Cennetmekân Gazi Ikinci sultan Murad Han, babaları gibi gayet dindar, fevkalâde comert, âdil, dünya ve saltanatta gözü ve gönlü olmayan derviş tabiatli, Allah'tan korkar ve Resülüne âşık bir zat-ı şerif idi. O derece mütevazi idi ki, âhirete intikalinden sonra dahi, türbesinin üzerine padişahlara mahsus sanduka ve destar koydurmamış, toprakla örtülmesini vasiyyet etmişti. Yalnız olarak yattığı bu kabrinin kubbesinin tam ortası açık bulunmaktadır. Yağan yağmur, oradan kabrine dökülmektedir. Türbesi, gayet mütevazidir, ne altın şamdan ne de gümüş şebeke var.
dır. Yalnız yatmak hususundaki vasiyetlerinin sebebi kendilerinden sorulduğunda, aynen şu cevabı vermişlerdir:
— Eğer, kabir azabına düçar olacak olursam, türbemde yatacak zat benim yüzümden rahatsız olmasın, buyurmuşlardır.
Hal-i hayat ve sıhhatinde, saltanatı oğlu Sultan Mehmed Han'a terketmiş ve kendileri Manisa'ya çekilerek tam bir uzlet ve halvet içinde Rabbine ibâdât-ı tâ'âta koyulmuşlardı.
Onun çekilmesini fırsat bilen düşmanlarımız, (ki yedi ülkenin kralı aralarında anlaşıp birleşerek, muazzam bir kuvvet teşkil
etmişlerdi) hudutlarımıza saldırmışlardı. Tehlikeyi ve durumun vehmetini sezen genç padişah ikinci Sultan Mehmed Han, babasına tekrar tahta geçmesini ve ordularının kumandasını ellerine almasını istirham etti. Sultan Murad Han, bu teklifi kabul etmeyince de, ona tarihe mal olmuş şu veciz tebligatı yaptı:
— Padişah iseniz, geliniz ve ordularınızın başına geçiniz, eğer ben padişah isem, bu takdirde emrediyorum: Ordularımın başına geçiniz.
Oğlunun bu dâveti üzerine tekrar saltanata dönen sultan Murad Han, Varna harbini kazandıktan ve düşmanları bozguna uğrattıktan sonra, tekrar taht ve saltanatı oğlu Sultan Mehmed Han'a terkederek, inzivaya çekilmiş ve âhiret hazırlığına başlamıştı. Oğlu Mehmed'i, henüz on iki yaşında küçücük bir çocuk iken, eliyle tahtına oturtmuş, tâcını ve saltanatını ona bırakmıştı.
Nasıl bırakmasındı ki, Sultan Mehmed, henüz beşikte iken Edirne'ye gelen Hacı Bayram-ı Veli Kuddise sirruhu ile onun dervişi olan Akşemseddin hazretleri, sultan Murad Han tarafindan saraya dâvet olunmuşlardı. Sultan Murad Han, Istanbul'un fethi için hazırlık yapıyordu. Sohbet esnasında misafiri bulunan mürşidine:
— Ey Şeyh-i aziz, demişti. Konstantaniyye'nin fethi bize müyesser olacak mıdır?
Hazret-i şeyhin verdiği cevap, kesin ve çok mânalı idi:
-— Maalesef hayır padişahım.. Fetih, size ve bize müvesser değildir. (Şehzade Mehmed'in beşiğini işaret ederek) Fethi mü.
biyn, şu beşikte yatan yavrunuzla (ayakta kendilerini dinleyen Akşemseddin hazretlerini işaret ederek) bu köseye nasiptir.
Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bu keşif ve kerametleri zâhir olmuş ve gerçekten Konstantaniyye'nin fethi, Fatih Sultan Mehmet Han ile Akşemseddin hazretlerine nasip ve müyesser olmustur.
Evlâdı hakkında bu tebşiratı alan sultan Murad Han, feth-i mübiynin bir ân önce tahakkuku için, şehzade on iki yaşına basar basmaz onu tahtına oturtmuştur.
O sultan Murad Han ki, her yıl Medine-i münevvere de. Halil-ür-Rahman'da ve Kudüs'te bulunan sadata ve fukaraya hediyyeler, atıyyeler gönderir, yoksullarını ve muhtaçlarını sadakalariyle sevindirirdi. Kendi ülkesinde bulunan seyyidlere, şeriflere, âlimlere, şeyhlere keza hediyyeler takdim eder, fakirlere de yardımda bulunurdu.
Bir sene, parmağındaki doksan bin altın değerindeki yüzüğünü de sattırmış, gerek bu parayı ve gerekse Ankara civarındaki kâin Balık hisarı kariyyesinin gelirlerini Haremeyne hediyye etmişti. Balık hisarı, devletin malı değildi. Harpte kendi hissesine düşen ganimetti. O devirde padişahlar, harp ganimetlerinin beşte birine sahip olurlardı. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in hükmü ve taksimi de böyle idi.
Bir sene, yine Haremeyn'e hediyyeler göndermek istiyordu.
F'akat, parası yoktu. Fazlı paşadan borç almak istedi. Fazlı paşa, kendisine para yerine akıl vermeğe kalkıştı:
— Padişahım, dedi. Bu iş böyle olmaz.. Tebaan çok zengindir. Sen padişahsın, öyle olduğu halde paran yok ve hazinen bomboştur. Bazı kanunlar çıkarmalı, halktan para toplamalı ve ha zineni doldurmalısın.
Sultan Murad Han, Fazlı Paşanın bu tavsiyelerine son derece sinirlendi ve ötkelendi:
— Fazlı... Fazlı diye haykırdı. Bu nasıl söz, bu nasıl tavsiye?
Milletimin parasını ve malını zorla elinden alacağım ve bu para ile ordularımı besleyecegim öyle mi? Bu haram parayı, askerleri.
me yedireyim de, askerlerim haram-zâde olsun mu istiyorsun?
Şunu iyi bil ki, haram ile beslenen askerde itaat ve şecaat kalmaz. Haram yiyen asker, düşman karşısında duramaz, düşmandan kaçar. Benim askerlerim, i'lâ-i-kelimetullah için savaşır gazilerdir. Bize yalnız üç lokma helâldir: Birisi, düşmandan alınan haraçtır. İkincisi, harpte elde olunan ganimetlerdir. Üçüncüsü madenlerden, toplanan vergilerdir. (Padişahın bu sözünden anlaşılıyor ki, o devirde madenlerimiz işletilmekte imiş.)
Yoksa. milletim Karun kadar zengin olsa, ellerinden zulüm ile mallarını alamam. Harama el süremem. Askerlerime ve bendegânıma haram yediremem, dedi ve kendisine zulme ve haksızlıga, daha doğrusu padişahın tâbiriyle haram yemeğe sevk ve teşvik etmek isteyen Fazlı paşayı hemen oracıkta azletti.
Bu zevat-ı âli-kadr, böyle dürüst, böylesine âdil, iyman ve irfan sahibi olduklarından, Allah celle bunların oğullarını ve torunlarını dört kıt'ada hükmetmeye lâyık ve müstehak gördü ve bir çok milletlerin idarelerini onların namuskâr ellerine ve tertemiz vicdanlarına havale etti. Onları, cihana sultan eyledi. Iyi bilmelidir ki, Allahu teâlâ'ya kul olanlar ve kulluk görevlerini hakkıyle yerine getirenler, cihana sultan olurlar Nefislerine kul olanlar ise, önünde sonunda rezil ve bednâm olarak ebedi hüsrana uğrarlar.
Kıssadan hisse:
Işte. böyle daima helâl yiyen ve haramdan kaçınan babanın evlâdı da, Fatih Sultan Mehmed Han gibi, ulu ve cihanşümul bir sultan olur. Ulu sultan olmakla da kalmaz. O NE GÜZEL EMİRDİR diye Enbiyalar serverinin medh-ü sitayişine de lâyık ve mazhar olur.
Âşık paşa diyor ki:
(Bu âl-i Osman ki, bunların hasletleri tekva idi, bütün cihana sultan oldular. Şimdi, iş fetvaya döndü. Korkarım, mülk-i Osman yıkılır.)
Fetva, mukaddes bir hükümdür amma, Allahu teâlâ'dan korkmayıp, halkı susturmak için fâsık kişilerin ve zâlim uşağı olan âlimlerin hediyye şeklinde kabul ettikleri rüşvetler karşıligı verdikleri fetvalar, gerçekten mülk-i Osman'ı yıktı.
Üçüncü sultan Murad devri vezirlerinden ve isendiyar oğullarından olan ve Üsküdar sahillerinde kendi yaptırdığı camii şerifin yanındaki türbesinde medfun bulunan ve o semte adını veren Şemsi paşa, padişaha hediyye kılığında kırk bin altınlık
bir rüşvet kalul ettirdigi günün gecesi, konağında dügün bayram etmiş, sevinç ve neşesini de şu sözlerle açıklamıştır:
— Bugün, Kızıl-Ahmedlü (Isfendiyar oğulları) intikamını.
Al-i Osman'dan aldum. Anlar, bizim ocağımıza su koydukları gibi, ben dahi anların ocağın söndürecek bir mukaddime tertip ittüm. Irtişâya dadandırdum ve hattâ kırk bin altın bir böyücek lokma idi, yutturdum. Bundan sonra, bunlar irtişâ almaktan fâriğ olmazlar ve irtişâ ile devletleri sebat bulmaz.
Ne hazin ne ibret verici bir beyanat değıl mi?
O devrin seçkin velilerinden Seyyid Seyfullah (kuddise sirruhu) hazretleri, bütün bu kötülükleri keşfetmiş olmalıdır ki:
Yıkıldı Âl-i Osman, Ağlasın bütün cihan feryadı ile, Osmanlı devletinin inhidama doğru gittiğini bildirerek keramet izhar eylemiştir.