Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, bir sabah Mescid-i Nebevf'ye sabah…

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 35

Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, bir sabah Mescid-i Nebevf'ye sabah namazı kılmağa gidiyordu. Onü sıra, gayet yaşlı bir zat gidiyordu. Ancak, çok ihtiyar oldugundan çok ağır yürüyor ve bir türlü yol alamıyordu. İmam-ı Ali radıyallahu anh efendimiz, o kimsenin ihtiyarlığına hürmeten onun önüne geçmeğe kıyamıyor ve mecburen adımlarını ona uydurarak arkasından yavaş yavaş ilerliyordu. Ne var ki, ortalık agarmaga başlamış, gün dogmaga yaklaşmıştı. Böylece, mescid-i şerifin önüne kadar geldiler ve o ihtiyar adam içeriye girmeyerek yoluna devam etti. Meger, kendisi Medine-i tahirede oturan gayr-j müslimlerden bir pir-i fâni imiş. İmam-1 Ali radıyallahu anh efendimiz mescide girdi ve imam-ül-enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehayâ efendimizi imamette ve rükû halinde buldu. Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâ ederek kendisi de iktida etti ve rüku'a vardı.

Nasıl, hamdetmesindi ki, Server-i kâ'inat efendimiz hazretlerinin arkasında bir vakit namazı kılamamak ve o müstesna fırsatı kaçırmak, telâfisi aslâ mümkün olmayacak büyük bır kayıp olurdu. Bahusus, boyle bır fırsatı kaçırmak tehlikesiyle karşı karşıya gelen Imam-ı Ali radıyallahu anh olursa!

Oysa, o sabah namazında olaganüstü bazı haller zuhur etmişti. Imam-ül-haremeyn efendimiz hazretleri, rükû'a vardıktan ve aradan hayli müddet geçtikten sonra dahi kavmeye dogrulamamış ve oylece ruku halınde kalmıştı. sankı, Imam-ı Ali'nin namaza yetişmesini bekler gibi uzun süre rükü'da kalmışlardı. Netekim, Hz. Ali kerremallahu vechehu iktida eder etmez dogrulmuş ve namaza devam buyurmuşlardı.

Namazdan sonra, ashab-1 kiram Resûl-is-sakaleyn'den rükû'u bu derece uzatmalarının sebep ve hikmetini sordular ve aleyhissalâtü vesselâm efendimiz cevaben saadetle şöyle buyurdular.

— Rükû'a vardım ve tesbihlerden sonra başımı kaldırmak istedim. Fakat, kardeşim Cebrail kanadını üzerime koyduğundan kavmeye dogrulamadım. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, birden kanadını üzerimden çekti ve ben de namaza devam ettim.

Ashab-1 kiram, Cebrail aleyhisselâmın kanadını koyarak rükü'dan kavmeye kalkmasına engel olmasının sebep ve hikmetini sorduklarında, Resûl-ü-zişân efendimiz:

— Bilmiyorum, henüz Cebrail aleyhisselâma bunu soramadım, buyurdular.

O ânda, Cebrail aleyhisselâm nâzil olup, Hakkın selâmlarını teblig ettikten sonra:

— Yâ Resûlallah! dedi. Rükûdan doğrulmanıza engel olmamın sebep ve hikmeti şudur. Imam-ı Ali, sabah namazını edâ niyyet-i hâlisanesiyle mescidinize doğru gelirken, önüne gayr-i müslim bir ihtiyar çıktı. Onun yaşlılığına hürmeten önüne geçmekten hayâ ederek mecburen adımlarını ona uydurdu ve bu yüzden de cemaate gecikti. Onun bu hayâsı, gayr-i müslim bile olsa bir ihtiyara saygısı Allahu azim-üş-şânın hoşuna gitti ve Imam-ı Ali'nin cemaate yetişebilmesi ve mahızun olmaması için rükûdan doğrulmanıza engel olmamı emi-ü ferman buyurdu.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, keyfiyetten ashab-1 kiramı haberdar edince hepsi hayretler içinde kaldılar. Efendimiz, saadetle devam buyurdular:

— Size, daha da taaccüb edeceğiniz bir mes'eleyi de haber vereyim. Bana, Imam-ı Ali namaza yetişinceye kadar, sizleri rükûda tutmam emrolunduğu gibi, Mikâ'il aleyhisselâma da güneşi tutması ve Imam-ı Ali namaza yetişinceye kadar doğmasına mâni olnası emr-ü ferman olundu.

Ey âşık-ı sadık!

Gördün mü hayâ'nın kerametini? Hayâ deyip geçme...

İyman şubelerinden olan hayâ, böyle bir nimet, böyle bir keramettir. Ne mutlu hayâ sahibi olanlara!

Iymanı, bir ulu ağaca benzetmiştik. Hemen ilâve edelim:

Bu iyınan ağacının kökü cennet bahçelerindedir. Herhangi bir dalına tutunanı çeker cennete alır. Elbette, bu o dala tutunanın istidat ve kabiliyetine bağlıdır. Zira, cennet-i ef'al, cennet-i sifat, cennet-i zat vardır.

Ey hakka tâlip, rizaya râgıp ve cemal-i lem yezele âşık olan aziz mü'minler! Kâ'inat ve mevcudat âleminde, bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen bütün yaratılmışlar, canlı veya cansız, ruhlu veya ruhsuz herşey hakkın varlıgına ve

birligine şehadet ederler, hakkı tesbih, tekbir ve tahmid eylerler. Sen de, hakkı birle! Hakkın varlıgına ve birligine şehadet et! Bu şehadetin aslâ boşa gitmez, hak da senin şehadetine şahit olur. Bütün melekler, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün mevcudat ve mükevvenât ve mahlûkat, bu şehadetine tanıklık ederler.

Bu dünya âleminde herşey bizim bildigimiz ve anladığımız gibi değildir. Insanoğlunun aklı herşeye ermez. Gerçi, akıl herkese lâzımdır ve herkes kendisine göre akıllıdır ama, her sırrı ve herşeyi aklımızla söküp çözemeyiz ve anlayamayız.

Meger ki, bazı sırlarını Hak teâlâ lûtut ve keremiyle anlatmış olsun! Çok şey bildiğimizi sanırız amma, bildiğini hakkıyla ve lâyıkıyla bilemezsin. Meger ki, Hak teâlâ lûtuf ve keremiyle bildirmiş olsun! Gözün var, ama göremezsin! Kulağın var, ama duyamazsın! Duysan da anlayamazsın! Meğer ki, Hak teâlâ lûtuf ve keremiyle göstermiş, duyurmuş ve anlatmiş olsun!..

Gezine gel serseri, ey deli gönül!

Delil-ü bürhanın Kur'an var iken, Sen de al nasibin, er muradina;

Meydan-ı aşk içre irfan var iken..

Sözü uzatmak neye yarar? Evet, ayagın var ama yürüyemezsin, Hak yürütmeyince!.. Elin var ama tutamazsın, Hak tutturmayınca!.. Bütün mahlûkat ve mevcudat Hakkın varlıgına ve birligine şehadet ediyorlar. Hakkın varlıgına ve birligine delil daglar ve taşlar, hakkı zikrediyor ve ALLAH AL- LAH diyorlar. Sen ne duruyorsun? Allah de, Allah'ı bil, Allah'ı bul, Allah'la ol!.. O, sana senden yakın, sen de ona yakın ol! Hem, onun yakınlığı senin bana, benim sana yakınlığım gibi de değil; bu yakınlık dille tarif ve kalemle tavsif olunamaz. O, bize bizden yakın! Şehadet et, tevhid eyle! Allahu teâlâ, şehadet edene şehadet eder. Zikredeni zikreder.

Allah diyen mahrum kalmaz. Allah diyen mahzun olmaz. Zira, o rahiymdir, kerimdir, lâtiftir. Rahmetlerine, keremlerine ve lûtüflerine bidayet ve nihayet yoktur. Rahmaniyyetine de son ve zeval yoktur.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.