Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Rabia't-ül-Adviyye'yi kabrine koymuşlar, hazret-i münkereyn gelip sormuşlar: - Rabbin kim?

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 87

Rabia't-ül-Adviyye'yi kabrine koymuşlar, hazret-i münkereyn gelip sormuşlar:

- Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne? Kitabın hangi kitaptır? Kıblen neresidir?

O cennet hatunu cevap vermiş:

— Rabbim, âlemlerin Rabbi ve mürebbisi olan Allahu azim-üş-şân, peygamberim Hz. Muhammed Mustafa aleyhissalâtü ves-selâm, kitabım Kur'an-ı azim-ül-bürhan, dinim elhamdü lillah din-i mübiyni islâm, kıblem Kâ'be-i muazzam, dedikten sonra ilâve etmiş:

— Ben, sorularınıza cevap verdim ve Rabbimin Allahu teâlâ, peygamberimin Habib-i edib-i Kibriyâ olduğunu söyledim. Gidin, Rabbime ve peygamberime sorun bakalım, Rabia'nın sizi tasdik ettigi gibi siz de onu kulluğa ve ümmetliğe kabul ettiniz mi?

anda, hitab-1 lahı şeret-sadır olmuş:

— Benim kulumu, bana bırakın!..

Bu kıssayı böylece naklettikten sonra, bir hususu daha açıklayalım:

Bir çok dinsizlerin ve densizlerin zannettikleri gibi, telkin-i meyyit yalnız kabre konulana değil, bu manzarayı ayaküstü boş gözlerle seyreden canlı ölülere de râcidir. O ânda, kabre konulanın sorulacak sorulara verecekleri cevabın ne

olacağını ancak Allahu teâlâ bilir. Orada, vazife gören meleklere bildirilen telkin-i meyyit sünnet-i seniyyedir. Asıl hikmet ve sırları ise, kendilerini canlı zanneden ayaktaki ölülere olan hitaptır. Zira, telkin-i meyyiti yalnız kabirdeki ölüye hitap olarak farz ve hattâ bazan bununla istihfaf eden o canlı ölülerin çogunun:

Allah'ları paradır.

Peygamberleri şeytandır.

Kitapları düzenbazlıktır.

Kıbleleri,, fer'tir.

Kardeşleri, kâfirler ve zalimlerdir.

Binaenaleyh, telkin-i meyyitten de asıl murat, diri oldukları halde ölü gibi gezip dolaşan gafilleri, gaflet uykusundan uyandırmaktır. Kabre konulan o meyyite yapılan bu telkin ile de uyanamazlarsa, çok kısa bir süre sorra onlar da aynı hale düşünce, elbette ne cevap vereceklerini kendileri düşünmelidirler. Bunun mânâsını anlayan ve kabrin başında boş kafa ile durmayan zevat-ı zevil-ihtiram, elbette ve elbette müstesnâdır.

Efendiler! Kardeşler! Agabeyler, babalar, analar ve dedeler!

Hakkı bulmak ve hakta olmak isteyenler!

Ölüden ve ölümden, mezardan ve mezarlıktan daha yülisek ve daha müessir vâ'iz yoktur. Olüden daha büyük bir nasihatçi düşünülemez. Tabi'i, bu duyana ve görenedir, düşünebilenedir. Duymayan, görmeyen, düşünemeyen, düşünmek istemeyen, dilediği gibi yesin, içsin, gezsin, dolaşsın. IRŞAD adındaki eserimizde de bir vesile ile yazmıştık. Burada bir kerre daha tekrarında fayda görüyoruz. Ruhu şâdolsun, Nâbi merhum ne güzel buyurmuştur:

Fenâyı âlemi takrir için cemaate, Cenaze, vâ'aza çıkar, kürsi-i musallâya!..

Ölenin, musallâ adı verilen o muhteşem kürsüye çıkarak, bir namaz vakti içinde hazır bulunanlara ettiği vâ'az'ü nasihati duyamayan veya lisan-ı hal ile neler söylediğini anayamayanlar, çok yakın bir zamanda ne kadar kötü bir yolda olduklarını anlayacaklar ama, ne yazık ki, iş işten geçmiş olacaktır. O zaman, aglayıp sızlamanın, yanıp yakınmanın hiçbir hayıı ve yararı olmayacaktır. Öyle ise, insafa gelelim, kendimizi hakka verelim, yaptıklarımıza pişman olup, tövbe

edelim, ölenlerden ibret alalım, hak yolunda menzil-i maksudumuza varalım.

Sozü uzattık; Cenab-1 fahr-i risaletin Medine-i münevvere'de kabristana yaptıkları ziyaretten bahsediyorduk. Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz, çürümüş, toprak olmuş bedenleri ve onlardan artakalan kemikleri işaret buyurarak, ashab-ı kirama saadetle hitabeylediler.

— Ey ashabım! Şu gördügünüz kemikler, bir zamanlar cisminde canı, damarında kanı olan birer insan bedeniydi. Malları, mülkleri, makam ve rütbeleri, halk içinde itibarları vardı. Dünyanın kendilerine ait oldugunu sanırlar ve cihana sıgmazlardı. Görüyorsunuz ki, şimdi mesken ve menzilleri bir avuç toprak olmuş. Azrail aleyhisselâmın gücü ve ecel kılıcıyla sineleri çâk olmuş. Akıllı olan kimselerin, çürüyen bu et ve sinirlere, toprağa karışan bu kemiklere bakarak ibret alması gerekir. Düşünme kabiliyeti olan kimsenin gavvas-1 bahr-i fenâ olup deryay-1 aşka dalması gerekir.

Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bu veciz hitabeleriyle, hem ashab-ı bâ-sefayı, hem de biz âciz ve günahkâr ümmetini tenvir ve irşâd buyurmuşlardır.

Şu halde, evvel be-evvel nefislerimizi islah edelim. Mekr-ü hiyleden, kahr-ü u'cuptan geçelim, bu kötü huy ve sifatlarla huzur-u hakka varmayalım, bunlara tövbe edelim. Tövbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp, kalp havanında, tevhid tokmağı ile döversek, bütün bu kötülüklere şifa verecek devayı elde etmiş oluruz. Bu çirkin sıfatlardan kurtulur, rahmet-i ilâhiyyeye müstehak ve müstegrak olur, cennet ve cemale ulaşacak yolu buluruz. Mâ'nevi bir kalp hastalığı olan günsit an vel inadur. Zara, ae sali-edrem sa elân hül aleni ve sellem efendimiz, Hadis-i şeriflerinde:

dE5Y ÜZEI Et-Ta'ibü min-ez-zenbi kemen lâ zenbe leh (Günahina tövbe eden, o günahı işlememiş gibi olur.)

buyurmuşlardır.

Temiz bir suyun, necaseti ve her türlü pisliği temizlemesi

gibi tövbe suyu da, insanda mâ'siyyet, günah ve yüz karası olan kotulüklerı tathır eder.

Netekim, Kibar-1 evliya 'ullah:

(Tövbe, öyle bir sabundur ki, günahları yıkar ve temizler ve cilâlar.) buyurmuşlardır.

Tövbe, hasta kalplerin devasıdır. Eğer, tövbe müstecâb olursa, nefsin â'mal-i sâliha ile sehaveti, helâle kanaati, mebde ve me'ad ilmine mâ'rifetidir.

Hayder-i Kerrâr Aliyyibni Ebi Tâlip kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin menkıbelerinden bazılarını, teberrüken sunmadan geçemeyeceğim. Tövbe hakkında şöyle buyurmuşlardır:

(Tövbe, yaptığına nedamettir.)

Yani, kişi işlediği mâ'siyyete dili ve kalbiyle nedamet eder ve bir daha günah işlememeğe, azmederse, tövbesi TÖVBE-I SADIKA olur.

Zâhirde tövbe edip, kalbiyle yaptığına nâdim olmayan, kalbiyle yine bir günah işlerse:

= 93.

Ve lâkin yu'ahizüküm bimâ kesebet kulübüküm...

El-Bakara: 225 Meal-i münifi: Fakat, kalbinizin dilinize uyduğu günahlar ve yeminler yüzünden sizi mu'aheze eder.

nassı celili üzere, Allahu tâlâ'nın huzurunda suçlanacağından korkulur. Bu sebeple, mü'minlere lâyık olan tövbe etmek, bu tövbesinde sabit ve daim olmak, hulûs-u niyyet ve Hakka tevekkül ile şükretmek, Rabbini zikrederek secde etmektir.

Kibar-ı evliyâ'ullah buyurmuşlardır ki:

— Tövbenin kabulünün alâmet ve nişanları vardır. Geçmiş günahlarına te'essüf etmeden ve işlediği bu günahlardan ötürü tövbe edenin, o günahlarını hatırladığı zaman benzinin sararması ve ekseri vakitlerde şeytandan Allahu teâlâ'ya sığınması ve isti'aze eylemesi gerektir. Zira, Hak teâlâ, isti'aze eden kimse ile şeytanın arasına üçyüz altmış hicap koymuştur ki, her hicabın aralıgı yerlerle gökler arası kadardır.

Rivayet olunur ki, Ebû-Said hazretleri rü'yasında şeytanı görmüş ve ona elindeki asası ile vurmuş. Iblis, kendisine:

— Yâ Ebû-Said! Bilmez misin ki, ben asadan korkmam, deyince sormuş:

- Ya, neden korkarsın?

Iblis, kendisine şöyle cevap vermiş:

— E'ûzü billâhi min-eş-şeytan-ir-raciym, bismillah-ir- Rahman-ir-Rahiym diyenden korkarım.

Bir mü'min, islâm üzere ve iyman ile çene kapasa, şeytan ağlayarak feryat eder:

— Bu Ademoğlu (Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym) hürmetine şerrimden halâs oldu!

Evet, buna şaşmayınız. Çünkü, Besmele-i şerifedeki sırlar, ismullah'taki esrar ve halât-ı âliyye yazılmakla tükenmez ve bu sırları tarif ve tavsif edebilmek aslâ mümkün ve muhtemel değildir.

Hakkın ihsanını fikreyleye gör, Verdiği ni'mete şükreyleye gör, Gece-gündüz Hakkı zikreyleye gör, Hak zikrolan yerde şeytan eğlenmez…..

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.