Bazı sefih kimseler bir araya gelmiş, Bağdat şehrinin mesiresi olan Dicle nehri kenarında içki içiyor, çalgı çalıyor ve hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı. Akıllarınca, çılgınlar gibi yiyip içiyor ve eğleniyorlardı. Onların bu hallerini gören ve din gayreti ile sabredemeyen bazı dervişler Mâ'ruf-u Kerhi hazretlerine koşarak geldiler ve açıkça günah işleyen bu topluluğu göstererek:
— Yâ Şeyh! dediler. Şu âsilere bak, Allahu teâlâ'ya açıkça isyan ediyorlar ve herkese de kötü örnek oluyorlar. Şu zâlimlere bed-dua et de, Allahu zül-celâl bunları kahretsin..
Mâ'ruf-u Kerhi hazretleri, onlara acıyarak baktı ve:
— Öyle ise ellerinizi açınız ve edeceğim duaya Amin deyiniz, dedi.
Dervişler, can ve gönülden el açtılar ve AMIN demeğe hazırlandilar. Mâ'ruf-u Kerhi (Kuddise sırruh) gözlerinden yaşlar dökerek Rabbine niyazda bulundu:
— Ilâhî!.. Bu kullarını, bu dünya âleminde böyle zevk ve safada, neş'e ve sürurda bulundurduğun gibi, âhirette de onların zevk ve safalarını, neş'e ve sürurlarını daim eyle...
Dervişler bu duaya şaşırıp kalmışlar ve fakat şeyhlerinin emrini yerine getirerek AMİN demek zorunda kalmışlardı. Lihikmetin, dua o ânda kabule karin oldu ve bu duayı işiten serhoşlar bir ânda derlenip toparlandılar, içki şişelerini kırıp döktüler, sazları parçaladılar ve hep birden tövbekâr oldular ve kadehlerine aşk-ı ilâhî şarabını doldurup mest-ü hayran kaldılar.
Şarkı ve türküleri, zikrullah'a tahvil olundu, gazelleri münâcat haline geldi ve nâ'at-ı şerif olarak okundu, günah ve isyan kirlerinden arınarak gerçekten ebedî âlemde de zevk ve safaya, neş'e ve sürura kavuştular.
Mâ'ruf-u Kerhi hazretleri, bu niyazı ile hem o günahkârların hidayete erişmelerine vesile ve hem de dervişlerine din-i mübiyn-i islâmın insanları imha için değil, ihyâ için, bed-dua için değil, hayır dua için taraf-ı ilâhiden gönderilmiş en üstün ve faziletli bir din olduğunu isbat etmiş oldu. Onun için, lâ'net edeceğine salâvat getir, kötü söz söyleyeceğine tatlı dille konuş ki, iki cihanda da aziz olasın...
Bilmem anlatabiliyor muyum? Bayram sabahı, yıkanıp süslenip cami-i-şerife koşan ibadullah'ı:
— Beş vakit namazlarını kılmayanların, bugün burada işleri ne? diyerek kıran ve inciten vâ'iz veya hatip görevini kötüye kullanmıştır ve ind-i ilâhide sorumludur.
Buna mukabil, bayram sabahı sevinç ve heyecanla cami-i şerife koşan cemaatin fazlalığını ganimet bilerek, onlara mescitleri ve ibadetleri sevdirecek, Allah ve Resûlüne muhabbet ettirecek, zevklerin en üstünü, hazların en yücesi olan ibadet aşk ve şevkini kalplerine yerleştirecek şekilde güzel ve hikmetli sözler, ibret verici örneklerle onların kalplerini kazanan ve mescide bağlayabilen vâ'izler ve hatipler de bu vazifelerini Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emirlerine, iki cihan serverinin mümtaz ve müstesnâ öğütlerine tam mânasıyla uygun hareket etmiş ve büyük ecre hak kazanmış olurlar. Hattâ, bayram günleri cami-i şerife gelmeyenleri bile, yolda, kahvede, ziyaretlerde
karşılaştıkça irşâd ve ikaz etmek, onları da hak ve hakikate dâvet etmek ve bunu mutlâka güler yüzle ve tatlı sözle yapmak yalnız vâ'izlerin ve hatiplerin değil, bütün müslümanların en kutsal görevleridir.
Bazan, kendilerini hak ve hakikate ve Allah yoluna dâvet ettikleri için, halk, vâizleri, hatipleri ve din görevlilerini taşlayabilir, dövebilir, sövebilir, tersleyebilir ama, onlar aslâ yılmamalı, kendilerine atılan taşa gülerek bakmalı, döven elleri samimiyetle sıkmalı, söven dili tathlıkla ağızlarına tıkmalı, tersleyen kişiyi mülâyemetle doğru yola sokmalıdır. Vâ'izliğin, hatipliğin, mürşitliğin şânı ve şiarı budur. Yoksa, taş atana taş atarak, döveni dövmeğe kalkarak, sövene aynı kelimeleri kullanarak, tersleyenleri acı acı kınayarak bu mukaddes vazife yürütülemez.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bunca hakarete, ezâ ve cefaya, mihnet ve meşakkate rağmen daima güler yüzlü, her zaman tatlı sözlü, affedici, bağışlayıcı, hoşgörücü olmuşlardır. Kendilerini mahrum edenleri, aslâ mahrum etmemişlerdir. Dâvetine icabet etmeyenlere bizzat kendileri gitmişlerdir. Kendilerini yerlerinden ve yurtlarından hicrete mecbur eden zâlimleri affetmişlerdir. Hattâ, zâlimler mübarek dişlerini kırdıkları gün, ashab-ı kirâmın:
— Yâ Resûlallah!.. Dua buyur, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri bu kâfirleri topyekûn helâk etsin, dedikleri zaman:
— Hayır! Ben, halka bed-dua için gönderilmedim, ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim, buyurmuş ve mübarek ellerini açarak: