Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Bu hâdisenin. Hz. Isa aleyhisselâm ile bir Yahudi veya Imam-ı Ali Kerremallahu vechehu…

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 637

Bu hâdisenin. Hz. Isa aleyhisselâm ile bir Yahudi veya Imam-ı Ali Kerremallahu vechehu ile bir Yahudi arasında geçtiğine dair iki kayıt varsa da, bazı kitaplarda da Hz.

Isa aleyhisselâm ile Iblis arasında geçen bir hâdise olarak zikrolunmaktadır. Hangisi doğru olursa olsun, maksat bir şey öğrenmek ve ibret almaktır:

Iblis, Hz. Isa aleyhisselâma bir teklifte bulunur:

— Yâ Isa.. Kendini şu yardan aşağı atsana..

— Neden kendimi yardan aşağı atayım?

- Kaderinde kurtulmak varsa, nasıl olsa kurtulursun.

Sen, ancak Allahu tâlâ'nın takdir ettiği kula vasıl olur demiyor muydun?

- Öyledir, sözün hak fakat niyyetin bâtıl.. Kader, benim için meçhuldür. Ben kendimi, şu yardan aşağı atarsam, kendimce meçhul ve Allahu teâlâca malûm olanı öğrenmek için Allah celleyi imtihan etmiş olurum. Böyle bir hareket ise, hakka karşı küstahlıktır. Talebe hocasını, kul Allah'ı imtihan edebilir mi? Işte, seninle şimdi sohbet etmemiz mukadder imiş, kader yerini buldu. Halbuki, bu sohbet sana ve bana meçhul idi amma, Allahu teâlâ'ya ezelde malûm bulunuyordu.

Demek ki, Allahu teâlâ'ya ezelden malûm olan bu sohbete, biz şimdi muttali olduk, dedi.

Hz. Omer radıyallahu anhın, yıkılmak üzere bulunan bir duvarın altından hızla geçtiğini görenler, kendisinden sordular:

— Yâ Ömer.. Kaderden mi kaçıyorsun?

Hz. Ömer kendilerine şu cevabı verdi:

— Hayır!.. Kaderden, kadere sığınıyorum.

Allahu teâlâ'ya inanıp iyman getiren, Allahu azim-üşşânın her şeye kadir ve muktedir olduguna da iyman eder. Bu iymanına bağlı olarak, meleklere, kitaplara, resûllere, kıyamet ve âhirete. hayrın, şerrin ve her şeyin Allahu teâlâ tarafından halk ve icat buyurulduğuna, öldükten sonra tekrar dirilecegine iyman ederek yakin getirdi mi, o kimse artık gerçek insan olmuş olur. Zira, insanlığa yakışan iyman sıfatıdır.

İyman sahipleri de, imanlarının yakinine göre mutteki olurlar. Çünkü öldükten sonra tekrar dirileceklerini,. Allahu teâlâya mülâkat edeceklerini, hak huzurunda dünya hayatının hayır ve şerrinden hesap vereceklerini de bilirler. Bu iymanları sayesinde, hakka karşı sorumluluklarını da idrak edeceklerinden, herkes onların ellerinden ve dillerinden sâlim olur.

Allahu teâlâ'ya iyman etmeyen, âhirete inanmayan, hakka mülâkatı kabul etmeyen ve yalnız (HAYAT, DÛNYA HA- YATIDIR..) diyen, bunca âyat-ı beyyinattan gafil bulunan.

baktıkları halde göremeyen, işittikleri halde duyup anlayamayan, kalpleri mühürlü, göz ve kulakları perdeli kâfirlerin varacakları yer cehennemdir ve orada bu iymansızlıklarının cezasını çekeceklerdir. Kâfirler, küfürlerinin cezasını çekmek için azaba düçar olacakları gibi, mü'minler için de Allah celle şöyle vâ'adde bulunmaktadır:

Allahu teâlâ'ya; onun her şeyin Rabbi, mürebbisi, rezzakı olduğuna, Allahu tâlâ'nın meleklerine, kitaplarına, Resûllerine, kıyâmet ve âhirete, hayrın ve şerrin Allahu teâlânın muradiyle zuhur eylediğine iyman eden bu imanlarını lisanları ile takrir ve kalpleri ile tasdik ve fiilleriyle tatbik ve ispat edenler, Allahu tâlâ'nın arzu buyurduğu şekilde yaşayanlar, Allahu tâlâ'nın razı olduğu işleri işleyenler yok mu?

Işte, bu ehl-i saadet zümresine Rabbileri hidayetini eriştirir, onların hata ve kabahatlerini setreder, onları affeder ve fenalıklardan korur. Kur'an-ı mübiyne ve onda bulunan esrara vakıf kılar, onlara ölüm acısı ve kabir vahşeti göstermez, mahşerde arşın gölgesinde gölgelendirir, cennetine erdirir, nimetlerine gark eder, ağaçları altından ırmaklar akan cennete dahil olan mü'minlerin duaları, şükür ve ibadetleri:

(Allahim.. Sen, bütün noksan sifatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatları ile muttasıfsın..) olur.

Cennet ehlinin cennetteki yaşayışları ancak selâmettir.

Kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu nimetler, dünya hayatında olduğu gibi geri alınmaz. Orada, bahş ve ihsan buyurulan hayatın ölümü, sıhhatin hastalıgı, gençligın ve güzelliğin ihtiyarlığı ve çirkinliği de yoktur. Cennet ehli, dünyada olduğu gibi birbirlerini selâmlar ve tanışırlar. Orada, düşmanlık da yoktur. Ancak, Allahu zül-celâlin kendilerine ihsan buyurduğu bu nimetlere şükür, hamd ve dua olunur. Son duaları da (Âlemlerin Rabbi ve mürebbisi olan Allahu azim-üşşâna hamdolsun..) tahmididir.

Ehl-i küfür, kisbettikleri nâra gönderilerek, orada ebedi kaldıkları gibi, ehl-i iyman da cennet ve nimette daim ve ebedi olurlar.

İyman ederek, salih ameller işleyenlerin makam ve makarları cennât-1 âliyattır. Iymanın ve islâmın temeli Â'MAL-I SALIHA'dır. Iymanı, bir muma benzetirsek, feneri â'mal-i salihadır. Islâm dinini de, bir eve benzetirsek, bu evin damı iyman ve dört duvarı namaz, oruç, zekât ve hac'tır. Diğer ameller, bu evin sıvası, badanası, boyası, kapısı, penceresi mesabesindedir. Dört duvar olmayınca, tavanın ve damın yıkıldığı gibi, salih ameli bulunmayan iymanın muhafazası da gayet güçtür.

Amel-i salih iki kısımdır:

Birisi zâhir, digeri bâtındır.

Zâhir olanı da iki kısımdır:

1) Bedenî: (Namaz ve oruç gibi..)

2) Mali: (Zekât, sadaka ve hac gibi..)

Amel-i sâlihin bâtınisinden murad, TEZKIYE-I- NEFS ve TASFiYE-I-KALP'tir.

Kibâr-ı-Evliyâ'ullah indinde makbul ve matlûp olan salih ameller; zâhiri â'mâl-i saliha olan namaz oruç, zekât, sadaka ve hac ile, zâhirini tezyin ettikten sonra, bâtını â'mal-i saliha olan tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalp ile de bâtınını tenvir eylemektir.

Zâhiri hükümleri yerine getirdikleri halde, bâtıni saadete eremeyenler, yani tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe muvaffak olamayanlar, alınlarını secdede çürütseler dahi yarım insan olarak kalırlar. Şu var ki, tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe muvaffak olabilmek için de mutlaka, zâhiri olan â'mal-i salihaya devam etmek şarttır. Zâhiri olan ve şeriat hükümlerini yerine getirmekten ibaret bulunan salih amellerde bulunmaksızın tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe malik olduklarını iddia edenler, aslâ şüphe edilmemelidir ki yalancı ve sahtekârlardır. Tezkiye-i nefse ve tasfiye-i kalbe malik olanlar, Allahu teâlâ'ya hakkiyle kul ve iki cihana sultan olurlar:

Men amile sâlihan fe-li-nefsihi ve men esâe fe-aleyhâ ve mâ Rabbüke bi-zallâmin lil-abiyd...

Fussilet: 46 (Kim salih bir amel işlerse, ecri kendisinindir, ve her kim kötülük yaparsa, keza vebali kendisine aittir. Rabbin celle şâne, kullarına aslâ zulmedici değildir.)

âyet-i celilesiyle. Allahu sübhanehu ve teâlâ, bunu açıkça beyan buyurmaktadır.

Bir kimse, salih bir amel işlerse, kendi nefsine râcidir. Netekim, günah da işlerse, yine kendi nefsine râcidir. O salih ameli işlediğinden dolayı Allahu teâlâ'ya bir fayda veya o günahı işlediğinden dolayı Allahu teâlâ'ya bir zarar olmaz.

Yaptığı iyilik veya kötülük, kendi nefsinedir. Allahu teâlâ.

gerçekten kullarına zulmetmez. Sâlih ameller işleyenlere.

amelleri derecesine göre ecir ihsan buyurduğu gibi, irtikâp eylediği günahından dolayı da, günahından fazla cezalandırmaz. Kul, her neye müstehak olursa, o ecirle me'cur olur. Ister azap, isterse rahmet olsun, bu böyledir. Ancak, bir günaha bir günah yazıldığı halde, bir sevaba en azından on sevap ihsan buyurur. Insan, bunları bilip anladıktan ve yaptığı hayrın veya şerrin nefsi için oldugunu da idrak ettikten sonra. nefsine merhamet etmeli ve günahlardan kaçınmalıdır. Şu halde.

salih ameller işlemek, akıl ve feraset kârıdır. Dünyada işlenen salih ameller, dünyada ve âhirette, o salih ameli işleyen için büyük faydalar saglar. Netekim, günahlar ve kötülükler de aynıdır. Günahlar ve kötülükler de. sahiplerine hem dünyada.

hem de âhirette sayısız zararlara yol açar.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.