Ara
Menü
4 dakikalık okuma

Vaktiyle, Vezneciler cami-i şerifinde imam idim.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 286

Vaktiyle, Vezneciler cami-i şerifinde imam idim. Namaz vakitleri dışında, mezkûr cami-i şerifin karşısındaki kahvelerden birisinin önünde oturur ve çay içerdim. Bazı geceler de, yatsı namazlarından sonra ahbaplarla oturur, dini sohbetler yapardık. Bu kahvenin müdavimlerinden bir serhoş adamcağız vardı. Akşama kadar çalışır, çabalar ve evine gitmeden, çoluk çocugunun nafaka ve ihtiyaçlarına yetmeden alın teri dökerek kazandığı helâl parayı, haram olan içkiye verir ve ekseriya bu iptilâsı yüzünden ailesi efradını aç ve perişan bırakirdı. Gece yarılarına kadar, babalarının eve dönüşünü bekleyen o mâ'sum yavruların aç açına uyumaya çalışmaları bile bu adamcağızın kalbini titretmezdi.

Bir gece, yatsı namazı için geldim ve vakit olduğundan yine o kahvenin önünde oturdum. Ben çayımı yudumlarken, o serhoş da kaldırımın kenarına oturmuş, kafayı çekiyordu. O gün, birisine fena halde kızmış olmalı ki, ağıza alınmayacak galiz küfürler ve meçhul birisine tehditler savuruyordu. Bir aralık, ofkesi o kadar arttı ki, elindeki şarap bardagını fırlattı ve bardak parça parça olarak caddeye dağıldı. Başka bir bardak buldu, geldi ve doldurdu, bir dikişte hepsini içti ve o bardağı da aynı hışımla yolun ortasına fırlatarak kırdı. Kendi kendisine homurdanıyordu:

— Işte, ben adamı böyle param parça ederim!..

Oysa, kırılan bardağın keskin parçaları gelip geçen otomobillerden birisinin lâstiğine saplanarak patlatır veya yalın ayak gezen bir fakirin ayağına batarak yaralayabilirdi. Kendisine hiçbir şey söylemeden kalktım ve sokağın ortasına yayılan hardak kırıklarını toplamaga başladım. Zira, sultan-ül- Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz: (Iyman, yetmiş küsur şubedir. A'lâsı, LA ILAHE ILLALLAH demektir ve en küçük şubesi de, yollardan halka eza verecek şeyleri kaldırmak ve gidermektir.) buyurmuşlardır. Ben de, âcizane bu emr-i peygamberiyyi yerine getirmeyi ganimet bilmiştim. Fakat, tam yerime dönüp oturacağım sırada, o serhos bu defa da elindeki koca şarap şişesini yolun ortasına fırlattı ve şişe patlayarak kırıkları caddeye yayıldı. Oturmadan o şişe parçalarını da topladım ve bir kenara bıraktım. Bu defa, serhoş bana sordu:

— Sen, bizim bu cami'in imamı degil misin?

— Evet! dedim. Beni nereden tanıyorsun?

— Bayram namazlarını senin arkanda kıldığımı bilmiyor musun? cevabını verdi, bir süre sustu ve tekrar sordu:

— Neden benim kırdığım cam parçalarını topluyorsun?

— Biliyorsun ki, burası oldukça kalabalık bir caddedir, dedim. Otomobiller geçerken lâstiklerine saplanır ve patlatır veya yalın ayak gezen bir fakirin ayağına batarak onu yaralar. Bir yetim veya yoksul kişinin zarar görmesini sen de istemezsin degil mi? Kaldı ki, benim bu yaptığım, Resûl-ü zişân efendimizin emirleridir. Zira, yollardan halka eza ve cefa verecek şeyleri kaldırın, buyurmuşlardır. Onun için, bu mühim emri yerine getirdim ve bir mü'min olarak iymanımın geregini yerine getirdim.

Serhoş adamcagız, bir süre daha daldı. Düşündü, düşündü ve sordu:

— Senin sevap kazanman için, benim günaha mı girmem lâzım? dedi.

— Orasını sen düşün, cevabını verdim. Ben, sana bu hususta bir şey söylemek istemem.

Dikkat ettim, gözleri yaşardı ve serhoş ağlıyordu. İçini çekerek dert yandı:

— Ben de seninle cami'e gelmek isterdim ama, bu halimle nasıl geleyim?

— Ne varmış senin halinde? diyecek oldum:

— Daha ne olsun? dedi. Serhoşum, agzım leş gibi içki kokuyor. Üstüm başım da temiz değil, bu halimle cami'e girmek için cemaatten utanırım.

— Sana bir şey söyleyeceğim ama, sakın bana kızma, dedim. Sen, bu halinle Allah ve peygamberinden utanmıyorsun da, kullardan mı utanıyorsun?' Uzun zaman cevap veremedi, derin derin düşüncelere daldı. Söylediklerimden bir şey anladı mı bilemiyorum, fakat bir zaman sonra tekrar bana döndü:

— Efendi, bu halimle ben Allah'ın huzuruna nasıl çıkarum? dedi.

— Sen, şimdiki şu halinle Allahu tâlâ'nın huzurundan ayrı mısın? dedim. Allahu azim-üş-şân, şu ânda senin nerede ve ne halde olduğunu bilmiyor mu, görmüyor mu sanıyorsun?

Yoksa, yalnız namazlarda Allahu tâlâ'nın huzurunda bulunulduğunu mu zannediyorsun?

— Evet, dedi. Haklısın! Rabbimiz, bizi her zaman ve her yerde görüyor, ne yaptıgımızı ve ne ettigimizi biliyor, ne konuştugumuzu da işitiyor; dedi ve aglaya ağlaya evinin yolunu tuttu.

Ertesi sabah cami-i şerife geldigim zaman, bir gece önce sohbet ettigimiz serhoşu, namaz vaktini beklerken buldum.

Birlikte sabah namazını kıldık. Namazdan sonra cemaat dağılınca, elimi tutarak:

- Efendi, bana tövbe ettir, dedi.

Tövbe ettirdim ve ona dedim ki:

— Şimdi sen benden â'lâ ve râ'nâ bir Müslüman oldun.

Zira, günahlarına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi olur, buyurulmuştur. (Etta'ibü limen zenbi kemen la zenbe leh) Cenab-1 hak, seni ve beni tövbelerinde sadık ve muhlis kulların- Evet, o serhoş da pek hoş bir mü'min olmuştu, yıllarca beraber bulunduk. Ev bark sahibi, ırz ve iffet ehli bir dindar olarak yaşadı ve o tövbesiyle Hakkın huzuruna vardı. (Rahmetullahi aleyhim ecma'iyn.)

Yukarıda, bazı kimselerin işledikleri günah bazılarının sevap kazanmalarına sebep olur demiştik. Aklıma, Hz. Bayezid-i Bestami Kuddise sirruh efendimizin kıssaları geldi, anlatmadan geçemeyecegim:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.