Bir kimse, hacca gitmeğe niyetlendi ve bir hac kafilesine katılarak yola revan oldu. Kervan, konak konak yol alıyor, dağlar tepeler ve çöller aşıyordu. Havanın çok sıcak olduğu bir gün, sarp ve korkunç bir dağlık araziden geçiyorlardı. Kafile birden durdu. Mola verilecek veya konaklanacak bir yer olmadığından herkes büyük bir meraka düşmüştü.
- Ne var, ne oluyor? Neden durdular? Demege kalmadı.
birisi:
— Git, kafilenin ön tarafına bak, dedi.
Bizim hacı namzedi, kervanın baş tarafına doğru ilerledi ki, ne görsün? Fevkalâde iri ve heybetli bir yılan, kafilenin yolunu kesmişti, yol vermiyordu. Kafile, yol değiştirmek istedi, yılan da o tarafa dogru kaydı. Ne tarafa dönmek isteseler, yılan da o tarafa geçiyor ve sanki kervanın hareketine müsade etmiyordu.
Yürekli ve bilekli bir zat olan bizim hacı namzedi, kendi kendisine:
— Allah rizası için bir hayırlı amelde bulunayım. Olabilir ki, bu korkunç mahlük susuzluktan muztariptir ve bu yüzden yolumuzu kesmektedir, dedi ve sol eline bir kırba su, sag eline de kılıcını alarak, yılana doğru yaklaştı, suyu önüne bıraktı ve seslendi:
— Susadınsa. işte sana su.. Yok, eğer kasdın kötülük yapmak ise, işte kılıç elimde bekliyorum, demeğe kalmadı hakikaten susuz olduğu anlaşılan o korkunç ve müthiş yılan kırbaya yaklaştı ve kana kana su içtikten sonra sarp kayalıklara doğru süzüldü ve gitti.
Hac kervanı yoluna devam etti, menzil-i maksuduna vardı. Kâbe-i muazzamayı, Ravza-i mutahharayı ziyaret ettiler, hacı olmak şerefine eriştiler ve dönüş yolculuğuna giriştiler.
Giderken, yılanın yollarını kestigi dağlık araziye yakın bir yerde konakladılar. Bizim hacı efendi, gece teheccüt namazı kılmak üzere kalktı, abdest almak için biraz kafileden uzaklaştı. Abdest aldı. teheccüt namazını kıldı. dua etti. Ibadeti bittikten sonra, esasen yol yorgunu olduklarından üzerine bir ağırlık çöktü ve namaz kıldığı yerde uyudu, kaldı.
Gözlerini açtığı zaman, ortada ne kervan vardı ne de insan! Tek başına, volunu izini bilmediği bu ıssız çöllerde kalmıştı. Korku ve dehşet içinde ne tarafa gideceğini düşünürken, karşıdan iki deve geldi ve önünde durdu. Dikkatle bakınca, birisinin kendi bindigi deve olduğunu, diğerinin kervana dahil bulunmadığını farketti. Bu ikinci deve. fasih bir lisanla kendisine:
- Haydi, durma bin üstüme de seni kervana yetiştireyim, diyordu.
Adamcağız, deveye bindi ve kendi devesini de yedegine aldı, yola düştüler ve sabaha yakın kervana yetiştiler. Hacı efendi, sevinç ve neş'e içinde deveye sordu:
— Allah aşkına söyle bana, nesin ve kimsin?
Deve, kendisine cevap verdi:
— Hacca giderken, yolunuzu kesen yılanı sulamıştın ya..
Işte, ben senin o iyiliğin ve amel-i salihinim..
Her türlü iyiliklerin ve salih amellerin, dünyada ve âhirette faydaları olduğu muhakkaktır. Bu faydalar, dünya hayatında iken bizzat görulür. Akılları başlarında olanlar, her zaman ve her fırsatta iyilik eder ve salih ameller işlerler. Bahusus, zamanımızda tesiri ve neticesi kat'idir. Mükâfatı derhal tezahur eder. Zira, fitne ve fesat zamanlarında, yapılan iyiliklerin mükâfatı peşindir. Böyle zamanlarda, Allah yoluna ve Allah rizası için iyilik yapanlar azaldıgından. Hak celle ve âlâ iyilik yapanları asla karşılıksız bırakmaz. Unutmamalıdır ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri: (Fitne ve fesat zamanlarında icra olunacak bir sünnete, yüz şehit sevabı verileceğini..) haber vermişlerdir. Binaenaleyh. tarik-i hakka yardımcı az olduğu zamanlarda, yapılan hayırlı işlerin mükâfatı da elbette daha çabuk ihsan buyurulur.