Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Bir fakir, önüne gelene şöyle söylerdi: — Kim, ne ederse ettiğini elbette bulur.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 279

Bir fakir, önüne gelene şöyle söylerdi:

— Kim, ne ederse ettiğini elbette bulur. Sanma ki yanına kahır.. Elbet, bir gün olur, ettigini görür..

Bu fakirin böyle söyleyerek dilenmesine, bu sözlerle yardım istemesine kızan ve sinirlenen bir kadın, bir tepsi börek yaptı ve böregin hamuruna zehir kattı. Sonra da, bu zehirli böreği biçare fakire vererek:

— Al baba, dedi. Taze taze pişirdim, âfiyetle yersin..

Hiç bir şeyin farkında olmayan fakir:

— Allah kabul etsin, niyazı ile böregi aldı, torbasına koydu ve şehir dışındaki bir çeşme başında oturarak karnını doyurmağa

hazırlandı. Henüz, yemeğe başlamamıştı ki, bir asker peyda oldu ve fakirin börek yemeğe hazırlandığını görerek:

- Aman baba, dedi. Açlıktan ölüyorum. Bana, şu börekten biraz verir misin?

Ihtiyar fakir bu aç ve yorgun askere acıdı ve o kadının kendisine ikram ettiği böreği olduğu gibi ona verdi ve kendisi de torbasından çıkardığı kuru ekmeği, suda ıslatarak âfiyetle yedi. Bu arada, uzun bir yolculuktan döndüğü anlaşılan asker de, büyük bir iştah ile fakirin kendisine verdiği böreği yedi, üzerine de kana kana bir su içerek, ihtiyara teşekkür ve dualar ederek yoluna devam etti:

Zavallı asker, henüz evine girmiş ve anasının elini öpmüştü ki, kendisine müthiş bir sancı ârız oldu. Yerlerde kıvranıyor, tırnakları ile tahtaları söküyordu. Senelerden beri hasret kaldığı yavrusuna kavuştuğu ân onun bu feci ıstırabına şahit olan anne, deliye dönmüştü. Ciğerpare yavrusunu bağrına basıyor ve gözyaşları arasında soruyordu:

— Ne oldu sana böyle benim güzel evlâdım, anan yoluna kurban olsun neyin var? Hastalığın nedir?

Talihsiz genç başından geçenleri şöyle anlatıyordu:

— Hiç bir şeyim yoktu. Bir ân önce sana kavuşmak için mümkün olabilen sür'atle geliyordum. Kasabanın dışındaki çeş.

menin başında bir ihtiyarın yemeğe hazırlandığını gördüm. Benim de karnım çok acıkmıştı. Kendisinden biraz yiyecek rica ettim O iyi kalpli ihtayar da, önündeki böreği el sürmeden bana ikram etti ve kendi kuru ekmeğini yedi. Ondan ayrılır ayrılmaz da böyle sancılandım..

Kadın, ettigini bulduğunu anlamıştı.. Şimdi dövünüyordu:

- Vah eyvah.. Gördünüz mü başıma gelenleri? Evlâdımı ben zehirledim. şu kırılası ellerimle yavrucagımın yiyeceği böreğin içine zehiri ben kattım.

Fakat ne fayda? Fakir dilencinin dedigi çıkmış, eden ettiğini bulmuştu.

Işte, bu kıssa sizlere ve bizlere en büyük ibret levhasıdır.

Ne yüce âyet sahnesidir.

Elbet duyana.. Sağira ne?

Tabiî, görene.. Köre ne?

Allahu teâlâ, bakıpta görmeyene KÖR diye hitabediyor ve burada A'MA olanların, âhirette de A'MA olacaklarını işaret buyuruyor.

Hak ve hakikatten mahrum kalanlar, gördükleri halde ibret almayanlar, işittikleri halde duymayanlar; akıllarına, gözlerine kulaklarına aslâ güvenmesinler ve:

- Benim gözüm var. kulağım var…. demesinler. Hakkı görmeyen gözlere ve Hak kelâmı duymayan kulaklara, yakın bir gelecekte toprak dolacak ve onlar ebediyyen kör ve sağır kalacaklardır.

Insan, o kişiye denir ki baktığında görür…. Gördüğünden ibret alır. Bunun için, birine bak ibret al fikreyle; birine bak ibret al şükreyle.. Dünyayı boşuna çiğneme.. Ömr-ü azizi yele ve sele verme.. Daima Allah'ı zikreyle. Allah'i an ve onu unutma.. Onu unutmayan, ondan korkar.. Ondan korkan ve onu se...

vene her şey ögretilir:

Veltekullahe ve yuallimükümullah...

El-Bakara: 282 (Allahu teâlâ'dan korkun ki. Allahu teâlâ işlerinize ait hükümlerini size öğretsin..)

Ondan korktuğun kadar ona yaklaşır ve doğru yola iletilirsin:

selti Hüden Zil-müttekryn..

El-Bakara: 2

(Tekva sahiplerine, şirkten, günahlardan ve kötülüklerden korunanlara yol göstericidir.)

Hidayete erenlerde ve ona iletilenlerde şu sıfatlar zuhura gelir: Ona iymanda kemale erişirsen, sen onu her ne kadar göre.

miyorsan da; onun seni her mekânda ve her zamanda gördüğünü hiç unutmazsın.. Namazlarını, seve seve ve rükünlerine riayet ederek kılarsın.. Çünkü, namazın mü'minin mi'râcı, âşıkın sertâcı, Resülün gözü nuru olduğunu hem bilir, hem görür, hem tadarsın.. Kazandığının bir kısmını, Allah rızası için. Allahu tâlâ'nın mahlukatına dağıtır, gönül kâ'besini tavaf edersin. Zira, Beyt-i-Rahman insandır. Göklere ve yerlere sığmaktan münezzeh olan Allahu zül-celâl, mü'min kullarının kalplerine tecelli eder. Muhtacın sana dogru açılan eline verilen yar.

dım, Hakkın eline verilmiş gibidir.

Ve akradullohe kardan hasenen..

El-Hadid: 18 (Allahu teâlâ'ya gönül hoşluğu ile ödünç verenler..)

Bu âyeti kerimeden de açıkça anlaşılıyor ki, mü minlere ya pılan herhangi bir yardım, doğrudan doğruya Allahu teâlâ'yadır.

Netekim, mü'minlere yapılan hıyanet de böyledir. O hıyanet de. doğrudan doğruya Allahu teâlâ'yadır.

Allahu teâlâ'ya yapılan iyilikten ve kötülükten, Allah celle beridir. Şu kadar ki. insanın Allahu teâlâ katındaki kıymeti bu âyeti celile ile açıkça beyan buyurulmaktadır. Uyanalım..

Tavaf-ı hac ey zâhid, sevabı gerçi âlâdır;

Ve lâkin bir gönül yapmak, cihanda andan â'lâdır..

Molla Câmi hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:

Dil bedest avar ki haccı akberest, Ez hezâran Kâ'be yek-dil bih-terest, Kâ'be bünyâd-ı Halil-i Azerest, Dil, nazargâh-ı celil-i ekberest..

Mânası da şudur:

Bir kalbi sevindirmek, haccı ekberdir. Bir kalbi sevindirmek, bin Kâ'be yapmaktan daha sevaptır. Zira, Kâbeyi yapan Ibrahim Nebi'dir. Kalbi bina eden ise. Allahu teâlâ'dır ve müminlerin kalpleri Allahu teâlâ'nın nazargâhıdır.

Bu kıt'anın mânası gerçekten çok büyük ve çok derindir:

Şöyle bir düşünelim; Kâbe ne yüce bir makamdır değil mi?

Ibrahim aleyhisselâmdan beri, o kutsal makamı ziyaret eden nebileri, orada secde eden Nebiyyi âhir zaman, enbiyalar serverini, evliyalar rehberini, ins-ü-cin peygamberini, on sekiz bin âleme rahmet ve sebeb-i icad-ı âlem olan Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi. Safa ile Merve arasında elli iki Nebinin yattığını, Hatem denilen yerde Hz. Ismail aleyhisselâmın medfun bulundugunu, sıddıykler reisi Eba-Bekir, âdiller âdili Ömer'i hayâsı ile melekleri imrendiren Osman'i, Allah'ın arslanı Ali'yi, Resûlünün arslanı Hamza'yı, cennetin şehzadeleri Hasan ve Hüseyin'i, Resûlün parçası Fatma'yı, Resûl'ün sir daşı Huzeyfe't-ül Yemani'yi, aşere-i mübeşşireyi, ashab-1 kiramın ulularını, velileri, sâlihleri, âbidleri, ârifleri, kâmilleri daha hangisini sayayım, evlâd ve ezvac-i Mustafa ve evlâd-ı Aliy yel-Mürteza ve bütün imamları, kutupları, Abdülkadir Geylâni Ahmed Rüfâ'i, Ahmed Bedevi, Ibrahim Düssuki, Hasan Şazeli, Sadüddin Cibavi, Abdüsselâm Esmer. Ebül-Medyen-il Mağribi.

Muhyiddin-i Arabi. Mevlânâ Celâlüddin-i Rumi, Molla Câmi.

Muhammed Bahâ'üddin Nakşibendi ve daha isimleri sayılamayacak kadar çok pirler, azizler Kâbe-i Muazzamaya mübarek yüzlerini sürdüler, islâmın kıblegahı olan o mukaddes topraklara

secde ettiler. Kur'an-ı azim-ül-bürhanın nüzul ettiği iki cihan serverinin tulû ettigi mekâna canla başla teveccüh eylediler. Dünyada, bundan daha ulvi, bundan daha mukaddes bir makam tasavvur olunabilir mi? İnsanların ibadet ve tâ'atleri için ilk ya.

pılan mâ'bedi rahman Kâbe-i-muazzama değil midir? Evet;

gerçekten öyledir, şeksiz, ve şüphesiz daha üstün bir makam ve mekân yoktur.

Fakat, Allahu tâlâ'nın beğendiği insan, bütün bu müsbet hususiyetlerine rağmen Kâ'beden efdaldir. Zira. Kâbe Ibrahim Aleyhisselâmın binası insan ise, Allahu tâlâ'nın binasıdır. Kalp, nazargâhı ilâhidir. Allahu teâlâ. insanı yaratmasaydı; ne cennete ne nâra, ne dünyaya ve ne de Kâ'beye, ne âhirete ve kitaba ne mizana ve hesaba lüzum kalmazdı.

Bir Hâdis-i kudside:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.