Bir zat, Mâ'ruf-u Kerhi hazretlerinin huzuruna vardı ve sordu:
— Lûtfedip sövler misiniz, acaba gençlerden veli olur mu?
Hazret-i şeyh, bunu neden sorduğunu söyleyince, soru sahibi şöyle bir hikâye anlattı:
Pazardan balık satın almıştım. Yanıma, çocuk denilecek kadar genç birisi geldi ve bana balıkları taşımak istediğini söyledi, kabul ettim. Elindeki sepete balıkları yerleştirdi, ben önde ve o arkada yola düştük. Yarı yola gelmiştik ki, ezan-ı Muhammedi okunmağa başladı ve hamallık yapan çocuk bana:
— Amca namaza girelim! dedi.
Birlikte cami-i şerife yöneldik. Ben, balıkların çalınmasından endişe ederek, sepeti de içeriye ve yanımıza almamızı teklif ettim:
— Olmaz, dedi. Balıkların kokusu cemaati rahatsız eder.
Onun için, sepetle birlikte mescidin dışında bırakalım.
Kendi kendime: «O, sepetinin çalınmasından korkmuyor da, ben balıkların çalınmasından neden korkacakmışım?» diye düşüdüm ve gerçekten sepeti mescidin kapısının kenarında bırakarak içeriye girdik ve namazımızı kılarak çıktık, tekrar evin yolunu tuttuk. Nihayet eve vardık ve ben eşime:
— Şu balıkları acele temizle, yıka ve kızartta şu yavrucağa da yedirelim, dedim ve gitmek için sabırsızlanan gence de:
— Biraz bekle evlât, teyzen şimdi balıkları kızartır, hep birlikte yeriz, teklifinde bulundum. Bana oruçlu olduğunu söyledi, iftarı birlikte yapmamızı rica ettim, kabul etti. Ancak, iftar zamanına kadar mescide gidecegini söyleyerek ayrıldı. Akşam namazını da mescitte kılarak bize geldi, birlikte yemek yedik ve sonra yatsı namazını kılmak için mescide gittik. Yatsı namazından sonra, gideceği yer uzaksa, o gece bizde misafir kalabileceğini söyledim, bu teklifimi de memnuniyetle kabul etti.
Ertesi sabah kendisini uyandırmak için misafir ettiğimiz odaya girince, onun gitmiş olduğunu gördüm.
Benim bir yatalak kızım vardı ve yavrucak uzun süredir yerinden kımıldanamıyor ve bu hali bize üzüntü veriyordu. Misafir gencin gittiğini görüp odadan çıktığım zaman, aylardır yatağın esiri olan sevgili kızım, koşarak bana doğru geldi ve sovinçle boynuma sarılarak:
— Babacığım, bak iyi oldum, gezip yürüyebiliyorum, dedi.
O kadar sevinmiştim ki, ne diyeceğimi şaşırdım ve sordum:
— Bu menhus dertten nasıl kurtuldun? Nasıl oldu da böyle şifaya kavuştun?
Kızım, bana aynen şunları söyledi:
— Annemle dün gece bizde misafir kalan çocuğu konuşuyorduk. Onun çocuk denilecek kadar genç olmasına rağmen muntazam namaza devam ettiğini, oruç tuttuğunu annemden öğrenince, ellerimi Şâfi-i hakiki olan Allah'ıma açtım ve: «Yâ Rab!.. Bu çocuk, senin muhabbet ettiğin ve Habib-i edibinin de sevdiği bir veli ise, bana onun hürmetine şifa ihsan eyle...»
diyerek Allahu teâlâ'ya tazarrû ve niyaz eyledim. Bütün gece, Rabbime yalvarıp yakardım, ağladım ve şifa bahşetmesini niyaz ettim. Az önce, senin ayak seslerini duyarak uyandım ve sanki hiç yatalak olmamışım gibi ayağa kalkarak yanına geldim ve durumu bildirdim, dedi. Onun için, gelip sizden sormak zorunda kaldım. Lûtfen söyleyiniz bana, gerçekten çocuktan veli olur mu?
Hz. Mâ'ruf-u Kerhi kuddise sırruh gülümsedi:
— Efendi, veli'nin genci ihtiyarı olmaz. Allahu azim-üş-şânın her yaşta velileri vardır, buyurdu.
Gerçi esbab ile herkes vâsıl-ı maksud olur, Nerede gördün sebepsiz bir sebep mevcut olur..
Ey Hak yoldaşım!..
Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, Ism-i â'zamını Kur' an-ı azim-ül-bürhan içinde, Veli'lerini kulları arasında, Kadir gecesini Ramazan-ı şerif ayında, Rizayı ilâhisini bütün hayırlı işlerde, gazabını çirkin ve kötü işlerde gizlemiştir. Her gördüğün kişiye, her zaman ve her yerde hüsn-ü zan eyle ve onları birer Veli olarak bil ki, bir gün gerçek Hak Velilerinden birisine erişebilesin. Aslını ve esasını bilmeden, kendi görüş ve anlayışınla herkese kötü damgasını vurma ve Allah'tan kork.
Kur'an-ı kerimi devamlı olarak oku ki, bir gün ism-i â'zama vâkıf olan ehlullahtan olasın. Her geceyi kadir gecesi olarak bil ki, kadir gecesini idrak edebilesin. Bütün hayırlı ve güzel işleri
seve seve, isteyerek yap ki rizayı ilâhiyye mazhar olasın. Bütün kötü ve çirkin fiil ve hareketlerden son derece sakın ki, gazaptan ve azaptan kurtulasın...
İhtilâfatıyla uğraşmakta dehrin zevk yok, Zevk onun mirsâd-ı ibretten temaşasındadır...
Dersimize devam ediyoruz:
Beyinler kafa taslarının içinde kaynarken, arş-ı â'lânın gölgesinde ağırlanacak olan üçüncü sınıf, ibadete doymayan Hak âşıklarıdır demiştik. Onların, kalpleri mescitte, bütün gayret ve himmetleri ibadet ve tâ'attedir. Bir vakit namazını kılıp mescitten çıkar çıkmaz müteakip vakte hazırlanan ve Rabbine iba.
detten kemaliyle zevk alan, huzur duyan bu âşıkların gözleri rizayı ilâhide ve özleri cemal-i lâ-yezalidedir.
Arşın gölgesinde gölgelenecek bir diğer sınıf da Allah için sevişen, Allah muhabbetiyle toplanarak, Allah için söyleşen, Allah için buluşup ayrılan âşıklardır.
Özetleyecek olursak, arşın gölgesinde safaya erecekler bunlardan sonra gizli yerlerde Allahu teâlâ'yı zikredenler ve zikrederken gözyaşı dökenler, Allah korkusuyla kendilerine yapılan zinâ teklifini reddeden ırz ve iffet ehli, Allah rizasıyçün sadaka veren cömertlerdir. Allahu sübhanehu ve teâlâ, bu kutlu ve mutlu kullarını cennet ve cemali ile taltif buyuracak, bu fâni âlemdeki ihlâs ve sadakatlerini böylece mükâfatlandıracaktır.
Buna mukabil, kâfirler ve münafıklar ise, inkâr ettikleri ve yaanladıkları azabı gözleriyle görecekler, mukadder âkibetlerini beklerlerken korku ve dehşetle tirtir titreyeceklerdir. Kalemle yazılması ve dille anlatılması mümkün olmayan o son derece korkunç gün, inkâr ve isyanlarının cezasını çekmek üzere Hakkın hapishanesi olan cehenneme sorgusuz sualsiz atılacaklardır.
Allahu sübhanehu ve teâlâ, bir kulunu hesaba çeker ve mizana çağırırsa, bu onun ergeç azaptan kurtulacağına delâlet eder.
Ey âşık-ı sadık!..
Kıyamet günü, tam ve mutlâk bir adalet günüdür. O gün,
hiç kimseye aslâ zulmedilmeyecektir. Herkes, zerre kadar bile olsa yaptığı iyilik ve hayrın mutlâka mükâfatını görecek, zerre kadar bile olsa işlediği kötülük ve şerrin cezasını çekecektir:
Fel-yevme la tuzlâmü nefsûn sey'en vo la tûczovne illa ma küntûm ta'melûn...
Ya-SIn: 54 (O gün, hiç kimseye hiçbir veçhile zulmedilmez. Ancak, yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.)
Allahu teâlâ, zât-1 ahadiyyetini bilmeleri ve zât-ı ülûhiyyetine kulluk ve ibadet etmeleri için insanları halk ve icat buyurmuş ve ebedî âlemde onlara iki mesken hazırlamıştır. Bu meskenlerden birisi, halk ve icat olunmalarındaki hikmete uygun olarak kulluk görevlerini hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirenlerin, bu iyman ve ibadetlerinin mükâfatı olarak bahşolunacak feyz-ü necat, riza, rıdvân, ni'met, felâh ve saadet yeri olan CENNET'tir. Diğeri de, yaratılışlarındaki hikmete gafil olanların imansızlıkları ve isyanları sonucu küfran-ı ni'met etmelerinin cezasını çekmek üzere hazırlanan ve gayet korkunç azap ve ıztırap yeri olan CEHENNEM'dir.
Allahu teâlâ, yarattığı âdemoğullarına akıl ni'metini bahş ve ihsan buyurmuş ve hak ile bâtılı, hayır ile şerri ayırdetmek idrak ve kabiliyeti ile de teçhiz etmiştir. Hayırlı ve yararlı amellerin mükâfatının ne olacağını, kötü ve şerli amellerin de cezalarının neler olacağını peygamberleri ve bu peygamberlerine indirdiği kitapları ile gayet açık olarak beyan ve ilân buyurmuştur. Ademoğullarına irade-i cüz'iyye de vermiş, iyman edip salih ameller işleyenlere cennetini, ebedî ni'metlerini ve bütün hayırları vâ'deylemiştir. İrade-i cüz'iyyesini kötüye kullanan, şerre vasıta kılan, iyman etmeyen ve salih ameller işlemeyenlere de cehennemini ve azabını tebliğ etmiştir. Binaenaleyh, iyman
edip salih ameller işleyenler elbette mükâfatlandırılacak, iyman etmeyenler, günah işleyenler, isyan edenler de muhakkak cezalandırılacak ve Allahu tâlâ'nın hiç kimseye zulmetınediği her iki zümre tarafından görülüp anlaşılacaktır. Her nefis, hayır veya şer, yararlı ve yararsız ne işlemişse hepsini kendi nefsine yapmış olduğunu da o gün anlayacaktır.
Cisminde bilen canını, canânını bilmez;
Cânanının âdabını, erkânını bilmez;
Mizân-1 adalette kalır noksan-il-â'mal, Her kim ki, bugün ettiği noksanını bilmez...