Kanuni Sultan Süleyman aleyh-ir-rahmeti vel-gufrân Avusturya seferine giderken, orduyu hümâyunun dinlenmesi için Belgrat'ta konaklamıştı. Bir sırp köylüsü, hakanın huzuruna çıkmak istedi. Ma'iyetinde bulunanlar bu dileğini kabul etmeyince, köylü bağırıp çağırmağa başladı ve hünkâr duyarak sebebini sordu ve mes'eleyi öğrenince sırp köylüsünün de tebaasından olduğunu ve bu itibarla derdini dinlemekle mükellef bulunduklarını söyledi. Onu, padişah hazretlerinin huzuruna götürdüler. Padişah, ne istediğini sorunca:
— Şevketlû hünkârım!.. dedi. Öküzlerim çalındı, zât-ı hümaunlarından tazminini dilerim. Aciz bir tebaanız olarak size vergi ödüyorum. Binaenaleyh, malımı, canımı ve ırzımı koruyup kollamak görevi de size düşer.
Kanuni, gülümsedi ve köylüye:
— Öyle anlaşılıyor ki, uyumuş kalmışsın ve hırsızlar da bundan faydalanarak öküzlerini çalmışlar, deyince sırp köylüsü:
— Evet padişahım, dedi. Sultanımız uyumuyor ve tebaasının malını, canını ve ırzını koruyup kolluyor güvenciyle ben uyudum ve başıma bu iş geldi. Eğer, şevketlü padişahımızın da uyuduklarını bilseydim, ben uyumaz ve öküzlerimi de çaldırmazdım.
Sırp köylüsünün bu haklı beyanı üzerine Kanunî Sultan
Süleyman, öküzlerin bedelinin fazlasıyla ödenmesini irade buyurmakla kalmayarak, kendisini ayrıca taltif ve tatyip ederek yerine gönderdi.
İstemez ehl-i mâ'na rengi hicâb-ı imtihan, Vech-i erbab-ı hayâda âr kendin gösterir, Bir zaman dünyada bulmaz fena erbab-ı himem, Sahibi mahvolsa da âsâr kendin gösterir...
Evet, dünyanın dörtte üçüne tekabül eden dürt kit'ada, biz devleti hak ve adaletle idare ettiğimiz müddetçe hükümrân olduk. Zulüm ve haksızlıklar başlayınca yıkıldık. Dünya islâm hükümranlığının da zulüm ve haksızlıklarla yıkıldığını görmemek için gözden, anlamamak için de akıldan mahrum olmak lâzımdır. Sırası gelince tekrarlıyoruz: Görenedir, görene!..
Köre nedir, köre ne!..
Tarihimizin o parlak ve muhteşem devirlerine bakılınca görülür ki âdil hükümdarlar halkın dertlerini dinler ve çare bulmağa çalışırlardı. Osmanlı padişahlarının sonsuz kudret ve selâhiyyetini, islâm şeri'atinin padişahlık ehliyyeti için koyduğu iki şart kısıtlamıştı. Padişah olmak için önce AKIL ve sonra Adil olmak şarttı. Cinneti ve zulmü sabit olan, tahttan indirilirdi. Padişahlara, cülûs merasimlerinde, ata binip inerken, saltanat kayığına girip çıkarken ve son devirlere kadar cuma selâmlıklarından sonra:
— Uğurun hayrola, ömrün uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var, diye alkış tutulurdu. Hudutsuz kudret ve selâhiyyetlere sahip bir fâninin hemen her vesile ile bu sesleri duyması, ne kadar mâ - nalıdır.
— Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!..
Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın, ne kimsenin medhiyyesini yapıyor, ne mazi ile hali mukayese ediyor ve ne de körükörüne geçmişe özeniyoruz. Yukarıda kıssasını naklettiğimiz Kanuni Sultan Süleyman Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufran, Osmanoğulları içinde en uzun saltanat sürmüş, 45 sene 11 ay 7 gün süren bu saltanatının 10 sene 3 ay 5 günü seferlerde geçmiş, 13 emsalsiz zafer kazanmış, ülkesinin sınırlarını alabildiğine genişleterek üç kıt'ada hüküm sürmüş, Akdeniz'i bir Türk gölü haline getirmiş, batılı tarihçiler ve aydınlar arasında bile MUHTE- ŞEM SÜLEYMAN unvanını kazanmış bir padişah-ı âli-cah iken, 410 küsur yıldır senden ve benden birer Fatiha beklemektedir.
Neden? Çünkü, mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var, Allah'a dönüş var ve mahşerde bütün yaptıklarının ve ettiklerinin hesabını veriş var... Bunun şu'uruna varan bütün hükümdarlar, din ve mezhep, cins ve millet farkı gözetmeksizin bütün tebaasına tam ve kâmil bir adaletle hükmetmişler, ülkelerini ve milletlerini mutlâk bir hukuk nizamı içinde yönetmişler; akıllarının ermediği işlerde âlimlerle, âriflerle istişare etmişler, her türlü müşkillerini onlardan danışmışlar ve ekseriya çok ağır tenkitlere tahammül göstermişler, nasihat istemekten utanmamışlar ve aldıkları nasihat ve tavsiyelerle hareket etmeği şi'ar edinmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, dünyaları kadar elbette ve elbette âhiretleri de mâ'mur olacaktır.
Yukarıda, Harun-er-Reşid ile Behlül'ün hikâyesine başlamış ve sözü Kanuni Sultan Süleyman Han'a getirerek o kıssamızı tamamlayamamıştık.
Evet, Behlûl sözüne devamla:
— Yâ Emir-el-mü'miniyn! Göklerde, senin saydıkların da vardır ama, onlar kadar, belki onlardan daha çok adaletle hükmeden hükümdarların bu adaletlerinden hasıl olan sevap vardır. Yeryüzünde de, senin dediklerin elbette çoktur ama, onlardan daha çok olan da âdemoğullarının tul-ü emelleridir. Tul-ü emel denilen hastalık, öyle bir belâ ve felâkettir ki, insana Allahu teâlâ'yı, peygamberi, âhireti, insanlığı, merhamet ve şefkati unutturur. Bu hastalığa yakalananlar, âdeta insan suretinde birer canavar olur ve hayvanlaşırlar. Onun için, dünya emellerinden ümidini kes ve bütün ümidini âhirete ve Allah rizasına hasret ki, böyle korkunç bir âkibete düçar olmayasın.
Olaydı olduğu hale rizası insanın, Bu kadar olmazdı çok belâsı insanın...
Dünyada keder iki kısımdır, bunlardan birisi çirkin ve diğeri güzeldir. Eğer, seni Rabbinden ayıran, sana Allah ve Resülüllah yolunu unutturan, ibadet ve t'atten alıkoyan keder, mal, rütbe, makam, masa, kasa, kese, han, hamam, apartman gibi eğreti şeylerden ileri geliyorsa, bütün bu elden çıkıcı şeyler için kederleniyorsan, iyi bil ki sen ŞAKI'sin ve böyle kaldığın müddetçe de ŞAKI'likten kurtulamayacağını sakın unutma!..
Eğer, kederin âhiret ve âhiret alemiyle ilgili ise, son nefeste iyman ile can verip veremeyeceğin seni kaygulandırıyorsa, mahşerde halinin neye varacağını düşündürüyorsa, rizayı ilâhiyye'yi nasıl tahsil edebileceğini hatırladıkça sana gözyaşı döktürüyorsa, ibadet ve t'atini ve bütün amellerini hakka lâyık şekilde yapamadığın tasasını sana ilham ediyorsa, iyi bil ki sen SA'ID'sin ve bu çeşit kederin senin saadette olacağının delilidir.
Aziz kardeşlerim:
Kendi kendinize bu muhakemeyi yapmanızı ve hükme varmanızı tavsiye ederek Behlûl-ü Dânâ'nın kıssasına devam ediyorun:
Behlûl, Harun-er-Reşid'e hitaben devam etti:
— Yâ Emir-el-mü miniyn!.. Evet, yeraltında en çok buyurduğunuz gibi ölüler vardır. Fakat, onların sayısından daha çok dünya hayatında işledikleri kötülüklere pişman olup Allah'sız ve ibadetsiz boşuna harcadıkları ömr-ü azizlerine hayıflanan ve bu sebeple maruz kaldıkları ilâhî azaptan çok, faydasız bir nedamet içinde feryat ve figanlar vardır. Bunların hepsi: (Ah biz ne yaptık, ömr-ü azizimizi boşuna geçirdik, hayat sermayesini yele verdik, ebedi saadeti ve âhiret sultanlığını kaybettik, yazık bize, vah bize!..) diye ah-ü feryat ederler ve bu feryat ve figanları yerler altında yatan ölülerden çoktur, dedi.
Harun-er-Reşid, gafletle geçirdiği, isyan ve günahlarla yele verdiği ömür sermayesini hatırladı, âhirette başına gelebilecekleri düşündü, hepsine pişman olarak ve gözyaşı dökerek tövbe ve istiğfarla gönül kirlerini temizledi ve huzur içinde sarayına avdet etti:
Kelâmı ehline söyle, işitir âr eylemez;
Dört kitabı tefsir etsen, cahile kâr eylemez...
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, ümmetinden ibadet eden gençlerle, işlediği günahlara pişman olan ve tövbe eden ihtiyarları çok sevdiğini bir Hadis-i şerifinde beyan buyurmaktadır.