Bu daima böyle olagelmiştir. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize körü körüne muhalif olanlar, Resûl-ü müctebâ'nın haline, ilmine ve ahlâkına vâris olan Hak velilerini sevmiş ve tasdik etmişler ve bir çokları bu yüzden hidayete erişmişlerdir. Ancak, ne hikmetse bunlar sevdikleri ve saydıkları Hak velilerinin, Nebiyyi âhir zamanın bendesi ve kölesi olduklarını, her zaman ve her yerde bununla öğündüklerini göremiyor ve hatta sezemiyorlar. Meselâ, bugün Batı'da Hazret-i Mevlâna'ya (Kuddise sırruh) gıyâben âşık olan, onu can ve gönülden sevip sayan ve her sözünü tasdik eden, onun yoluna ve eserlerine hayran olanların sayıları yüzbinleri aşkındır. Hal böyle iken, bilmezler ki Cenab-ı Mevlâna Fahr-i kâ'inat aleyhi ekmel-üt-tahiyyât efendimizin kulu, kölesi, bendesi ve hatta bastığı yerlerin bir tozu mesâbesinde olduğunu kemal-i tefahürle beyan buyurmakta ve bundan şeref duymaktadır. Oysa, bu yüzbinlerden çoğu Hz. Mevlâna'ya hürmet ve muhabbet beslediklerini itiraf ettikleri halde, onun kölesi olduğunu bildirdiği Resûl-ü zişânı hiç tanımıyorlar.
Evet, aziz kardeşlerim! Bu, bir nasip mes'elesidir. Habib-i edib-i Kibriyâ talip olmayınca, bu zavallılar Hakkın habibine nasıl talip olabilirler? Şu kadar ki, Hak velileri Resûl-ü zişânın hali ile hallenerek hal vârisi ve büyük islâm bilginleri de Mefhar-i âlem efendimizin ilminin vârisi bulunduklarından bu yüce şahsiyyetlere muhabbet, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya muhabbettir. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme muhabbet ise, hiç şüphe yoktur ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ'ya muhabbettir. Netekim, dâvanın aksi de sahihtir. Velilere ve âlimlere ihanet, Resûl-ü zişâna ihanettir. Resûl-ü müctebâ'ya ihanetin ise, Allahu teâlâ'ya ihanet olduğu muhakkaktır.
Bunun için, Hak velilerine muhabbet ettikleri halde fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize muhabbet etmeyenler, muhabbetlerinin neye ve kime olduğunu bilmeden bizzat Resûl-ü zişâna muhabbet etmektedirler. Bu muhabbetleri, elbette ve elbette semeresiz kalmayacak ve Allahu teâlâ bunların da başlarına iyman tâcını koyacaktır. Zira, istikbalin dini din-i mübiyn-i islâmdır. Çok. kimse, ekmek almak için fırına gider ama, fırıncıya âşık olur. Oysa, niyyeti ekmek almaktır. Çok kimse de, bostan almak için bahçeye gider ama, bahçıvana âşık olur. Aleyh-is-salât-ü vesselâm efendimizin velilerine hürmet ve muhabbet edenlerin de, er-geç zât-ı Risaletmeaba hürmet ve muhabbet edecekleri tabiî ve âşikârdır. Balıklar, denizin içindedirler ama, denizi bilmezler. Oysa deniz her yanlarından onları kuşatmıştır.
Kırılıp parça parça olsa mir'at-ı dil-i aşk, Yine her parçasından rûnümâdır sûret-i canân...
Seyyid-ül-enâm aleyhi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimize gönül veren, ona kul ve kurban olan iki cihana sultan olur.
Basiret sahipleri için kurtuluş, ancak Habib-i edib-i Kibriyâ'ya sarılmakla mümkündür. Onun dini olan din-i mübiyn-i islâm, Hz. Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. O gemiye girmek bahtiyarlığına nail olan boğulmaktan ve helâk olmaktan kurtulur. O gemiyi terkeden muhakkak zulmet denizlerinde kaybolup gider. Ona tâbi olmak, aklı başında vicdanı ve sağduyusu yerinde olana vâciptir. O, rahmeten lil-âlemiyn ve şefi-ul-müznibiyndir. O, Habib-i edib-i Kibriyâ, seyyid-ül-mürseliyn ve hâtem-ül- Enbiyâ'dır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, bizi ondan dûr ve nigâh-ı iltifatından mahrûm eylemesin. Onun, iltifatından dûr olan, ebediyyen mahrum kalır. Mevlâyı müte'al, bizleri onun sünnet-i seniyye-i Ahmediyyesine iktidâ ve sûret-i celile-i Muhammediyye'sine ittibâ etmekten ayırmasın.