Emevilerin beşinci hükümdarı olan Abdülmelik, Yusufüs-sakati namındakı zatı umumi valı tayın etmiştı. Çok gaddar ve zalim bir kişi olan ve islâm tarihinde HACCAC-I ZA- LIM olarak anılan ve tanınan bu zat, bütün zulümlerine ve gadrine rağmen dindar, hatip ve edip bir insandı. Irak halk!- na okuduğu hutbe gayet meşhurdur. Bilindigi gibi bir gün, o devrin azgın Irak halkına minberden şöyle hitap etmişti:
— Ey Ehl-i Irak! V'ey ehl-i şikak-i ven-nifak-ı ve sû'ilahlâk!
Kamamı düşürdüm, kılıcım aldım geldim sizlere.. Olunuz ashab-ı Resûl'den Ebâ-Zer-il-Gıfari gibi, olayım size Ömer ibn-il Hattâb.. Size, adaletle muamele edeyim.. Sizler, bu şikak ve nifak ve bu kötü ahlâk üzere devam ettikçe, Allahu teâlâ beni sizin başınıza musallat etmiştir. Altından kan alınacak çok sakal görüyorum. Benim kahrım ve helâk olmam için dua ediyorsunuz, biliyorum.. Ama, Allahu azim-üş-şân sizler gibi şikak ve nifak ehli ahlaksızların dualarınızı kabul buyurmaz. Şayet, lütfen kabul buyurarak beni mahv-ü helak eylese dahi, siz bu durumda, bu tutumda iken başınıza öyle birisini gönderir ki, beni size arattırır. Adalet ve iyilik bekliyorsanız, kendiniz âdil olun.. İyi huylu ve güzel ahlâk sahibi olun ki, Allah azze ve celle de beni sizlerin üzerinize âdil kılsın.. Milleti idare edenler, mâ'nevi bir kuvvetle devletin başına geçerler ve milletlerini o milletin gidişi, tutumu ve durumuna göre taraf-l ilâhiden idare ederler. Bunun içindir ki, aleyh-is-salâtü vesselâm efendimiz.
Kemâ tekûnü yüvellâ aleyküm...
(Siz nasıl olursanız, başınıza öyle veli gönderilir.)
buyurmuşlardır, Evet siz nasıl olursanız, sizi idare edenler de öyle olurlar. Siz, iyi huylu, güzel ahlâklı ve dürüst olursanız, idarecileriniz de iyi huylu, güzel ahlâklı ve dürüst insanlar olurlar. Siz, zâlim ve kötü huylu oldukça, başınıza da öylesine zâlimler gönderilir.
Sözü yine uzattık: Asıl maksadımız, Yusuf Sakafi'nin meşveret hakkındaki kıssasını anlatmaktı.
İşte, bu Haccâc-1 Zâlim, birgün anasıyla pencerenin önüne oturmuş, gelip geçenleri seyrediyorlardı. Bir aralık anası kendisine:
— Ay ogul!.. Yaptıgın zulümler haddi aştı. Senin gibi bir zâlimi doğurduğum için halk bana lânet ediyor, dedi.
Haccâc, kendisini müdafaaya yeltendi:
— Neden böyle söylüyorsun anacığım, dedi. Benim yaptıklarım, bu milletin yaptıgı zulmün aksidir. Allahu teâlâ, onlara zulümlerinin cezasını benim onlara tatbik ettigim zulümlerle tattırmaktadır. Eğer, onlar Kur'an ahlâkı ile ahlâklanarak Allahu teâlâ'ya yaklaşsalar, Allahu teâlâ benim kalbimi yumuşatır, merhamet ve adalete çevirir. Bilmez misin ki, kalpleri ve gözleri çeviren Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleridir.
Onlar, nefislerine zulmettikleri müddetçe, Cenab-1 Hak onların başlarından belâyı eksik etmeyecektir. Ben ölsem dahi, onlar için kurtuluş ümidi yoktur. Onlar, bu zulme devam ettikleri ve durumlarını degiştirmedikleri takdirde, benim gibi hattâ belki de benden daha zâlim birisini gönderecektir. Yaptıkları zulüm ve haksızlıkların cezasını çekeceklerdir.
Ana-ogul, böylece konuşurlarken, karşıdan yaşlıca ve beyaz sakallı bir zat göründü. Bunların oturdukları pencerenin hizasına gelince, adamlarına işaretle o ihtiyarın huzuruna getirilmesini emretti ve anasına:
— Bak anacığım, dedi. Şimdi ben zâlim miyim, yoksa yerli yerince muamele ediyor muyum şimdi göreceksin..
Ihtiyarı huzura getirdiler, selâmlaştılar ve Haccâc sordu:
- Nerelisin?
- İhtiyar, hangi kasaba ve köyden olduğunu söyledi ve aradarında şöyle bir konuşma oldu:
— Ne iş yaparsın?
— Susamdan yag çıkarırım.
— Bir okka susamdan ne kadar yağ çıkar?
- İki yüz dirhem yağ çıkar efendim.
— İki yüz dirhemden ne kadar yağ çıkar?
_ Seksen dirhem efendim.
- Seksen dirhem susamdan ne kadar yağ çıkar?
— Yirmi beş dirhem yağ çıkar efendim..
— Bir tek susamdan ne kadar yağ çıkar?
— Bir susamın üzerine sert bir çubukla bastırılacak olursa, o çubuğun ucunu yağlayacak kadar yağ çıkar efendim.
— Aferin, memnun oldum. Gerçekten san'atının ehli imişsin. Pekâlâ okumak yazmak da bilir misin?
- Hayır, bilmem efendim.
— İyi ama, Kur'an-ı kerimin ilk defa nâzil olan âyet-i kerimesi ikra (Oku!) demektir. Neden, Allah'ın kitabına ve bu kitap ile bildirdiği emirlerine uyarak okuyup yazmayı öğrenmedin?
-!!!!
— İymanın rükünleri ve islâmın şartı kaçtır?
-!!!!
— Namazın farzları kaçtır?
-!!!!
Abdestin farzlarını da bilmez misin?
!!!!
— Kul ve hayvan hakkı ne demektir?
-!!!!
Son beş sorusunun cevapsız kalması üzerine Haccâc anasına döndü:
— Ey benim sevgili anacığım! dedi. Az önce beni zâlim ve gaddar olmakla suçladın. Şu adamı görüyorsun, saçı sakalı ağarmış, bir ayağı da çukurda…. Öyle iken, bir susam tanesinden ne kadar yağ çıkacağını biliyor da, iymanın rükünlerinden, islâmın şartlarından, abdest ve namazın farzlarından, kul ve hayvan hakkından haberi bile yok.. Dünyayı ve dünya ile ilgili herşeyi bilen ve sorularımı çatır çatır cevaplandıran bu dünya-perest, âhirete ve âhiretle ilgili konulara bütün ömründe hiç zaman ayıramamış, bilmesi ve öğrenmesi farz olan hususlara bile cevap veremedi. Okuyup yazmasından vazgeçtik, bu adam bu yaşa kadar iymanın ve islâmın şartlarını, abdest ve namazın farzlarını ögrenemez miydi? Dünyayı hakkıyle ve lâyıkıyle bilen ama, âhiret hakkında hiçbir bilgisi ve hazırlığı olmayan kişi elbette şerirdir. Bu ve bunun gibi olanların şerlerinden kimse yakalarını kurtaramaz. Çünkü, dünyayı bilen aldanmaz. Ahireti bilip iyman eden ise aldatmaz. Bu adam, dünyayı iyi biliyor ve onu dünya işlerinde gerçekten kimse aldatamaz. Ama, kendisi âhireti ve âhiretle ilgili mes'eleleri bilmediği için herkesi rahat rahat aldatabilir.
Annesi, kalbinden ogluna hak vermişti. Fakat, bunu belli etmeyerek kadınlık ve analık şefkatiyle ogluna yalvardı:
— Oğul, sen bilirsin, dedi. Bu adamı bana bağışla, onu sakın cellâda verme!
Susamdan yag çıkaran ihtiyar, bu kayırmadan yüz buldu:
— Benim ne suçum var? dedi. Asıl suçlu, beni okutmayan anamla babamdır. Bana verecegin cezayı onlara ver. Kabirlerini açtır ve kemiklerini yak. Evet, beni okutmadılar. Bunun acısını bildigim ve okur yazar olmamanın cezasını ömür boyu çektigim için ben oğlumu okuttum.
Şimdi, buracıkta hikâyemize ara verip insaf ile düşünelim:
Bu hikâye, on iki asır önce olmuştur. O tarihten bu yana, bu ve benzeri hikâyeler dilden dile söylenerek günümüze gelmiştir. Hal böyle iken, günümüzde durum farklı mıdır?