Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Birgün, ashab-ı kiram rıdvanullahi teâlâ aleyhim ema'- iyn efendilerimiz toplanmışlar konuşuyorlardı: Hazır bulunanlardan… — 3. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 339

Batı dünyası, haçlı seferlerinden artakalan koyu ve karanlık bir hristiyan ta'assubuyla yaşarken, biz Müslümanlar da dinimize sahip ve kuvvetli bir iyman ile gerçek islâmı yaşarken, hiç bir zaman karşımızda tutunamamış, her yerde, her işte, her denemede daima bize maglûp olmuşlardır. Atalarımız; dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine hakkiyle ve lâyıkiyle sahip çıktıkları, hazarda ve seferde, savaşta ve barışta islâmı yaşadıkları ve yaşattıkları çaglarda, meselâ Varna harbinde 14 yaşında olan Sultan Gazi Muhammed Han'- ın karşısında gün görmüş, tecrübeli hristiyan orduları yenilmişlerdir. Hristiyanlığın titiz bir ta'assup içinde yaşadığı ve

birleştigi Istanbul'u fethettigi zaman Hazret-i Fâtih henüz 22 yaşında bir gençti. Bu örnekleri, yüzlerce ve binlerce çoğaltmak mümkündür. Tarih, hristiyan ordularına karşı islâmın zaferlerini yaza yaza bitirememektedir.

Daha gerilere gıdelim: Hristiyanlığın en koyu ve müteassıp çağlarında islâmiyet zuhur etmiş ve bütün dinlere galebe etmiştir. Herakliyus'un kumanda ettiği muazzam Bizans ordularına karşı bir avuç islâm mücahidinin kazandığı zaferleri unutmak mümkün müdür? Yirmi beş yıl gibi çok kısa bir tarih parçası içinde, boydan boya bütün Ortadoğu'yu, Iran'ı, Misır'1 ele geçirirken, Müslümanların topları, tankları, jetleri mi vardı? Yoksa, atom veya hidrojen patlatarak topyekûn insanlıgı mahv ve helâk ederek mi zafere ulaştılar? Sözü uzatmayalım; islâmiyet bizi geri bırakmamış, tam tersine biz islâmiyeti bıraktığımız ve kutsal dinimizin gerçeklerini hakkiyle ve lâyıkiyle anlayamadığımızdan, cahilliğimizden, iymansızlığımızdan ötürü geri kalmışız. Evet, ortalama 60 - 70 yıllık bir ömrü rahat ve müreffeh geçirebilmek için 15 - 20 yıl fakültelerde dirsek çürüten yarı münevverlerimiz, islâmı ögrenmek için 15 - 20 saat ayıramamışlar ve körü körüne islâma ve Müslümana düşman olmuşlardır:

Haki rizasiyçün ilim tahsiline sâ'yetmeyiz, İzzet-i dünya içindir ilmimiz, â'malimiz..

Bizi asıl geri bırakan, kötü ve berbat bir taklitçilik ve kopyacılıkla Avrupalilaşmaga özenmemizdir. O Avrupa ki, iki asır öncesine kadar taharetlenmesini bile bilmezdi. O Avrupakı, ıkı asır once erkekler karılarını hayvan gıbı goturup pazarlarda satarlar ve hükûmetler de bu alış-verişlerden vergı alırlardı. O Avrupaki, orada insanlar kendileri kadar günahkâr keşişlerin önüne diz çöküp bütün suçlarını sayıp dökmekle günahlarının çıkarıldığından ve affolunduklarından emin olaral: fuhşun, ahlâksızlığın, rezalelet ve sefahatin önderi olmuştu. Biz, işte onları taklide özendik, tefekkürü terkettik ve düşüncesiz taklidimiz de tefekkürü âtıl ve bâtıl hale getirdi.

Halhuki, islâmiyet zulmün yerine adaleti, zulmetin yerine nu ru, küfür yerine iymanı getirmiş ve yeryüzünde bunu fiilen uygulamıştır. Uç kıt'ada islâm hükümranlığını sağlayan da işte budur. O çağlarda iymanlı, bilgili, güçlüydük. Ilim bizde idi, san'at bizde idi, adalet bizde idi, insan haklarına saygı bizde idi, kuvvet ve kudret bizde idi. Eğer, Müslümanlık bizi

geri bırakmıştır safsatası doğru olsaydı, insanlık tarihinde şeref sahifeleriyle dolu bir doğu Islâm medeniyeti olabilir miydi? Bu kadar güçlü olabilir miydik? Müslümanlık, zuhur ettiği bölgede sönüp gitmez miydi? Islâmiyetin zuhuruna kadar, bir hristiyan medeniyeti gösterebilir misiniz? Islâmiyetin zuluruna kadar hristiyanlığın ilme, medeniyete, insanlığa yararlı bir hizmetini söyleyebilir misiniz?

Demek oluyor ki, bizi islâmiyet geri bırakmarıştir. Bu çok korkunç ve tehlikeli bir yalandır ve bu yalanı maalesef hristiyan kaynakları ortaya atmış, taklitçi batı hayranları da bu yalana tetkik ve tahkike lüzum görmeksizin inanıvermiş ve benimsemişlerdir. Tam tersine, bizi islâmiyet değil, iymandan ve islâmdan soyunuşumuz, islâmı yanlış anlayışımız ve yanlış uygulayışımız, kutsal dinimizi islâm düşmanı yabancıların çıkarlarına âlet ederek, onlarla işbirliği edişimiz geri bırakmıştır. Haçlı seferlerinin beklenen ve umulan sonucu vermemesi, daha açık bir tâbirle Müslümanların hristiyanlar tarafindan kuvvet zoruyla yok edilemeyeceginin anlaşılması üzerine taktik değiştiren hristiyan dünyası, misyoner faaliyetlerine hız ve önem vermiş ve bizi içimizden vurmak teşebbüslerine girişmiş ve maalesef zaafımızı anladıklarından, bunria muvaffak da olmuşlardır. Siz, isterseniz buna misyoner faaliyeti yerine, gizli faaliyet, casusluk faaliyeti de diyebilirsiniz. Evet, casusluk faaliyeti diyoruz. Çünkü, islâmı başka türlü yıkamayacaklarını ve yenemeyeceklerini anlayanlar, dinimize iftira ve yalanlarla saldırırlarken, bir yandan da aramıza casus papazlar sızdırarak cahil kafaları hurafelerle, efsanelerle, bid'atlerle, safsatalarla doldurmuşlardır. Bugün dahi, aynı faalıyet, aynı casusluk faalıyetı devam etmektedir. Avrupa'nın bazı ülkelerinde çalışan din kardeşlerimizden elde ettikleri adreslere hristiyanlığı yaymak için mektup yazan bir papaz, Isvicre'nin Lozan şehrinde bir posta kutusu adresi veren R. KERN adında bir keşiş, zâhiren bu işleri yönetmek- t.edir. Ihvanımdan birisi, sırf denemek için bu keşişe mektup yazmış ve İsviçre'den cevap beklerken, kendisine İstanbul ici posta hanelerinden bir takım broşürler, testler ve benzeri sacma sapan kâğıtlarla dolu cevap gelmiştir. Bu casusluk faaliyeti değil de nedir? İsviçre'ye mektup yaz, Istanbul'dan cevap al!..

Bu nevi mektuplar İstanbul'da hergün çeşitli adreslere gönderilmekte ve yukarıda da işaret ettiğimiz gibi mâ'nevî ihtiyaçlarını karşılayacak çare ve imkânlardan mahrum körpe dimağlar zehirlenmege ve kendilerine hristiyanlık aşılanmağa çalışılmaktadır.

Biz, misyoner keşişlerin bu nevi gizli faaliyetlerinin verimli ve olumlu sonuçlar vermeyeceğini, hakkın bâtılı daima yeneceğini bilenlerdeniz. Hz. İsa aleyhisselâmın, Allahu teâlâ tarafindan getirdigi hak dini, kendi kısır menfaatlerine âlet etmekten ve sâliklerini putperestlige zorlamaktan utanmayan ve sıkılmayan papazlar, bâtıl inançlarının iflâs ettiğinin elbette farkındadırlar. Telâş ve heyecanlarının ve işi bu derece azıtmalarının sebebi de budur. Hz. Isa aleyhisselâmın —Hâşâ— Allah'ın oglu oldugu efsanesi, artık Avrupa başta olmak üzere batı dünyasının aklına ve mantıgına ters düşmekte ve hristiyan kütlesi bu saçma akideyi reddetmektedir. Paris'te 76 yaşında bir kardinalin, geceleri muhtelif gazinolarda çırılçıplak soyunarak hayatını kazanan bir artistin odasında ölü bulunması olayının yankıları bir yana, kendileri de günah işlemekten geri kalmayan papaz efendilerin, başkalarının günahlarını ne hak ve sıfatla affedebildikleri Hıristiyan âleminin başlıca kaygusu ve korkusu haline gelmiştir. Onun için, müslüman - Türk çocuklarını o bâtıl putperest dinlerine dâvet eden misyoner papazların biraz akılları ve insafları bulunsa, bu davranışlarının boşuna bir zahmet ve yorgunluk olduğunu idrak ederlerdi. Çünkü, biz Muhammedî'ler Allahu teâlâ'yı tanır, bütün peygamberlere, semavi kitaplara, âhirete, kıvamete, hesaba, cennet ve cehenneme, öldükten sonra dirilmeğe ve bu fâni âlemdeki yaşayışımızın hesabını Allahu azim-üş-şâna vermege iyman ve Hz. Isa aleyhisselâma Hıristiyanlardan ziyade hürmet eder, onun muhterem validesini de tâ'zim ile anarız. Papaz, Hz. İsa aleyhisselâma —Hâşâ— Allah'ın oğlu derken, biz Müslümanlar RUHULLAH deriz. RUHULLAH ise IBNULLAH' (Allah'ın oğlu) ın fevkindedir. Hal ve hakikat böyle iken, kendilerini Hıristiyan sayan kâfirler ve zâlimler, kendi bâtıl itikatlarınca Hz. İsa aleyhisselâmı öldüren, onu yalancılıkla itham eden, ona gayri meşrû bir çocuk ve muhterem annesine kötü bir kadın gözüyle bakan Yahudi'lerle can ciger dostturlar ve sirası gelince el ve işbirliği ederek Müslümanlara türlü kötülükleri revâ görürler. Aklen ve mantıkan, Hz. Isa aleyhisselâmı ve muhterem annesini tebcil ve tâ'zim eden biz müslümanlarla iyi geçinmeleri gerekirken, ona kötü gözle bakan ve bu inanç ve kanaatlerini bütün çirkinliğiyle bugün dahi tekrarlamaktan çekinmeyen, Hz.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.