Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Abbasi halifelerinden birisiyle nasılsa karşılaşan bir zâhit, aklı sıra hükümdarı doğru yola dâvet…

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 471

Abbasi halifelerinden birisiyle nasılsa karşılaşan bir zâhit, aklı sıra hükümdarı doğru yola dâvet etmek maksadiyle, kaşlarını çatıp, parmağını tehditkâr bir ifade ile sallayarak, sert ve ağır cumleler kullanmaga başladı. Emir-el-mü miniyn, bu zata şöyle söyledi:

— Ey Vâ'iz!.. Ne sen Hz. Musa aleyhisselâmdan daha büyük bir dâvetçisin, ne de karşında bulunan ben Fira'undan daha zâlim ve günahkâr bir hükümdarım. Bilmez misin ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, Hz. Musa ve Harun aleyhimüsselâmı vazifelendirerek Fira'unu Hakka dâvet için gönderdiği zaman: (Senin ve benim düşmanımız olan Fira'unu tatlı ve yumuşak sözlerle hakka ve hakikate çağırınız. Olur ki, aklı başına gelir de düşünür ve azabımızdan korkar.) buyurmuştur. Sen, Tâ-Hâ sûre-i celilesini hiç okumadın mı? dedi ve âyet-i kerimeyi okudu:

Izheba ila Fir'avne Innehu tega fe-kula lehu kavlen leyyinen le'allehd yetezekker0 ev yahşa...

Ta - Ha: 43 - 44 (Fira'una gldin, zira o kibirlenmesi ve Allah'lık iddiası lle tuğyan ederek cidden haddi aştı. Onunla yumuşak konuşun, kendisine rıfk ile muamele edin, olur ki öğüt alır, düşünür ve azab-ı ilâhimizden korkar.)

Umulur ki, halifenin bu sözleri ve özellikle okuduğu âyet-i celile kendisini asık surat ve çatık kaşla, sert ve acı sözlerle hak

ve hakikate dâvet ettiğini zanneden o zâhidi hak ve hakikate iletmiştir.

Deniz gibi derununda saklayıp güherin, Hüner göstermeğe meyletme, varsa hünerin...

Savaş meydanlarında galip gelen bir çok milletler, fethettikleri ülkelerde yaptıkları haksızlık ve zulümler sonucu mağlûp olmuşlardır. Zâlim, müslüman dahi olsa aslâ pâyidar olmaz. Onun için küfür adl-ü adaletle pâyidar olabilir, demişlerdir. İnsan, kendisine yapılmasından hoşlanmadığı şeyi, başkalarına revâ görmemelidir. Atalarımız: (Iğneyi kendine, çuvaldızı başkalarına batırınız) sözünü, boşuna söylememişlerdir. Vâ'- izler, her hallerinde halka örnek olmalıdırlar. Vâ izligin, asıl kimin sıfatı olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Zira, din demek öğüt demektir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu konudaki tenbih ve irşâtlarını daima hatırlamalıdır. Mümkün olabildiği kadar kolaylaştırmalı, herkesin kolaylıkla ve rahatlıkla anlayabileceği güzel ve hikmetli sözlerle halkı uyarmalı ve aydınlatmalı, dinî konularda zorluklar çıkarmaktan daima kaçınmalıdır. İki cihan serveri: (Allahu azimüş-şânı kullarına sevdiriniz ki, Allahu teâlâ da sizleri sevsin..)

buyurmuşlardır. İlâhî emirleri ve nehiyleri ümmet-i Muhammed'e sevdirmeli, onları rahmet ve mağfiret-i sübhaniyye ile sevindirmelidir. Insanlara, Hak sevgisini, hak peygamber sevgisini, din sevgisini telkin ettirip tattırmalı, her zaman güler yüzlü ve tatlı sözlü olmalı, asık surattan ve çatık kaştan medet ummamalıdır. Aksi halde, herkesi dinden, iymandan, Allah ve peygamber sevgisinden soğutup uzaklaştırmaktan başka olumlu bir sonuç alınamaz. Özellikle, küçük yaştaki çocukları ve erginlik çağına girmiş gençleri, dinden tiksindirmemeli, dinin faydaları ve yararları onlara hakkıyle ve lâyıkıyle ve anlayabilecekleri sade bir dille açıklanmalıdır.

En önemlisi de, hazır bulunanların ve dinleyenlerin istidat ve kabiliyetlerine göre sözü idare etmesini bilmek, onların irfan ve iz'an seviyelerine göre konuşmak, ilgilerini ve dikkatlerini çekecek güzel, ibretli ve hikmetli konuları seçmek, konuşurken kimseyi gocundurmamak ve suçlamamak, hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmamak ve onları topluluk önünde küçük düşürmemek, cemaat huzurunda kimseyi imtihan etmeğe kalkışmamak, herhangi bir konuda bilgisizliği anlaşılanı açıkça eleştirmekten kaçınarak hatasını veya yanlış bilgisini kimsenin görüp duyamayacağı tenha bir yerde düzeltmeğe çalışmaktır.

Hemen ilâve edelim ki, halkı uyarıp aydınlatmağa memur zevat, bu görevlerini görürken, içlerinden de cemaatlerinin uyarılmasını ve hidayete erdirilmesini Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinden niyaz etmeli ve mü'min kardeşi lehinde yapacağı duaya meleklerin (AMIN) diyeceklerini de hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Âciz tecrübe ve kanaatimize göre, vâiz bir gece önce evinde oturup hazırladığı dersi, ertesi gün kürsüye çıkarak takrire başlarsa, hiçbir netice alamaz. Bu görevde bulunanlar PSIKOLOG olmalı, Allahu teâlâ'dan tevfik ve inayet dilemeli ve kürsüye çıkınca hazır bulunan cemaatin medenî ve içtimaî seviyesini hemen tayin ve tesbit edivererek, ona göre söze girmeli ve dersini vermelidir. Cemaatine karşı gayet şefkatli ve merhametli olması gerektiğini hatırlatmağa lüzum dahi yoktur. Şurası muhakkaktır ki, halkı dinden nefret ettirenler, yorgunu yokuşa koşarcasına sert, acı, kaba telmihler ve iymâlarla cemaati dağıtıp uzaklaştıranlar, âhirette mutlâka mes'- ul olacaklar ve bu hatalarının cezasını elim bir azapla çekeceklerdir.

HÎKÂYE Nureddin-i Sivasi (Kuddise sırruh) hazretlerinin kapısına giden birisi:

— Yâ Şeyh! Sizden bir şey sormak istiyorum. Lûtfen aşağıya inip bu müşkilimi halleder misiniz? dedi ve o şeyh-i muhterem kapıyı açınca, soru sahibi:

— Unuttum!.. diyerek çekilip gitti. Bu hal, tam yedi defa böylece tekerrür etti. Sekizinci defa şeyhin kapısına gelen adam:

- Efendim, çok merak ediyorum: Acaba, sizin saç ve sakalınızdaki kıllar mı, yoksa şu karşıdaki çayırda otlayan hayvanların kılları mı daha efdal, daha yararlıdır?

Hazret-i şeyh kendisine şu cevabı verdi:

— Oğlum, ne için yaratıldığımı düşünmez, Mâ'bud-u hakiki olan Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine iyman, ibadet ve tâ'at etmezsem, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sahib-i şeri'- at aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyet efendimizin üstün ahlâkı ile ahlâklanmazsam, elbette o hayvanların kılları benim saç ve sakalımdaki kıllardan efdal ve yararlıdır.

Meğer, bu soruyu soran bir Yahudi imiş, şeyhin bu beliğ ve veciz cevabı ve irşâdı, sabır ve semahati üzerine, esasen ezel bezminde iyman etmişlerden olduğu için şeref-i islâm ile müşerref olmuş ve uzun yıllar o zat-1 şerifin rahle-i tedrisinde bulunarak kendisinden feyiz almış, dünya ve âhiret saadet ve selâmetine kavuştuğu gibi bir çok din düşmanlarını da Hakka dâvet etmek suretiyle aşk-ı ilâhiyye sâki olmuştur.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.