Hac seferlerimin birisinde, Ankara'da bir otelde bir gece misafir olmak zorunda kalmıştım. Gece yarısı, bir takım sesler, aglayıp inlemeler ve beddualar duydum. Perde perde
yükselen bu iniltileri istemeyerek dinledim. Bir kadın sesi hıçkırıyor ve hazin hazin sızlanıyordu:
— Bizi, bu sefalet ve rezalete düşürdün, etimi ve kanımı satıp para kazanıyorsun. Ustelik hakkımı da vermiyorsun. Dilerim Allah'tan senin de evlâtların bu sefalet ve rezalet bataklıgına düşsünler, diyordu.
Birden gayet şiddetli bir tokat sesi kulaklarımda patladı, bana vurulmuş gibi irkildim. O zâlim herif kim idiyse, biçare kadıncağızı dövüyordu. Bana öyle geldi ki, bu tokat ona degil, bana, o otelde bulunanların hepsine, hatta bütün Müslüman - Türk milletinin yüzüne inmişti. Allahu azim-üşşân, şahidimdir, bu olayı her hatırlayışımda, hac bedeli olan parayı o kadıncağıza vererek o zavallıyı o zalim herifin elinden kurtarmadıgıma hâlâ hayıflanırım. Fakat, ben bütün samimiyetime rağmen böyle bir kadına nasıl yaklaşabilir ve nasıl para verebilirdim? Bu milleti bu hallere getirenlere yüzbinlerce lâ'net!..
Bu kötülüklere göz yumanlar, bu zâlimleri koruyup kollayanlar, acaba günün birinde kendi evlâtlarının, kendi kızlarının ve torunlarının da fuhuş bataklıklarına düşürülebileceğini hiç akıllarına getirmezler mi?
Her neyse, hikâyenin sonunu da size anlatayım:
Kapıyı çaldı ve içeriye girdi. O zavallı kadıncağız mümkün olabildiği kadar kendisine çeki-düzen vererek ve gözyaşlarını silerek kendisine (Sefa geldiniz..) dedi. Genç adam, kapı önünde dinledikleri ve düşündükleriyle öylesine etkilenmişti ki, o talihsiz kadına şehvetle değil, tam tersine derin bir şefkatle bakıyor ve içinden ona acıyordu. Adeta oraya geldigine pişman olmuştu. Ani bir kararla kalktı ve kendisini dışarı attı. Böyle kötü bir işe niyetlendiginden dolayı Allahu teâlâ'ya tövbe ve istiğfar ederek oradan uzaklaştı ve o felâketzede kadıncağızın da o bataklıktan kurtulması için niyazda bulundu.