Padişahın biri, ramazan günü kasten orucunu bozdu.
Şeyh-ül-islâma, bu kabahatinin kefaretini sordu ve iki ay hiç
ara vermeden birbirine ekli olarak kefaret orucu tutması ve bir gün de bozduğu orucu kaza etmesi gerektiği cevabını aldı.
Padişah daha kolay bir yol olup olmadığını sordu ve:
- Canım. dedi. Fıkıh meselelerini ben de bilirim. Kasten orucunu bozan bir insan, va dediğin gibi iki ay kefaret ve bir gün de kaza orucu tutar, vahut bir köle azat eder, veya altmış fakiri doyurur. Bütün bunlar şeriatimizde vardır.
Şeyh-ül-islâm, padişahın bu beyanatını tasdik etti:
- Evet padişahım, dedi. Şeriatimizde, bir köle azat etmek veya altmış fakiri doyurmak da vardır amma, bu size göre değildir. Böyle bir kabahati, bir başkası yaparsa kefa reti bu saydıklarımızdır. Bunlar, bir padişah-ı alem-penah için elbette çok kolaydır. Fakir bir kimsenin bunları vapabilmesi çok zor. hattâ bazı ahvalde muhaldir. Bu sebeple. size altmış gün kefaret ve bir gün de kaza orucu iktiza eder. Kabahatinizin cezası ancak bu şekilde ödenir.
Görülüyor ki. enbiyâ ve evliyâ bir suç işledikleri zaman.
cezaları da Allahu teâlâya kurbiyyetleri bakımından ağır olur. Netekim, Hallac-1 Mansur da irtikâp ettiği hata vüzünden başını kılıca vermiş, iş bu kadarla da kalmamış ölümünden itibaren üç yüz sene cemali Ahmed'den vechi mir'at-i hak olan Muhammed'den dûr ve mahcup kalmıştır. Düşünmeden sarfettigi bir söz, onu dünyada şeriatin kılıcını ve âhirette de cemal-i Muhammed'de mahrum kalmağa mahkûmı etmiştir.
O halde. kıssadan hisse al ve diline sahip ol.. Ümit edilir ki. Hallac-ı Mansur zümre-i enbiyânın rica ve niyazları sayesinde cemal-i mahbub-u Kibriyâ'ya ve sohbet-i Mustafa'va nail olabilmiştir.
Ey ehl-i islâm:
Ey ehl-i iyman:
Ümmet-i Muhammed-in affını ve faydasını bildiren Eh!-i beyt-i Mustafa hakkında nâzil olan yedi âyetten birisi de. VE LE-SEVFE YÛ'TİKE RABBÜKE FE-TERDÂ âveti celilesidir.
Günlerden bir gün. Resûl-ü Rabbil-âlemiyn efendimiz hazretleri, kerime-i muhteremeleri seyyide't-ün-nisâ Fatımâ'tüz-Zehrâ radıyallahu anha validemizin saadet-hanelerini teşrif buyurdular. Nur-u basar-ı enbiyâ, halile-i Aliyyel-Mürteza. ümmü Hasen ve mader-i Hüseyn-i Kerbelâ cenabı Zehra.
el değirmeninde arpa öğütüyorlar ve süre-i Yâsin'i tilâvet ediyorlardı. Mâna ve esrarına vakıf bulunduğu Kur'an-ı Kerim in tesiriyle mübarek gözleri yaşlı, sevgili Hüsey'ini ayağında salıncak gibi sallıyorlardı.
Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz bu hali gördüler ve mübarek gözlerinden yaşlar dökerek:
- Ey gözüm nuru, ciğer parçam Fatımam.. Görüyorum ki, âhireti bu dünya hayatına tercih etmişsin.. Müjdeler, beşaretler olsun sana ki, VE LE-SEVFE YÜ'TİKE RABBÜKE FE-TERDA âyeti nâzil olmuştur. Yarın, vukuu muhakkak olan mahşer gününde, Allahu teâlâ beni ve seni razı kılıncaya kadar taltif buyuracak, bu ümmete ve hassatan bu ümmetin âsilerine hususi ve umumi şefaat için müsaade-i ilâhiyye sâdir olacaktır. Allah celle, beni ve seni bu ümmete şefi kılacaktır. Kerim olan Hak celle ve âlânın bizlere vâ'di budur, buyurdular.
Başta Fahr-i âlem sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz olmak üzere, sair enbiyânın, evliyânın, ehl-i beytin, aşere-i mübeşşerenin, ashab-ı suffe, ashab-ı bedrin şefaatleri yalnız mahşere mahsus ve münhasır değildir. Dünyada da, şefaatleri muhakkak ve yardımları mutlak görülmüştür. Ezcümle, bir çok velilerin ruhan yardımları ile, bir çok dertliler dertlerine deva, yaralarına şifa müşkillerine rehâ bulmuşlardır.
Aşağıda naklettiğim kıssa, Musul'da vukubulmuştur. Cenab-ı Fatıma't-üz-Zehra'ya ait olup, onları sevenlerin dünya ve âhirette mahrum kalmayacaklarına bürhandır: