Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin: (İstanbul'u fetheden kumandan, ne güzel bir kumandandır.) iltifatına mazhar olan Cennet-mekân Fatih Sultan Mehmed Han (Aleyh
-ir-rahmeti vel-gufrân) bir gün, bu belde-i tayyibenin mâ'nevi fâtihi olan aziz mürşitleri Şeyh Akşemseddin (Kuddise sırruh)
hazretleri ile yemek yiyorlardı. Padişah, bir ara mürşidine lâtife yapmak istedi ve:
— Efendi! dedi. Yediğimiz bu pilâv devlet parasıyla yapılmıştır. İçinde, saçı bitmedik yetim ve gözü yaşlı dul hakkı vardır. Bakıyorum, helâl mi haram mı aldırış etmeden, siz de benim gibi kaşıklıyorsunuz...
Şeyh Akşemseddin, gülümseyerek cevap verdi:
— Müsterih ol padişahım, biz onun helâl tarafından yiyoruz.
Padişah, şeyhin dalgınlığından istifade ederek pilâv lengerini çevirdi, kendi önüne isabet eden kısım şeyhe ve şeyhin önüne isabet eden kısım da kendi önüne gelmiş oldu. Sonra, büyük bir iştiha ile pilâvı kaşıklamağa devam eden şeyhe:
— Biraz önce sorduğum zaman, helâl tarafından yediğinizi söylemiştiniz. Oysa, siz farkında olmadan lengeri çevirdim
ve haram tarafı sizin önünüze, helâl tarafı da bize gelmiş oldu, deyince şeyh ellerini kaldırdı:
— El-hamdü lillâh, dedi. Bizim önümüzde helâl ve sizin önünüzde haram kalmamıştı. Lengeri çevirmekle, herkes yine kendi payına kavuşmuş oldu.
Takdir buyurulacağı veçhile, bu kıssa bir lâtifeden ibarettir. Fakat, muhakkaktır ki Allahu teâlâ dilerse helâl ile haram karışık bile olsa, helâli haramdan ayırınağa kadir ve muktedirdir.
Binaenaleyh, malından ve parandan hayır işlerine sarfedebiliyorsan, o malın ve paranın helâl olduğuna şüphe etme!.. Hayır işlerine sarfedilemeyen veya sefahat ve mâ'siyyet yollarında harcanan yahut zekât ve sadakası verilmeyen ve hayır işlerine harcanamayarak kasada ve küpte biriktirilen mal ve para da mutlâka haramdır, bunu da böylece bil ve unutma!..
Kula, her hal ve kârda şükretmek gerekir. Şükür, ni'metin artmasına sebeptir.
Bazı ârifler ve bilhassa Letâ'if-i Minen sahibi derler ki:
Hakikatte, iyman ve islâmları sebebiyle sabreden fakirlerle şükreden zenginler, aynı derecede ve müsavidirler. Zira, sabreden fakir, aynı zamanda şükreden zenginlerdendir. Şükreden zenginler de, sabreden fakirlerdendir.
Zira, sabreden fakirler niyyet-i hâlisa ile şükreden zenginlerin derecelerine nail olur. Şükreden zenginler de, fakr-ü zarurete ve musibete düçar olsa, sabreden fakirler gibi sabrederek aynı dereceye vasıl olurlar.
Asıl hüner, dereceleri geçmek ve o derecelerin sahibine vasıl olmaktır. Çünkü, zenginlik ancak islâm, iyman ve kanaat ile, Allahu teâlâ iledir. Islâmın kalbi, iyman ve kanaat sahibi olur, Allahu teâlâ ile zenginleşir. Böyle olunca da, o kalbin sahibinin elinde bir tek kuruş bulunmasa dahi şükreden zenginlerden sayılır.
Zenginlik, mal ile değil, kanaat iledir. Ehl-i hakikat, elde bulunan mala itibar etmezler. Eldeki mala itibar edenler, hak ve hakikatleri göremeyen gafillerdir. Öyle bir el düşününüz ki, dünya hazinelerine girip çıkmaktadır. Fakat o elin sahibi islâmdan habersiz, iymansız, kanaatsiz ve hele Allah'sız ise, inanın ki o kişi dünyanın en fakir, en bahtsız mahlükudur. Buna mukabil, kalp iyman ve islâm ile, kanaatle, Allah ile zengin olur ama, el fakirdir, mala, mülke ve paraya sahip değildir. Siz, buna fakirdir diyebilir misiniz? Bazan da, el paraya, mala, mülke sahip olduğu gibi, kalp de iyman ve islâm ile, kanaat ile, Allah sevgisiyle dopdoludur, Allah ile zengindir. Işte, bu zatın dışı infak ve islâm ve içi iynıan, muhabbet, cömertlik ile zengindir.
Zenginlik, aslında kanaattedir.