Ara
Menü
5 dakikalık okuma

İbrahim İbn-i Ethem kuddise sirruh hazretlerine, bir zat bir miktar para vermek istedi.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 679

İbrahim İbn-i Ethem kuddise sirruh hazretlerine, bir zat bir miktar para vermek istedi. Hazret, kendisine:

— Bu parayı zengin isen kabul ederim, züğürt isen kabul etmem, buyurdu.

Para vermek isteyen zat temin etti:

— Evet, zenginim... dedi, aralarında şöyle bir konuşma oldu:

— Madem ki zenginim diyorsun; ne kadar paran var?

— Iki bin altınım var.

— Bu paranın dört bin altın olmasını ister misin?

- Elbette isterim.

— Ya sekiz kin olmasını arzu eder misin?

— Tabiî arzu ederim.

— Hele on bin altının olsa, daha ziyade mesrur olur musun?

— Şüphesiz mesrur olurum.

— Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen zengin filân değilsin.. Züğürdün, fakirin birisin.. Senin gibi züğürt ve fakirin parasını da ben almam. Bana vermek istediğin parayı da.

diğer paralarının üstüne koy da var git mesrur ol..

Evet; zenginlik paranın, malın ve mülkün çokluğunda degil, kanaattadır.

Cenab-1 Selman-i Fârisi radıyallahu anh, ölüm döşeğine yatmıştı, ağlıyordu. Kendisine:

— Ey Abdullah'ın babası.. Dünyadan ayrıldığına mı tahassür edip üzülüyorsun? diye sordular.

— Hayır, dünyadan ayrıldığıma üzülmüyorum. Sahibi olduğum ve terkedeceğim şu yanı başımdaki eşyalara bakıyorum da, Allahu teâlâ'ya bunların hesabını nasıl vereceğimi düşünüyor, mal hususunda emri tecavüz ettiğim korkusuyla ağlıyorum, cevabını vermek suretiyle:

"yo glob': P 3 Hadis-i şerifine işaret buyurmuşlardır:

Halbuki, sahip bulundukları eşya bir kılıç, bir çanak ve bir yastıktan ibaretti.

Allahu tâlâ'nın, insanlara en büyük ihsanlarından ikisi akıl ve edeptir. Denilebilir ki, Cenab-1 Erham-er-râhimiyn kullarına bunlar kadar güzel, bunlar kadar lâtif bir şey ihsan buyurmamıştır. Insanın cemal-i zatisi aklı ve edebidir. Akıl ve edepten mahrum olan kişinin, yaşamasından ise ölmesi çok daha hayırlıdır. Tamah sahibi olanlarda ise, ne akıl ne de edep bulunur. Çünkü, edebi olsa tamahkâr olamaz. Aklı olsa, tamaha düşerek rezil olmaz. Tamaha düşenler de, akılları ile hareket edemezler.

Hukkâmdan bazıları: (Tamah ile bağlanan sevgi ve muhabbet, yeis ile çözülür.) demişlerdir. Tamah, Allahu tâlâ'nin sevmediği, Resûl aleyhisselâmın nefret ettiği, salih mü'minlerin igrendigi bir sıfattır. Tamahını, kanaate tebdil eyle ki, Allah ve Resûlü indinde mahbup olasın.

Kalbin mânevi hastalığı beş şey ile tedavi edilir:

BİRINCİSİ: Kur'ân-ı kerimi okuyup tefekkür etmek.

kendini onun boyası ile boyamak, bütün davranışlarını ona göre ayarlamak ve Kur'an hükümlerine uymak, Kur'anın HAB-

LULLAH yani Allahu tâlâ'nın ipi olduğuna, bu ipe sımsıkı sürılmanın ve aslâ bırakmamanın insanı Allah rizasına eriştireceğine iyman etmek ve kanaat getirmek, emirlerine ve nehiylerine dikkat ve riayet eylemek, tam bir teslimiyyetle Allahu teâlâ'nın bütün emirlerine itaat ve nehiylerinden içtinap etmek, bu emir ve nehiylerden fedakârlık yapmamakla kaimdir.

Kur'an-ı azim-ül-bürhanın birinci emri TEVHİD ve VAH- DET'tir.

Tevhid ve vahdetin ilk belirtisi de, birleşmek ve dağılmamaktır. Allahu teâlâ'nın ipi olan ve bir ucu hakkın yed-i kudretinde, diğer ucu halkın eline verilen, yapışılması ve bir daha ayrılınmaması kaviyyen tavsiye ve tenbih buyurulan Kur'an-ı kerimin ve islâm dininin ve Kur'an-ı azimin ruhu olan Nebi aleyhisselâmın etrafında birleşmek, tefrikaya düşmemek, birbirimizden ayrılmamak, yekvücut olarak toplanmak emr-ü ferman buyurulmuştur.

Dersimizin başında okudugumuz âyet-i celile, bu beyanımızı te'yit buyurmakta ve Hablillah olan Resûl aleyhisselâma ve onun taraf-1 Rabbaniden getirdiği Kur'an'a ve Kur' an'in talim ve tefhim buyurdugu din-i islâma sımsıkı sarılmamızı, tefrikaya düşerek dağılmamamızı bildirmektedir.

Hükm-ü Kur'an bu derece sarih ve vazih iken, müslümanlar meselenin ehemmiyet ve hassasiyetini takdir edememişler.

asr-1 saadetin üçüncü, halifesi olan ve hilâfeti hak kabul olunan Osman ibn-i Affan-ı Zinnûreyn radiyallahu anh zamanında başlayan fitneden itibaren, bu emr-i ilâhi gereğince ittifak ederek birlik ve beraberlik içinde bulunacak yerde, maalesef tefrikaya düşmüşler, birbirlerini yemeğe, ayrılmağa ve parçalanmağa başlamışlardır. Ne yazıktır ki, bu ayrı-gayrılığı kıyâmete kadar da götürmekte azimli ve kararlı görünmektedirler.

Islâm dinini yıkmak isteyen kâfirlerle, müslüman suretinde görünen bir çok münafıklar, asırlardan beri birlik ve beraberliğimizi parçalamak, müslümanları birbirlerine düşmar etmek için sinsi sinsi gayret ve faaliyet göstermekte, şahsi ve

hususi menfaatleri için dinlerini dünyalarına satan bazı gafil müslümanlarla, cahil ve müteassıp dindarlar da gaflet veya cehilleri yüzünden bu kâfir ve münafıklara maalesef âlet olagelmektedirler. Din ve islâm düşmanı hainler ise, bu gafil ve cahiller vasıtasiyle maksatlarına ulaşabilmekte, müslüman topluluğu arasındaki birlik ve beraberliği bozmak için ne mümkünse yapmaktadırlar.

Hüsn-ü-niyyetle içtihat edilerek kurulan; dinden, Kur'an'- dan ve Hadislerden aldıkları nur ve ilham ile teessüs eden mezheplerle; sırf Hak rizasını tahsil ve hal-i Resûlü talim niyyet-i hâlisanesiyle, insanları ahlâk-1 zemimeden kurtarmak, insanı insan yapmak gayesiyle yine içtihatla kurulan tarikatlar, bu hâin ve zâlimlerin ellerinde birer bâziçe olmuş, din düşmanlarının dine karşı yapamadıkları, hattâ yapamayacakları kötülükleri, şahsi ve hususî menfaat düşkünü gafil ve cahil müslümanlara, müslümanlık namına icra ettirmişlerdir. Islâm tarihinin sahifeleri, bu gibi felâket ve şe'amet haberleriyle doludur.

Şâfi'i ve Hanefiyye mezhepleri hak mezhepler oldukları halde, Şâfi'ilerle Hanefi'ler arasındaki kanlı mücadeleleri ibret ve dehşetle okuyanlar, bu tüyler ürpertici cinayetlerin hangi kaynaklarca hazırlandığını ve sahneye konulduğunu elbette fark ve temyiz edeceklerdir.

Bilhassa, Sünni ve şii kavga ve mücadeleleri, mâna ve mahiyyeti bakımından daha feci ve korkunçtur. Bu mücadele ve muhasemenin sebeplerini araştıranlar da göreceklerdir ki, müslümanlar birbirlerine karşı, islâm düşmanlarının dahi reva görmeyecekleri kötülükleri âdeta mübah saymışlardır.

Nasreddin Tûsi namındaki şi'a âliminin teşvik ve tahriki ile Bağdat üzerine getirilen Hülâgu han; yine bir şi'i olan Abbasi halifesinin sadrı-â'zamı Alkame'nin hiyaneti sayesinde halifeyi tuzağa düşürmüş, bütün devlet erkânını ve âlimleri katletmiş, boş ve sahipsiz kalan bu ülke halkından sekiz yüz bin müslümanı şi'i, sünni, küçük, büyük demeksizin kılıçtan geçirmiştir ki, böylesine bir vahşet ve denaat tarih sahnelerinde pek nâdirdir.

Evet, Abbasi halifesinin sadrı-â'zamı olan Şi'i Alkame, şahsi ve hususi menfaatleri uğruna, yüz binlerce mâsum insanın kanına mal olan bu şeni cinayeti irtikâp ederken, Allah'tan korkmamış, insanlardan ve insanlıktan da utanmamıştır.

Kirli ve iğrenç şahsiyeti kıyâmete kadar lânet ve nefretle anılacak olan Alkame'nin bu korkunç faciadaki rolünü, isterseniz hep birlikte bir daha gözden geçirelim:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.