Vaktiyle, bir ağa bütün ömrünü günah ve mâ'siyyet bataklıklarında çürüttüğü halde, cennet ve mağfiret umduğunu söyler dururdu. O ağanın surette köle ve hakikatte sultan olan bir kölesi vardı. Bir yaz mevsimi başlangıcında ağa, kölesine tarlalarını göstererek nereye fasulya, nereye domates, nereye bugday ve saire ekecegini işaret etti. Köle, bütün tarlalara arpa ektı, aradan aylar geçtı, ekın meydana geldı. Aga hazretleri dolaşırken emir ve tenbihi hilâfına bugday ve diger sebzeler yerine baştan sona arpa ekilmiş bulunduğunu görünce kölesine fena halde kızdı, bağırıp çağırmaya başladı:
— Sen kim oluyorsun da, benim emrimi dinlemiyorsun?
Ben, sana şuraya fasulya, buraya domates, öteye buğday ekeceksin dememiş miydim?
Hırsını yenemeyerek elindeki kırbaçla kölesini dövmege hazırlanınca:
— Dur agam vurma! dedi. Evet, suçumu itiraf ediyorum.
Emriniz hilâfına bütün tarlaya arpa ektim ama, hepsinin arpa çıkacağını hiç düşünemedim. Öyle sandım ki, bütün tarlalara arpa ekecek olursam, emir ve işaret ettiğiniz yerde fasulye, domates ve buğday da çıkar. Halbuki, tahmin ve ümit ettiğim gibi olmadı.
Ağa, kölesinin bu savunması üzerine kahkahayı bastı:
— Sen ya sırsıklam delisin, veya ahmağın birisisin! Be adam, hiç arpa ekilen bir tarladan fasulye, domates veya buğday mahsulü alınır mı? Bu yaşa kadar boşuna kafa gezdirmişsin, bilmiyor musun ki, bir tarlaya ne ekersen, cnu biçersin, deyince köle boynunu büktü:
— Bağışla ağam, dedi. Ben bunu, sizden ögrendim.
— Terbiyesizin zoruna bak, ben sana ne zaman böyle bir şey söyledim veya ögrettim?
— Evet ağam, sakın kızma! Ben bu işte aynen sizi taklit ettim. Başıma bu iş geldi.
— Haltetmişsin, sen şimdiye kadar benden böyle akla sığmaz, mantıksız bir hal zuhur ettiğini gördün mü?
— Gördüm ağam gördüm! Siz, daima Allahu teâlâ'yâ karşı isyan ve çeşitli günahlar işlediginiz halde, Haktan mağfiret ve cennet umuyorsunuz. Evet, buyurduğunuz doğrudur.
Insan ne ekerse onu biçer. İşte gördünüz, arpa ektim arpa çık- t1. Bir tek sap bile yanılıp fasulye, domates veya buğday olmadı. Şu halde, dünya da âhiretin tarlası olduğuna göre, burada da ne ekersek, orada onu biçecegimiz muhakkaktır. Eger, benim ektiğim arpa yerine buğday ve diğer sebzeler çıksay..
dı, siz de bunca mâ'siyyetinize rağmen cennet ve riza bulurdunuz.
Ağa, kölesinin bu ikaz ve irşadı üzerine gafletten uyan- d1. Aglayarak:
— Sen kölelige lâyık degilsin, senin hürriyetini vereyim ki, Allahu teâlâ da beni bağışlasın, dedi ve kölesini azat ederek hak yoluna girdi.
Ey âşık-ı sadık, ey hak ve hakikate talip kardeşler!
Kıssadan hissemizi almalıyız. Aklım başımda ve ibret gözümde diyenler için bu kıssamızda dikkat ve ibretle alınacak dersler vardır. Ahirete iyman eden, bu âlemi fâni bilendir.
Ne var ki, bu fâni âlemin gecesi ve gündüzü, iymanlı kullar için bir ganimet ve fazl-ü rahmettir. O halde, bir nefesi bile boş geçirmemeli, ömür sermayesinin her lâhzasını Hakka ibadet ve tâ'atle tüketmeli, rizayı ilâhiyyi tahsil için gayret ve himmet etmelidir. Ömür dediğin, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Bak, daha dün denilebilecek kadar yakın bir mazide, mahalle arasında akranlarımızla çenber çeviriyor, zıpzıp oynuyorduk. Derken, okul çağı, imtihan, bayram tatili, yaz tatili sayılı günler geldi geçti. Artık, saçımıza sakalımıza aklar düşmege başladı. Çoğumuz, gözlüksüz iki satır yazıyı okuyamıyor, eskisi gibi koşup yürüyemiyoruz. Çalıştık, didindik.
sırasında geceyi gündüze kattık, çoluk çocuk sahibi olmanın zevkini tattık ama ömür defterinin bir çok sayfalarını da kapattık. Artık, her gecemizi bir kadir gecesi bilmenin şu'uruna varacak bir çağdayız. O halde, geri kalan ömrümüzü mâ'rifet ve ibadetle geçirmeli, âhiret tedariki görmeliyiz. Üç aylık karakış için elimizden geldigi, gücümüzün yettigi kadar bir hazırlık ve tedarik telâşına düşüyoruz da, ebedî hayatımız için hiçbir tedarikimiz ve hazırlığımız olmayacak mı? Uzun, çok uzun bir yola ve yolculuğa çıkacağız. Yanımızda azık bulunmasın mı? Şuradan, Ankara'ya gitmeğe kalksak, yanımıza börekti, çörekti, köfteydi, ekmekti bir azık alıyoruz. Uzun âhiret yolculuğuna elimiz boş mu çıkalım? Ömür sermayesi hayâsızlık, edepsizlik ve Allahu teâlâ'ya isyanlarla telef edilecek bir ganimet değildir. Geceler ve gündüzler bir makas gibi bu fâni ömür kumaşını biçip doğramaktadır. Ahiret hayatında çırıl çıplak kalmak istemiyorsak, o ömür kumaşından kendimize ayıplarımızı örtebilecek bir libas biçmek zorundayız.
Yakında, hem de çok yakında tabut denilen o cansız at kapimıza gelip bizi bu fâni âlemden o bâki ve ebedi âleme götürecektır. En sevalklerımiz ve yakınlarımız, bızı ame. sandıg' olan karanlık kabre yerleştırıp savuşup gıdeceklerdır. Orada, amellerimizle başbaşa kalacagız.
Insan, öyle bir hayat geçirmelidir ki, dünyası mâ'mur ve âhireti pür-nûr olmalıdır. Dünyanın mâ'mur olması Allahu teâlâ'ya iyman, Resûl-ü müctebâya iyman, Allah ve Resûlüne intet, haya, isanet, cülkkde ist, helayk azanmak, ablat kazazcını Allah yolunda harcamakla mümkündür. Dünyaları bu saydıgımız şartla mâ'mur olanların, elbette bu hayırlı amelleri dolayısiyle âhiretleri de pür-nûr olur. Yani, bu hayırlı ve yararlı ameller kişiye dünyada huzur ve rahat sagladıgı gibi, ahirette de ebedi saadet ve selâmet saglar ve o ebedi hayatı' pür-nûr kılar.
Yoksa, dünya hayatını tenbellıkle, şuna buna yuk olmakla, arsızlıkla, yüzsüzlükle, hayâsızlıkla, nefsinin ve şeytanın esiri olmakla, düşmanına gülünç düşmekle geçiren kâfirlerin, günahkârların, cahillerin ve gafillerin, dünyaları kendilerine bir zindan ve âhiretleri de azap ve hüsran olur.
Öyle ise; ecel şarabını içmeden, bu âlemden göçmeden, sayılı nefesler boşuna gelip geçmeden güzel ve hayırlı ameller işlemeli, geçimleriyle mükellef bulunduğumuz evlât ve iyâlimize temiz ve rahat bir hayat sürdürmeğe çalışmalı, ırz ve iffetimizi hassasiyetle korumalı, iç ve dış din ve devlet düşmanlarına karşı uyanık bulunmalı, hürriyet ve istiklâlimize tasallût edeceklere, fırsat ve imkân bırakmamalı, yavrularımızı vakur, kimseye boyun eğmeyen, bizden sonra ele güne yüz suyu dökmeyen şerefli, haysiyetli, dinine, milletine, devletine yararlı olacak derecede kabiliyetli birer ferd olarak yetistirmeliyiz. Onlara, temiz bir isim, şerefli bir aile ocağı, hür ve müstakil bir ülke, bağımsız ve özgür bir kavim ve millet bırakabilmek için gecemizi gündüzümüze katmalı, fâni ve çabuk geçici dünya zevk ve lezzetleriyle yetinmeyerek ebedî hayatın sonsuz ni'metlerini fırsat elde iken burada tatmalı, kalplerimizden aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah'tan gayrı ne varsa hepsini atmalıyız. Bütün bu saydıklarımız hem Müslümanlık, hem de insanlık vazifelerimizdir.
Unütmayalım ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-i ceza Hz. Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz: (HIÇ ÖLMEYECEKMİŞ Gİ-