Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, önlerinde bulunan herşeyi gördüklerı gibi, arkalarında bulunan şeyleri de görürlerdi. Bu vasıf ve hal, Cenab-1 Ahmed-i Muhtar'ın mû'cizelerinden idi. Birgün, Resûl-ü zişân efendimiz çarşıdan geçerlerken yalnız müslümanlıktan değil, ' insanlıktan da nasibi ve behresi olmayan edepsiz bir kâfir, âlemlere rahmet olarak gönderilen o zât-i akdesin arkasından ve görmeyecegini sanarak ağzını ve körolası gözlerini carpıtarak alay etmek küstahlıgında bulundu. Oysa Resûl-i müctebâ yukarıda da işaret ettiğimiz vechile edepsiz kâfirin bütün hareketlerini, peygamberlik mû'cizesiyle görüyordu.
Ansızın geriye döndüler ve o kâfirin hâlâ istihzalarına devam kasdiyle ağzını ve yüzünü çarpıttığını görerek:
— Ağzın, burnun ve gözün öyle kalsın! buyurdular.
Allah azze ve celle, Habib-i edibine derhal icabet buyurmuş ve bu isteği yerine gelivermişti. O edepsiz ve hayâsız kâfirin ağzı, burnu, ve gözleri, Cenab-ı fahr-i risâletle alay etmeğe cür'et ettiği halde eğri ve çarpık olarak kalmıştı. Hemen ilâve edelim ki, bu kâfir gebererek cehennemi boyladığı güne kadar öyle ağzı, yüzü ve burnu çarpık olarak dolaştı, durdu. O kadar ki, Kureyş'ten hiç kimse onu meclislerine kabul etmez, halk kendisinden nefret eder, igrenir ve tiksinir, gördükleri heryerde onu kovarlar ve yanlarından uzaklaştırırlardl.
Mevlâyı müte'al, bu kâfirin başına gelenlerle aklı başında; vicdanı ve sağduyusu yerinde olanlara Nebi'lerie, Veli'lerle, salihlerle, alimlerle alay etmek, onlara el ve dil uzatmak küstahlığında bulunacaklara ibret göstermişti. Evet, Nebi'- lerle, velilerle, ilimleriyle âmil olan âlimlerle, salihlerle alay edilmez, edilemez. Bizler bile, âciz ve nâçiz kullar iken, sevdiklerimizle alay edilmesine, onlar hakkında ileri geri söylenilmesine müsaade etmeviz degil mi? Allahu sübhanehu ve teâlâ da, sevdigi kullarıyla istihza ve istihfaf edenleri, onları incitenleri, onların kalplerini kıranları böylece te'dip eder. Buna KAHR-I RICALULLAH'a uğramak denilir. Ricalullah'ın, kahrı, gayet keskin ve zehirli bir kılıç gibidir. Nebi'leri, veli'- leri, âlimleri kıran ve incitenler, kendilerini o müthiş kılıcın önüne atmış, yani bir bakıma kendi kendilerini helâk etmiş olurlar. Ehlullah, sebepsiz olarak hie kimseyi helâke teşebbüs etmezler. Zira, Allahu talâ'nın binası olan insanı harabetmek, insanı kahreylemek lâ-alet-tâyin herhangi bir insana dahi haram iken, elbette ehlullaha da helâl olamaz. Ancak, ehlullah ile alay edenler, onlarla istihza ve istihfafa yeltenenler, bizzat kendilerini bu keskin, zehirli ve kahredici kılıcın önüne atmış, bir nevi intihar etmiş gibi olurlar. Bu itibarla, ehlullah ile alay etmek cür'et ve cesaretinde bulunup da, başlarına bir musibet gelmeyenler, yaptıklarının yanlarına kâr kalacagını sanmasınlar. Bu gibiler, bu alçaklıklarının cezasını önünde sonunda mutlaka görecekler ve lâyık oldukları âkibete mahkûm olacaklardır. Bu gerçegi, kendilerine hatırlatmayı bir vazife ve borç bilirim.
Ermek isterse âdem, irem-i magrifete;
Kimseyi kınayarak gitmelidir âhirete..
Ey âşık-ı sadık!
NUMEZE ve LUMEZE sifatlarıyla sıfatlananları, Allah azze ve celle Kitab-ı keriminde zemmediyor ve bu gıbilerin yerlerinin yakın bir gelecekte kızgın ateş olacağını haber veriyor. Bu tekdir ve tehdit dahi rahmet-i ilâhiyyenin zuhur ve tecellisidir. Allahu tealâ, bu kötü sifatlarla sifatlananlara, insanlarla alay edenlere, onları çekiştiren ve ayıplayanlara hiçbir ihtarda bulunmaksızın da gereken cezayı verebilirdi. Kullarına karşı fazı-ü keremi dolayısıyle boyle yapmamış ve o kotü hal ve ahlaktan biz aciz ve günahkâr kullarını men'etmek ve aksine hareket edenlerin başlarına gelecekleri peşinen haber vermek suretiyle ihtarda bulunmuştur.
Insanoğlu, kendi ayıp ve noksanlarını herkesten iyi bilir.
Esasen, asıl hüner insanın bunu bilmesi, kendi kusurlarını, hatalarını, görmesidir. Kendi kötülük ve kabahatlerini, kendi eksikliklerini bilen, gören ve anlayan kimseler, başkalarında ayıp ve noksan aramağa fırsat bulamazlar, kimseyi ayıplamazlar, kimsede kötülük göremezler ve bunun neticesi olarakta kimseyi çekiştiremez, kimse ile alay edemez. En büyük kusur ve ayıp, insanın kendi kusur ve ayıplarını görememesidir, kendi suç ve kabahatlerini, kendi kötülüklerini unutmasıdır.
İşte, Allahu tealâ hiç sevmediği bu kötü ve çirkin sıfatlarla sıfatlananların yerlerinin kızgın ateş olacağını beyan ve ilân buyurarak kullarını korkutması, bunlardan sakınıp, kaçınmamız ıçın yeterli bır sebeptir. O halde, bu gibı çırkin ve kötü hallerden son derece çekinmeli, kimsenin ayıp ve noksanını aramamalı, kimsenin hal ve ahvalini tecessüs etmemeli, ulu
orta herkesi kınamaktan, çekiştirmekten, yermekten, alay etmekten de kaçınmalıyız. Biraz yukarıda da işaret olunduğu üzere, bunun çaresi ve ilâcı da, herşeyden önce kendi ayıp ve kusurlarımızı, hata ve noksanlarımızı, zaaflarımızı aramak, bulmaktır.
Bir kimsede, herhangi bir hata ve noksan, ayıp ve kusur gördüğün zaman, önce kendini bir yokla!Aynı, hata ve noksanı, aynı ayıp ve kusuru ârif isen kendinde de bulacak ve göreceksin. Sen, aynı kötülüğü yapmadın veya yapamadınsa, mutlaka ona benzer bir davranışın olmuştur. Karşındakinde kötü ve çirkin gördüğün şeyi sen yapmamışsan, yarın bir gaflet ânında aynı kabahati işlemeyeceğini nasıl temin edebilirsin? Sen insan değil misin? Senin de başka başka zaafların, hataların, eksik ve noksanlıkların yok mu?
Akıllı kişi ona derler ki, bir kimsenin herhangi bir ayıbını veya kabahatini gördüğü zaman, o ayıp ve kabahati gecenin karanlığı gibi örter. Kimseyi ayıplamaz, kimseyi tenkit etınez, kimseyi çekiştirmez ve hele hiç kimse ile alay etmez, hor görmez. Oylesine bir ayıp veya eksikliğin, kendisinden zuhur etmedigi için Rabbine şükürler eder. Bütün insanlara sevgi, saygı şefkat ve merhametle bakar. Evet, birisine bakar şükreder, birisine bakar fikreder.
Eğer, sen mü'min kardeşinin bir kabahatini görür ve onu ayıplar, onunla alay eder ve kendini ondan üstün ve şerefli bilir ve buna inanırsan, bilmiş ol ki Allahu tealâ katında senden daha kötü ahlaklı, çirkin huylu kimse yoktur. Bir parçacık aklın varsa, kendini bütün mü'minlerden aşağı bil, kendini hor gör ve tevazu kapısında sabit ol ki, gerçek insan ola- sIn..
Bir Hadis-i şerifte: (Bir mü'min, diğer bir mü'min kardeşinde gördügü bir ayıptan ötürü onu kınarsa, kınayan o kınadığı ayıbı işlemeden can veremez.) buyurulmuştur.