Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Şeyh-i Ekber diyor ki: Ben, kurtuba şehrinde oturduğum sıralarda, bir ruya görmüştüm.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 378

Şeyh-i Ekber diyor ki:

Ben, kurtuba şehrinde oturduğum sıralarda, bir ruya görmüştüm. Rüyamda, bütün Resûller ve Nebiler toplanmışlardı. Nebiler topluluğundan bir zat, bana doğru geldi. Gelen zat, ulül-azm Peygamberlerden Hazreti Hûd aleyhisselâm idi.

Bana iltifat buyurdular ve:

— Yâ Şeyh, dediler. Bu toplantımızın sebebini merak etmiyor musun? Bizler, Hüseyin Hallac-1 Mansur'un affı için Resûl-ü âhir zamana rica ve niyaza geldik. Bu gördüğün enbiyâ, Hallac'ın affı için mefhar-i âleme istirhamda bulunacağız.

Ben, Hz. Hüd aleyhisselâma dedim ki:

— Hallac-ı Mansur'un günahı nedir? Ne gibi bir hatada bulunmuştur ki, affı için toplandınız?

Bu sualime cevaben, Hûd aleyhisselâm şöyle buyurdu:

— Hallac-1 Mansur, Sûre-i Duhâ'da VE LE-SEVFE YU- TİKE RABBÜKE FETERDÂ âyetini tefsir ederken, demiş ki:

(Eğer, mi'râçta hazreti peygambere olan iltifat-ı ilâhi, bana olsaydı bu vâ'd-i kerimden ve rizayı bâriden istifade eder, kâfire dahi şefaat eyler, kâfirlerin bile cennete girmelerini sağlardım. Bütün insanları, Allahu teâlâ'ya affettirir ve hepsini cennete koymadan razı olmazdım. Fakat, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, Allahu teâlâ' nın kendisine bahşettiği bu azim himmetten hakkıyla istifade edemedi. Zira, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin, Allahu sübhanehu ve teâlâ indinde o kadar büyük bir mevkii ve o derece azim bir derecesi vardır ki, ne isterse hiç bir istegi reddolunmaz ve mutlaka yerine getirilir. Mahbub-u Rahman odur. O, hakkın ismiyle anılandır, O, sebeb-i rahmettir. O, mucib-i hilkat-i kâinattır. Böyle olmasına rağmen, yalnız kendi ümmetinin affını dilemiştir. Yalnız, ümmetini nârdan azat ettirmiş, cennete duhullerini femin buyurmuştur. O dileseydi, Allahu feâlâ ya daha nice niyazlarını kabul ettirir, bir derde yüzbinlerce devâ buldururdu. Halbuki, o böyle yapmamıştır, demişti.)

İşte, Hallac'ın bu şekilde konuşması fahr-ül-mürseliyni üzmüş ve kendisine rüyasında görünerek:

— Yâ Hallac, buyurmuş.. Hata ettin ve düşünmeden söz söyledin. Sen, bilmezmisin ki. Allahu teâlâ bir kuluna yaklaşarak.

o kulunun gören gözü, işiten kulağı söyleyen dili, tutan eli. yürüyen ayağı olursa, o kul nasıl olur da. Rabbinin isteğine aykırı bir harekette bulunabilir? Nasıl olur da, kâfire şefaat edebilir?

Hallac, derhal hatasını anlamış:

- Estağfurullah.. Elbette hakkın isteğinden başka hareket edemez, diyerek Seyyid-il-enâmın ayaklarına türlü kapanmiş ve:

— Aman bahrine düştüm, meded ey ehl-i kerem.. Başımdan büyük bir cür'etle söylediğim o sözden rücû ettim, benim hatamı affeyle, nübüvvetine sarıldım, nübüvvetinle ört, setreyle; beni ümmetliğinden ihraç eyleme, kapından kovma, diyerek yalvarmış, ağlamış, feryad-ü figan eylemiş ve sormuş:

— Yâ Resûlallah.. Benim, bu hatama kefaret nedir? Lutfet. onu bildir de kefareti yerine getireyim, bin canım olsa voluna feda edeyim..

Onun bu yalvarmalarına karşılık, Resûl-is-sakaleyn şöyle buyurmuş:

- Yâ Mansur.. Allah yolunda, şeriat kılıcı ile nefsini kurban eyle..

Işte, o Hallac-ı Mansur ki ENEL-HAK dâvasının sahibidir. Kendisine ENEL-HAK dedirdiler ve bu sözünü kefaret olmak üzere şeriat kılıcı ile katlolundu, dünyaca cezasını görerek fenâyı terk ve bekaya nakleyledi.

Şu var ki, Mansur'un dünyadan âhirete intikali üzerinden üç yüz sene geçtiği halde, bu kelâmı sarfettiğinden dolayı huzur-u nübüvvette hâlâ mahzun ve mahcuptur. Yüzünün perdesini açarak, nur-u cemal-i Ahmed'e bakmaktan mahrumdur. Binaenaleyh, Mansur'un artık affını niyaz ve cemali Muhammed Mustafa'yı nikapsız müşahede etmesini iltimas niyyet ve gayreti ile Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem nezdinde Mansur'a şefaate geldik. Zira, server-i kâinat aleyhi ve

alihi ekmel-üt-tahiyyat, cürüm ehlinin özürünü kabul eder.

Bu kapı nübüvvet kapısıdır, bu kapı mürüvvet kapısıdır. Bu kapı fahr-i risalet kapısıdır, buyurdu.

Dy ehl-i iyman:

Insan, hakka yaklaştıkça yaptıgı hatanın cezası da ağır oluyor. Bir kimse, bir hata eder ve başına dünyada bir musibet gelmezse, sakın sevinmesin, bilâkis oturup aglasın. Demek ki, o kimse haktan uzaktır. Onun cezası mahşere kalmıştır. Eger, hakka yakin ise, yaptığının cezasını hemen bu dünyada çeker, âhirete öyle gider. Yusuf nebi, günahsız olarak hapishaneye girdiğini, rüyasını tâbir ettiği zata söylemiş ve kendisinin günahsız olduğunu hükümdara anlatmasını o zattan rica etmiş ve kendisine hükümdar nezdinde şefaatçı olmasını istirham eylemişti. Bu yüzden yedi yıl daha zındanda kaldı. Zira, kendisine Allahu teâlâ'dan gayrı şefaatçı aramıştı. Oysa, bu bizim gibi insanlar için gayet tabiî bir haldir. Fakat, enbiya ve evliya için zelle ve hatadır. Yedi sene sonra, hükümdar bir rüya gördü ve bu rüyayı kimse tâbire yanaşmadı. Yedi yil önce gördügü rüyayı tâbir ettigi ve şefaatini istedigi zat, onu hatırladı ve kendisini hükümdara tavsiye etti. Yusuf aleyhisselâm, bu suretle yedi sene sonra hapisten halâs olabildi.

Yusuf aleyhisselâmın derecesinden ziyade olan bir peygamıberden bu zelle sâdir ol"aydı, cezası da elbette daha agır olurdu.

Hak katında cezalar, suçu irtikâp edenin derecesine göre verilir. Dünya kanunlarında da bu, takriben böyledir. Âdi bir suç işleyen avamdan birisi ile, siyasî bir suç işleyen devlet ri.

cali aynı muameleyi görmezler. Avamdan birisinin işlediği suçla hiç kimse ilgilenmez. Fakat, aynı suçu irtikâp eden yüksek mevkideki zatın suçu ile herkes alâkadar olur cezası da maddi ve manevi büyür!

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.