana emrolunan istikamet değildir. Kendimizi o kutlu ve mutlu kişilerle kıyaslarsak, bâtıl bir mukayese yapmış ve yanılmıs oluruz.