Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Yıldırım Han, Niğbolu zaferinden sonra bir âbide-i zafer yaptırmıştı.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 238

Yıldırım Han, Niğbolu zaferinden sonra bir âbide-i zafer yaptırmıştı. Ecdadımız, Allahu tâlâ'nın nimetlerine karşı şükürle- Tini böyle ifa ederlerdi. Yıldırım Han, Niğbolu seferine giderken.

ellerini bârigâh-ı ahadiyyete kaldırmış:

— Yâ Rab, demişti. Eğer, bana zafer müyesser edersen, ahdim ve nezrim olsun, rizayı şerifin için yirmi adet cami-i-şerif yaptıracağım ve bu mâ'betlerde zâtını tevhit ve Resûlünü tazim ettirecegim.

Savaş, Türk ordularının nusret ve galibiyetleri ile sona ermiş, yedi kral ve ordulam mağlup ve perişan olmuşlardı. Elde edilen külliyetli miktarda ganimetlerle, Fransa'nın en meşhur şövalyeleri de Bursa'ya getirilmişti. Osmanlı padişahlarının asalet ve şecaatlerini gören bu şövalyeler, bir daha Türklere

karşı savaşa girmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Yıldırım Hanonlara:

- Böyle yemin etmeyiniz, dedi. Bize karşı tekrar harbe geliniz ki, bize gazilik unvanı bahşedesiniz ve yeni yeni zaferler kazanmamıza sebep olasınız.

Savaşa giderken nezrettiği yirmi cami'e bedel olmak üzere..

yirmi kubbeli cami-i-kebiri (Ulu cami) inça ettirdi.

Şu hususu da açıklayalım:

Herhangi bir muradın, bir isteğin husulü için, Allahu teâlâ'- ya ahd ve nezredilirse, o iş ve istek mutlaka yerine gelir.

Bütün padişahlar, harbe giderlerken, zafer müyesser olduğu takdirde bir cami, bir medrese ve mümasili bir hayırlı bina yaptırmayı nezrederlerdi.

Herhangi bir murad için, Allahu teâlâ'ya niyazda bulunan ve o isteğin tahakkuku halinde Hak rizası için bir hatim indirmeyi, yahut üç hatim indirmeyi veya yetmiş bin kelime-i tevhid okumayı veya okutmayı nezreden kimse; neyi niyyet etmişse o isteği muhakkak yerine gelir. Hastası varsa iyileşir, bir derdi varsa kurtulur, kötü huyundan halâs olur, hasılı nezrederken dilediği ne ise yerine gelir.

Bu gibi nezirler, okumak veya okutmakla olacağı gibi bir veya bir kaç yetimi giydirmek, bir talebe okutmak, kurban kesmek, yoksullara yardımda bulunmak gibi maddî sebeplerle de olabilir. Ancak, isteği hasıl olduktan sonra nezrini mutlaka yerine getirmelidir ki, vermesini bilen Allahu teâlâ tekrar almasını da bilir.

Biz' Yıldırım Han'ın hikâyesine devam edelim:

Ulemânın, yirmi kubbeli bir cami yaptırıldığı takdirde, yirmi cami yerine geçeceği yolundaki fikir ve kanaatlerine uyularak Ulu cami inşa olundu ve tamamlandı. Bursa'ya yolu düşenler, elbette bu mübarek camii şerifte namaz kılmışlar ve Hakka secde etmişlerdir. Bursa'ya hiç gitmeyenler de mutlaka gitmeli ve bu evliyâlar diyarını, gaziler ocağını ziyaret etmelidir. Bursa, Türklerin ilk hükûmet merkezidir. Gaziler, oradan Hak ismini anarak yola çıkmışlar, Rumeli'ne geçmişler, boydan boya bütün Avrupa kıtasına dehşet saçmışlar, bir çok fetihler ve zaferlerle bugün hâlâ iftihar vesilesi yaptığımız şanlı hatıralar bırakmışlardır. Hâlâ o koku orada duyulur, hâlâ o lûtuf orada sezilir.

Ulu cami adı ile tanınan cami-i-kebirin inşaatı tamam olunca, padişah memnun ve mesrur mürşidi olan Emir Veli sultan ile, bu mukaddes mâ'bedi geziyordu. (Bursa'da yedisinden yetmişine kadar herkesin tanıdığı ve mübarek türbesini ziyaret ettiği EMIR SULTAN hazretlerini de behemehal ziyaret etmeği ihmal etmemelidir. Böyle makamlarda edilen dualar, indallah müstecâb olur.) Yıldırım Han Emir Veli'ye hitaben:

— Şeyhim, dedi. Nasıl olmuş? Acaba sizce bir eksiği var mı?

Hazret-i Şeyh, kendisine cevap verdi:

- Evet, dedi. Dört eksiği kalmış. Onları da yaptırırsan tamam olur….

Padişah, bu eksikleri öğrenmek istedi ve:

— Aman, lûtfediniz söyleyiniz ki hemen y'aptırayım, dedi.

Şeyh hazretleri, büyük bir sükûnetle eksikleri bildirdi:

— Cami-i-şerifin dört kapısına. dört fıçı şarap koydur da, eksikleri tamam olsun. Yıldırım Han, şeyhinin bu sözüne fena halde kızdı:

— Bu ne acaip söz efendi? dedi. Cami-i-şerifin kapılarına şarap fıçıları konulur mu?

Hazreti Şeyh, mübarek parmağını, padişahın kalbi üzerine koyarak ve onun gözlerinin içine bakarak:

— Neden olmasın? cevabını verdi. Cami dedigin, taştan.

çamurdan, tahtadan yapılan bir yapıdır. Böyle olduğu halde, kapılarına şarap koydurmayı çirkin buluyorsun da, bina-i ilâhî ve nazargâh-ı sübhani olan şu kalbinin yanına şarap koymayı nasıl lâyık görüyorsun? Evet, doğru söylüyorsun… Cami-i-şerifin kapılarına şarap fıçıları konulmaz, amma bu nihayet kul yapısıdır. Kul yapısına konulmayan şarap, Allah yapısına konulsa revâ mıdır?

Hazret-i Şeyh, bu acı ve haklı sözleri ile, Yıldırım Han'ı ağlatmış, fakat irşâd etmiştir.

O devirlerde, irşâd makamını işgal eden meşayih ve ulema, hak söz söylemekten korkmazlardı. Başlarında taşıdıkları sarığın. neyi ifade ettiğini bilirler ve:

-- Ben, hak söz söylemekten korkmam. Işte kefenim de başımda, demek olan sarığın mânasını bilir ve hakkını verirlerdi.

Padişahlara, hattâ en müstebit ve zâlim hükümdarlara karşı koyarlar, onları hakka ve hakikate davet ederlerdi. Onların:

- Ey şeyh efendi.. Ey hoca efendi.. Ben, sana ne yaparım bilir misin? tehditlerine mukabil:

- Evet bilirim.. Senin bana ne yapacağını ben sana söyleyeyim. Bana dört türlü ceza verebilirsin: Birincisi, beni öldürtürsün ki bu takdirde mazlûmen şehit olurum. Sırrı Hüseyin zuhura gelir. Ben şehit, sen de Yezid gibi zâlim olursun. Ikinci si, beni sürgüne gönderirsin. Ahbab-ü yâranımdan, evlâd-ü iyalimden, yerimden yurdumdan cüdâ edersin. O zaman da sırri Muhammed zuhura gelir. Ben, enbiyalar serveri gibi muhacir, sen de Eba-Cehil gibi hakkı inkâr eden kâfir gibi olursun. Üçüncüsü, bana işkence yaptırır, dövdürürsün, kemiklerimi kırdırır, yara bere içinde bırakırsın ki. bu takdirde de sırrı Circis meydana gelir. Ben. hazreti Circis derecesi alırım, sen ise o nebiyye eziyyet eden kâfirler derekesine inersin. Dördüncüsü, beni hapsettirirsin. Ben, Yusuf gibi günahsız zindanda yatarım sen ise bana yaptığın bu zulüm ile tarih boyu lânetle anılırsın, derler.

Bu zevat-1 zevil-ihtiram. sultanları dahi böylece insafa ve hakka davet ederlerdi. Netekim, Emir Veli Sultan da. Yıldırım Han'ı böylece ikaz ve irşâd eylemiş ve Padişah bu tarihten sonra içkiye tövbe etmişti.

Söz, buraya gelmişken Yavuz Sultan Selim Han ile, meşhur Zenbilli Ali efendi arasında geçen bir muhavereyi nakletmeden geçemeyeceğim:

Yavuz Sultan Selim Han, şeyh-ül-islâmın her işine karışmasına sinirlenmiş olmalı ki, bir gün ona:

- Hoca, demiş.. Artık sen bizim umur-u saltanatımıza da karışmağa başladın.

Zenbilli Ali efendi, vakur ve mütevazi şu cevabı vermiş:

- Elbette padişahım. Eğer, umur-u uhreviyyenizden mes'- ul olmasaydık umur-u dünyeviyyenize karışmazdık!

Hepsi de nur içinde yatsınlar..

Tarihlerin yazdıklarına göre, Yıldırım Han ara sıra içki meclisleri kurdurur, gizli gizli içki içermiş ve içki içtiğinin de kimse tarafından farkedilmediğini sanırmış. (Allah taksiratını affetsin.) Ancak, Evliyaullahtan gizli bir şey olamayacağını her halde düşünemezmiş. Halbuki, bundan evvelki dersimizde de söylediğimiz gibi. Allah'ın velileri arslan gibidirler. Halkın kalbi de, onların seyrangâhı olan ormana benzer. Arslanın ormanda pervasızca dolaştığı gibi, veliler de insanların kalblerinde ve damarlarında diledikleri gibi dolaşırlar.

Keramet-i kevniyye, keramet-i ilmiyye ve keramet-i vücudiyye vardır. Kerametin evveli keşf-i kubur ve nihayeti de keşf-i kulûb'dur.

Peygamberi zişânımız, bir Hadis-i şeriflerinde: (MÜ'MIN-

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.