Şeyh Ebül-Hafs kuddise sırruh, Hasan-ül-Basri radıyallahu anh hazretlerinden rivayetle buyurmuşlardır ki:
Imam-ı Hasan-ül-Basri radıyallahu anh, günlerden bir gün Medine-i münevvere'de Hz. Imam-i Hasan-1 müctebâ ve Hz.
Imam-ı Hüseyin-i mazlûm-u şehid-i Kerbelâ radıyallahu anhümaya tesadüf etmişler ve bu iki cennet gencine selâm verip hatırlarını sormuşlar. Hikâyenin geri kalan kısmını Hasan-ül-Basri hazretlerinden dinleyelim:
Resûl-ü zişânın bu iki ve sevgili torununa Hz. Ebu-Bekir,
Hz. Ömer, Hz. Osman ve muhterem babaları Hz. Ali ridvanullahi teâlâ aleyhim ema'ıynin bizzat kıymetli dedelerinden, çok değerli validelerinden duyup işittikleri fazilet ve meziyetleri hakkında ümmet-i Muhammed'i tenvir ve irşâd için bilgi ver melerini rica ettim. Bana şöyle cevap verdiler:
— Fazilet ve meziyetlerini sorduğunuz bu zevat-ı âlişânın hususiyetlerini bizden ziyade hiç kimse bilmeğe inuktedir değildir. Bir gün, muhterem validemiz Fatıma Hayrün-nisâ hazretlerinin huzurlarında bulunuyorduk. Ansızın, iki cihan serveri, âhir zaman peygamberi sevgili dedemiz evimize şeref verdiler. Annemize:
— Kızım yâ Fatıma! Zevcin imam-i Ali nerede? diye sordular.
Annemiz kendilerine cevap verdiler:
— Yâ Resûlallah! Abdest alıp mescid-i şerife gitti.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, daha fazla kalmadılar ve annemiz her ne kadar kendilerine biraz istirahat buyurmalarını niyaz ettilerse de A'işe Sıddıyka'nın evine gideceklerini söyleyerek ayrılmağa hazırlandıklarında, annemiz kendilerinden sordu:
— Yâ Resûlallah! Kadınlardan en fazla sevdiğiniz kimdir?
Resûl-ü zişân saadetle şöyle buyurdular:
— Kızım yâ Fatıma! Bilmiyor musun ki, halktan bana en ziyade sevdirilen kadın üç kimsedir: Birincisi sensin, diğeri muhterem annen Hz. Hatice'dir. Üçüncüsü de, Aişe-i Sıddıyka' dır ki, her üçünüz bu ümmetin annelerisiniz.
Annemiz, tekrar kendilerinden sordular:
— Yâ Resûlallah! Erkeklerden en ziyade sevdikleriniz kimlerdir?
Habib-i edib-i Kibriyâ bu soruyu da şöyle cevaplandırdılar:
— Ashabımın erkeklerinden en ziyade sevdiğim Ebu-Bekir, Ömer, Osman'dır.
Annemiz, kendilerinden sordular:
— Hayder-i Kerrâr olan kocam Ali hakkında bir şey buyurmadınız?
Iki cihan serveri, bu soruyu da şöyle cevaplandırdılar:
— Yâ Fatıma! Bana, nefsimden sual ediyorsun. Şunu bilmiş ol ki, Ali bendendir ve ben Ali'denim. Kişinin kendi nefsini sevmesi ve medhetmesi münasip olur mu a benim canım kızım? Ey benim ciğerpârem Fatımam! Ben ve Ali, nur-u vahidiz.
Herkim benim ashab-ı ahbabıma ve ezvâc-i tâhiratıma sebb ve buğzederse, ben ve sen onlardan beri olmaz mıyız?
Annemiz, bu defa hayretini gizleyemedi:
— Yâ Resûlallah! Senin ashap ve ezvâcına kim düşmanlık edebilir, kim dil uzatabilir?
Dedemiz, Seyyid-il-kevneyn sallallahu aleyhi ve sellem saadetle buyurdular:
— Bana ümmet olduklarını ileri süren ve kendilerini böyle göstermeğe çalışan bir kavim onlara düşmanlık edecek ve dil uzatacaktır. Ben, dünyada ve âhirette o kavimden uzağım.
O zaman, annemiz de kendisine şöyle söyledi:
— Yâ Resûlallah! Ashap ve ezvâcına düşmanlık eden ve dil uzatan kavimden zât-ı risaletpenahileriniz uzak bulunduğunuz gibi, ben de uzağım.
Muhterem dedemiz, bu defa bize hitap buyurdular:
— Dedenizin ve annenizin uzak bulundukları kavimden sizler de uzak mısınız?
Biz de kendilerine cevap verdik:
— Yâ Resûlallah! Senin ashabına ve ezvâcına düşmanlık eden ve dil uzatan kavimden Rahmeten lil-âlemiyn olan zatınız ve ehl-i beytin en sevgili ve kıymetli rüknü olan annemiz uzak olduktan sonra elbette ve elbette bizler de uzağız.
Tam bu sırada, muhterem babamız Hz. Ali eve döndü ve Resûlü zişân, aynı soruyu ona da sordu:
— Yâ Ali! Benim ashap ve ezvâcıma düşmanlık eden ve dil uzatan kavimden sen de teberrâ eder misin?
Babamız Hz. Imam-i Ali, o veliler serdarı hiç düşünmeden cevap verdiler:
— Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Senin ashabın ki, Allahu teâlâ onlardan razı oldu ve onlar da Allahu azim-üş-şân'dan razı oldular. Senin ezvâcın ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ kendilerinden ricsi giderdi ve onları tahir ve mutahhir kıldı. Bunlara düşmanlık edenler ve dil uzatanlar da bulunabilir mi?
Rahmeten lil-âlemiyn olan Fahr-i cihan buyurdular:
— Evet yâ Ali! Bana ümmet olduklarını ileri süren ve kendilerini böyle göstermeğe çalışan bir kavim benim ashabıma ve ezvâcıma düşmanlık edecek ve dil uzatacaklardır.
Hayder-i Kerrâr olan babamız derhal mübarek ellerini kaldırarak cevap verdiler:
— Ey benim Rabbim! Sen, şahid-i âdilsin ve benim halime muttalisin. Zât-ı ülûhiyyetin ve Resûl-ü zişânın şahittir ki, ben Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'a ve ezvâc-i tâhirata düşmanlık edeceklerden ve dil uzatacaklardan uzağım.
Hâtiftan bir ses işitildi:
— Rahmeten lil-âlemiyn olan Habib-i edibimin ve Esedullah Ali'nin ve Fatıma Hayrün-nisânın ve Imam-1 Hasan ile Imam-ı Hüseyin'in uzak oldukları kimselerden, Rabbiniz ve Rabbil-âlemiyn olan Allah ve melekleri de uzaktırlar.
Haseneyn-il-ahseneyn'in, Imam-ı Hasan-ül-Basri'ye naklettiklerini aynen ve harfiyyen anlattım. Kendilerine akıl, fikir ve düşünmek ni'meti verilenler için bu hadisenin sıhhati hakkında bir açıklama yapacağım. Bir kimsenin, evlâtlarına sevdiği kimselerin isimlerini vermesi, o kişileri sevdiğinin sarih ve sahih delili ve alâmetidir. Hiç kimse, sevmediği bir ismi yavrusuna vermez. Binaenaleyh, Hz. İmam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin üç oğluna Ebu-Bekir, Ömer ve Osman adını vermesi, bu üç seçkin zatı cidden ve hakikaten sevdiğinin alâmeti ve işaretidir, onlara karşı duyduğu hürmet ve muhabbeti isbat eder. Ama, görenedir görene.. Köre nedir, köre ne!?..
Yâ Rab! Resûl-ü Hâşimin hürmetine, bize sevdiklerini sevdir, yerdiklerini yerdir, bizleri rizana erdir. Bizi, rizana varan doğru yoldan ayırma, murad-ı ilâhin üzere ve Habib-i edibinin muradı üzere iyman edenlerden, hak sözle âmil olanlardan, amellerinde ihlâs üzere bulunanlardan eyle (Amin bi-hürmeti Resûl-is-sakaleyn) EL-FÂTİHA..